Portakallı Zeytinyağlı Kereviz

28 Ekim 2008

İşte bu da, sebze çorbasının ilhamı olan kerevizimiz…

Malzemeler:

  • 3 adet kereviz
  • 3 adet patates
  • 3 adet havuç
  • 5-6 tane arpacık soğan (ya da 1 adet normal soğan)
  • 1 diş sarmısak
  • 1 çay bardağı zeytinyağı
  • 1 portakalın suyu
  • 1 limonun suyu
  • Biraz konserve bezelye (opsiyonel)
  • 3 küp şeker

Yapılışı:

1) Arpacık soğanları ve üzerine çizikler attığınız sarmısağı, zeytinyağında kavurun.

2) Küp doğradığınız kereviz, patates, bezelye ve havuçları ekleyin.

3) Üzerine limon suyunu koyup, 5-10 dakika kavurun.

4) Ardından, portakal suyu ve 2-3 bardak da su ilave edin.

5) Şeker ve tuzunu unutmayın.

6) Patatesler yumuşayana kadar, kısık ateşte pişirin.

7) Soğutup, servis yapın.

Mercimekli Sebze Çorbası

28 Ekim 2008

Kışa doğru emin adımlarla ilerlerken, grip salgınına yakalananlara, yakalanmak istemeyenlere, üşüyenlere, acıkanlara birebir bu çorba… İçinde yok yok… Babam yapmış, ellerine sağlık…

Malzemeler:

  • 1 su bardağı kırmızı mercimek
  • 1 kereviz ve yaprakları, sapı
  • 1 havuç
  • 2 patates
  • 1/2 su bardağı pirinç
  • 1 soğan
  • 4-5 bardak su
  • 1-2 yemek kaşığı tereyağı
  • 1-2 kaşık zeytinyağı

Yapılışı:

1) Bütün sebzeleri yıkayıp, ayıklayıp, küp şeklinde doğrayın.

2) Mercimek ve pirinçleri iyice yumuşayana kadar pişirin.

3) Başka bir tencerede, zeytinyağında, önce soğanı, sonra diğer sebzeleri kavurun.

4) 4-5 bardak suyu kaynatıp, içine mercimek-pirinç karışımını ve sebzeleri ekleyin. Hepsi iyice yumuşayana kadar pişirin.

5) Bütün karışımı blenderdan geçirip, süzün.

6) Üzerine tereyağında çevrilmiş, kuru nane ve limonla servis edin.

Keçi Peynirli Kanepeler

28 Ekim 2008

Eh şimdi ismi havalı duruyor, ama tabi tarif isteyecek bir durum yok burada. Gene de özenmişim, yapmışım, buraya da koyayım dedim. Fransız keçi peyniri kullandım, ama Türkiye’de de çok güzel keçi peynirleri var, onlarla da gayet lezzetli olur.

Malzemeler:

  • 250 gr. keçi peyniri
  • 10 dilim tahıllı ekmek
  • Biraz çam fıstığı
  • 2 domates
  • Roka

Yapılışı:

1) Dilimlediğiniz ekmeklerin üzerine keçi peynirlerini yerleştirin.

2) Önceden 180 C ısıttığınız fırında 5-6 dakika peynirler eriyene kadar tutun.

3) Roka, domates ve hafifçe kavrulmuş çam fıstıklarıyla süslediğiniz tabakta servis edin.

Erişteli Mercimek

28 Ekim 2008

Nedense, havalar soğudukça bende bakliyata ilgi artıyor. Her seferinde de, neden daha sık yapmıyorum diye düşünüyorum. Diğer bakliyatı, önceden ıslatma işi zor geliyor sanırım, ama mercimek yaparken geceden ıslatmasanız da, olur. Üstelik isterseniz suyunu biraz arttırıp, çorba olarak da servis edebilirsiniz bu yemeği.

Malzemeler:

  • 1 su bardağı yeşil mercimek
  • 1/2 su bardağı erişte
  • 2 küçük patates
  • 1 soğan
  • 1 yemek kaşığı salça
  • 4 bardak su (tercihen et suyu)
  • Kuru nane
  • Zeytinyağı ve tereyağı

Yapılışı:

1) Mercimekleri üzerini kaplayacak kadar suda, yumuşayana kadar, yaklaşık 30-40 dakika haşlayın.

2) O sırada, küp doğradığınız soğanları, salça ve 1-2 kaşık zeytinyağında kavurun. Ardından yine çok küçük doğranmış patatesleri ekleyip, kavurmaya devam edin.

3) Üzerine, 4 bardak su ve kaynadıktan sonra erişteleri koyup, yaklaşık 8-10 dakika pişmeye bırakın.

4) Yumuşayan mercimeklerin suyunu süzüp, tencereye ekleyin.1-2 dakika daha kısık ateşte pişmeye bırakın.

5) Üzerine tereyağında azıcık çevirdiğiniz naneleri ekleyip, servis edin.

It’s a Joke!

28 Ekim 2008

Bir kaç gün önce, hem bir süredir biriktirdiğim tarifleri, hem de haftasonu mükellef bir ziyefet çektiğimiz It’a Joke’u yazmak için bilgisayar başına oturmuştum ki, Blogger’ın kapatıldığı haberini aldım. Keyifle bir yazı yazma hevesim kaçtı, o sinirle, sansürle ilgili yazacaktım, o da çok ağır oluyordu. Ben de bir parça erteledim. Bugün nihayet Blogger açılmış, ama sansürün etkisi hala internetin özgür ortamına damgasını vurmaya devam ediyor. Kararları alan hakimlerimiz konuyla ilgili biraz bilgi sahibi olmadıkça, yasalarımız revizyondan geçmedikçe, internet kullanıcılarımız, özellikle telif hakları konusunda daha hassas olmadıkça (itiraf edeyim, ben de bazen bu konuyu es geçenlerdenim), ifade özgürlüğünün anlamı tam olarak kavranmadıkça, bu olaylar yaşanmaya devam edecek. Ne yazık ki! Şimdilik hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Evet efendim, sepet efendim, bu haftasonu Nişantaşı City’s deki, It’s a Joke’taydık. Hakikaten şaka gibi bir mekan, It’s a Joke. İçeri girer girmez, çıfıtçı çarşısına girmiş gibi oluyorsunuz. Neler yok ki, lise üniformalı garsonlardan tutun (eskiden ilkokul önlüğüydü), gerçek boyutlarda at şeklinde abajura, Atatürk büstünden, plastik tabak şeklinde porselen tabaklara, mekandaki her şey birbirinden komik ve eğlenceli. Mutfak tabi ki yeni restoranların çoğunda olduğu gibi açık mutfak. Girişte, vitrinde duran çeşit çeşit pasta ve tatlı ise, aç midelere işkence gibi.

İzzet Çapa’nın ismi geçen her yerde olduğu gibi, içerisi tıklım tıkış… Müşterilerin bir kısmı da hayli sosyetik. Yani rezervasyonsuz gitmemenizi tavsiye ederim. Garsonlar da hayli enteresan, 55 yaşında bir ev hanımı, bir sosyolog, bir arkeolog ve bir matematik öğretmenleri var.

Menüye gelirsek, kenarı kırmızı çizgili, ilkokul defteri kılıklı, şirin menülerinde nefis yemekler var. Başlangıçlardan ortaya, hafif acılı çıtır karides (28 YTL) ve ravioli (22 YTL) geldi. İkisi de birbirinden lezzetliydi, yemeye kıyamadık resmen. Başlangıçlarda denemeyi düşündüğümüz bir diğer seçenek, breasolaya sarılı enginardı (25 YTL). Nedir diye sormayın, biz de nasıl birşey  olduğunu merak ettiğimizden alacaktık.

Başlangıç menüsü pek geniş olmasa da, salata menüleri çok yaratıcı ve zengindi. İskender Kebap salatadan (25 YTL), Enginar, avokado ve kerevizli truffle’a (24 YTL), Fattoush salata ve tavuk tandoori’den (23 YTL), benim kişisel favorim olan çıtır karides salatasına (26 YTL) denemek için çıldırdığım çeşit çeşit salata vardı. En son, çıtır karides’te karar kıldım. Fakat uyarayım, biraz fazla acı olabilir bu salata. Mümkünse az soslu söyleyin, hassassanız. Ben ciğerlerime kadar yandım çünkü.

Pizza yiyen olmadı, o yüzden pizza analizlerini bir dahaki sefere bırakıyorum ve hamburgerlerle devam ediyorum. 50 YTL’lik, siyah truffe mantarlı (ve sanırım elmas parçacıklı) hamburgeri cüzdanınız kaldırmıyorsa, daha mütevazi bir New York Burger’den (21 YTL) de memnun kalacaksınızdır diye düşünüyorum. Özellikle açma hamurundan yaptıkları ekmekleri pek lezzetli görünüyordu.

Makarnalara gelince, yazının başında fotoğrafı olan, odun ateşinde pişmiş hamurun içinde gelen, deniz ürünlü spagetti (28 YTL) hepimizin favorilerinden oldu. Fakat ben hamur krizine girmeyeyim derseniz, pappardelle telefone (18 YTL) de mozarella peyniri, kurutulmuş domates ve fesleğenleriyle sade bir seçenek olarak menüde yerini almış.

Risottolardan, is peynirli (çerkez peyniri) ve patlıcanlı risotto (28 YTL), tadına baktığım en güzel risottolardan biriydi. Hem tam kıvamında, hem de malzemeleri çok uyumluydu, hem doyurucu, hem de hafifti. Odun ateşinde pişmesi de lezzetine önemli katkılar yapmıştı sanırım.

Ana yemeklerde de, birbirlerinden ne farkları olduğunu ne yazık ki anlayamadığım bir sürü et dışında, kılıç balığı (38 YTL), şaşlık kebabı (28 YTL), 23 otlu tavuk tandoori (25 YTL), tas kebabı safranlı risotto (29 YTL) gibi seçenekler vardı. Bütün gece tek sinir olduğum şey de, menünün bu sayfasındaydı. “Et dediğin ya az pişmiş, ya orta pişmiş yenir, eti et gibi yiyecekseniz, öyle sipariş edin, benim canımı sıkmayın” yazıyordu. Bu et diktası benim canımı sıkan bir boyuta vardı son günlerde. Belki beni kan tutuyor arkadaşım, illa vejeteryan mı olacağım?

Çok şey yemişiz, gitgide uzuyor yazı, o yüzden tatlı kısmından tek bir ipucu verip, It’s a Joke dosyasına ara verelim. Hem de yemeğin sonu da sürprizli olsun azıcık. İpucunuz: Dağ Meyveli Beze (19 YTL) ve sakızlı martini (24 YTL)…

Ayrıca yeni uygulama, haftasonu 10.00-14.00 arası annenizin kahvaltısından veriyormuş, It’s a Joke. Facebook’un yalancısıyım.

Afiyet olsun…

Adres: Teşvikiye Cad. No:162 City’s Alışveriş Merkezi Kat:5 Nişantaşı

Tel: (212) 373 23 00

Gelik

19 Ekim 2008

Gelik yılların klasiğidir, et yemek istediğinizde, Beyti’den sonra gidilecek en önemli adreslerden biridir. Normalde uzak diye pek gitmiyoruz, bu hafta sonu Mamma Mia uğruna kendimizi yollara vurmuşken, dedik bir de Gelik’te yemek yiyelim. Aslında nedense, dışardan bakıldığında, pek bir derme çatma, hatta neredeyse pis izlenimi uyandırıyor Gelik bende. Ama içerisi hiç de derme çatma değil. Fabrika gibi de çalışıyorlar maşallah.

Klasiklerden başlayalım. Mantarlı pilav (6.5 YTL) Gelik’in en önemli spesiyallerinden biri. Masaya oturduğumuzda, açlıktan ölecek haldeydik. Kendimi de bildiğimden, “Aman, yemeden fotoğraf çekmeyi unutturmayın bana” dedim bizimkilere. Ama o kadar güzel gözüküyordu ki pilav, hepimiz fotoğrafı filan unutup saldırdık. Yukarıda temsili bir fotoğrafını görüyorsunuz pilavımızın. İçi, dereotlu, mantarlı, üzeri de patatesli, kaşarlı bu pilav hakikaten pirincin en güzel hallerinden biri. (İleriki günlerde tarifini yazmayı planlıyorum)

Bir diğer klasikleri de kuyu kebabı (21 YTL). Kuzucukları, içinde ateş yanan bir kuyuda saatlerce pişirerek en ağzımıza layık hale getirmeyi amaçlıyor Gelik. Ben kuyu kebabını çok severim. Ama yemeği yiyen arkadaşımız pek beğenmedi, pek de doymadı sanırım. Yanına azıcık pilav, patates filan koysalar, hem kuzunun ağır tadını dengeler, hem de daha doyurucu olurdu diye düşünüyorum.

İskender ise bir buçuk porsiyon (17 YTL) olmasına rağmen, oldukça küçüktü. Ekmekleri de az olduğundan, iskenderin alternatif bir versiyonu gibiydi daha çok. Fakat tabi etlerinin hakkını vermek lazım, döneri oldukça başarılı Gelik’in.

Porsiyon konusunda en büyük hayal kırıklığını da ben yaşadım sanırım. Sonunda karnım doydu ama gözüm doymadı. Karışık ızgara (22 YTL) isteyince, düşünüyordum ki, dağlar tepeler kadar et gelsin önüme, nasıl yiyeceğimi bilemeyeyim. 1 kaşarlı köfte, 1 normal köfte, 1 tavuk köfte, 1 yaprak döner,1 pirzola, 1 parça da tavuk ve billur vardı tabakta. Billura (Koç yumurtası) fikren karşıyım, o zaten kaldı tabakta. Patateslerle de destekleyince, ancak doydum, geri kalanıyla. Lezzetine sözüm yok tabi etlerin. Sunumlar zayıf yalnızca.

Son olarak, künefeyle (7 YTL) yemeğimize noktayı koyduk. Bol tereyağlı, bol peynirli olmasıyla takdirlerimizi topladı künefeler. Hatta yemeğin en güzel kısmıydı diyebilirim.

Yemeğin sonunda, bir daha etoburluğum tuttuğunda, Beyti’ye gitmeye karar verdim. Ama Gelik de nostaljik bir lezzet olarak, Küçük Gurme’ye yazılmayı hak etti. Bir ufak not daha… Levent’teki Gelik’e en son gittiğimde şahane bir zeytinyağlı açık büfesi vardı. Ataköy’dekinde de gözlerimiz aradı böyle bir güzelliği…

Adres: Kennedy Caddesi Ataköy Sahilyolu

Telefon: 0212 444 7 999

Kış Geliyor, Kuşları Unutmayın!

11 Ekim 2008

Küçük Gurme yemek için yaşıyor olabilir, ama yaşamak için yiyenleri unutacağız diye bir kaide yok. Kış aylarına hazırlık diyince turşu kurmak, salça yapmak artık geride kaldığına göre, yavaş yavaş karda, kışta yemek bulmakta zorlanan kuşları da düşünmenin vakti gelmiştir belki.

Design Sponge‘da gördüğüm bu yemliği kendiniz kolayca yapabilir, hem sokağınızın kuşlarının kışın da sizi cıvıltılarıyla uyandırmasını sağlarken, hem de pencerenizi renklendirebilirsiniz. Yapımı ise çok kolay.

Ortalarından deldiğiniz 2 tahta tabağın içinden misina geçirip, alt kısmına rüzgarda fazla savrulmaması için bir kozalak bağlıyorsunuz. Toksik olmayan akrilik boyalarla istediğiniz gibi renklendiriyorsunuz. İki tabağın arasındaki misinaya bir de metal çubuk geçirip, cıvatalarla sağlamlaştırıyorsunuz.

En sonunda balkonunuza asıp, iyi bir şey yapmış olmanın keyfiyle kuşlarınızı izliyorsunuz.

Sucuklu Kuru Fasulye

10 Ekim 2008

Lorel ile Hardi, Tom ve Jerry gibi vazgeçilmez bir ikilidir, pilav ile kuru fasulye… Arada bir İzel-Çelik-Ercan gibi (gerçi onlar dağıldı) turşu kardeşleri de eklenir. Kış aylarının en önemli menülerinden biri haline gelirler. E, her dakika da sushi, moules mariniere yiyemeyeceğimize göre, Küçük Gurme’ye de tariflerini vermek düşer. Benim bu seferki kuru fasulye-pilav ikilim o kadar başarılı olmadı itiraf etmem gerekirse, biraz az pişmiş, al dente usulü yemek zorunda kaldık. Size hatalarımdan çıkardığım dersleri de yazayım en iyisi…

Malzemeler:

  • 2 su bardağı kuru fasulye
  • 2 kaşık domates salçası
  • 2 kaşık tereyağı (sıvı yağ da olur)
  • 1 küp şeker
  • 2 soğan
  • Sucuk
  • Kimyon

Yapılışı:

1) Fasulyeleri üzerlerini kaplayacak kadar kaynar su içinde en az 6-7 saat bekletin. Yapabiliyorsanız 1-2 defa suyunu değiştirin ve son seferde bir çay kaşığı kimyon ekleyin, bu fasulyenin gazının azalmasına yardımcı olacaktır. Daha sonra fasulyeler yumuşayana kadar, yaklaşık 40 dakika, 5 bardak suda haşlamalısınız. (Ben bu süreyi baya kısa tuttum ne yazık ki)

2) Fasulyeler pişerken, bir kenarda tereyağını eritin. Soğan Doğrama Teknikleri 101 yazımda gösterildiği gibi soğanları küp küp doğrayıp, üzerlerine salça, şeker ve tuzu da ekleyip soğanlar pembeleşinceye kadar kavurun. Üzerine sucukları ekleyin.

3) Fasulyeler piştikten sonra içine sucuklu karışımı dökün ve yaklaşık 40 dakika daha pişirin. Yanında pilav ve turşuyla servis edin.

Kurabiye Çeşitlemeleri

06 Ekim 2008

Sepet sepet kurabiye var bugünkü menüde. Temel hamuru yaptıktan sonra, bazılarını kuru meyvalarla, bazılarını kavrulmuş, fındık-badem-cevizle, bazılarını da kakaoyla tatlandırıp pişirebilirsiniz.

Malzemeler:

  • 200 gr. tereyağı (kolay yoğurulması için oda sıcaklığında olmalı)
  • 1 bardak toz şeker
  • 2 yumurta sarısı
  • 2 su bardağı un
  • 1 paket vanilya
  • 1 paket kabartma tozu

Süslemek için:

  • Kavrulmuş badem-ceviz-fındık
  • Kuru meyva
  • Kakao

Yapılışı:

  1. Hamur için gerekli malzemeleri mikser yardımıyla ya da elinizle yoğurarak karıştırın.
  2. Bir kısmını ayırıp kakaoyu ekleyin.
  3. Hamurdan cevizden biraz küçük parçalar yapıp, yağlı kağıt yerleştirilmiş bir fırın tepsisine dizin.
  4. Bazılarına kurabiye kalıbıyla da şekil verebilirsiniz.
  5. Üzerlerini meyveler ve kuruyemişlerle süsleyin.
  6. Önceden 150 dereceye ayarlanmış fırında, 10-15 dakika, üzerleri kızarana kadar pişirin.

Soğan Doğrama 101

05 Ekim 2008

Siz “Soğan doğramak mı, daha neler!” diyor olabilirsiniz. Ama itiraf etmeliyim ki, ben doğru yöntemi öğrenene kadar, soğanlarla cebelleşmekten bıkmıştım. Üstelik, diğer yazılarımdan bilen bilir, bir yemekle ilgili en takıntılı olduğum şey, yerken içindeki soğanların ağzıma gelmesidir. O yüzden soğanı ya bütün olarak koyup, sonra çıkartıyorum ya da miniminnacık, neredeyse püre kıvamına gelene kadar doğruyorum. Ki bu da “Biraz ordan, biraz burdan, bıçak nereye denk gelirse öyle keserim…” yöntemiyle yaptığımda, yemek yapma süremi neredeyse iki katına çıkartıyordu. Aşağıdaki yöntemle, artık soğan doğramak, neredeyse bir zevk haline geldi : )

1. aşama:

Soğanın baş kısmını kesin, ama kök kısmını bırakın. Bu kısım soğanın birarada kalmasına yardımcı olacağı için, işinizi kolaylaştıracaktır.

2. aşama:

Soğanın kabuklarını daha rahat soyabilmek için, keskin bir bıçak yardımıyla ortadan ikiye bölün.

3. aşama:

Yarım soğanınızın kabuklarını ve üzerindeki zarı soyun.

4. aşama:

Soğanın tepesinden, avucunuzun iç kısmıyla bastırın. Bıçağı yere paralel tutarak, soğanızı 3-4 paralel parçaya ayırın. Elinizin duruş şekli çok önemli, parmak uçlarınızla bastırırsanız, elinizi kesebilirsiniz. Bir diğer püf noktası, soğanı paralel şekilde keserken, sonuna kadar kesmemeniz, yani kestiğiniz parçalar, kök kısmından birbirlerine bağlı kalmalı.

5. aşama:

Soğanı baş kısmı size bakacak şekilde çevirin. Yine, kök kısmı bağlı kalacak şekilde, ama bu sefer, yere dik şekilde kesin. Bu şekilde, soğanlar dağılmadan, ortalama 6-7 parça kesebilirsiniz.

6. aşama:

Bu son aşamada, yere paralel ve dik olarak kesmenize rağmen, kök kısmından birbirine bağlı kalan soğanı, bir kez daha çeviriyorsunuz. Yine mümkün olduğunca küçük doğruyorsunuz.

7. aşama:

Eğer yeterince küçük olmadılarsa, soğan küplerini bir öbek yapıp, bıçağınızın arka kısmıyla vurarak küçültebilirsiniz.

Bu kadar uzun anlatmama bakmayın, bir kez alıştıktan sonra, çok kısa sürede doğrayabiliyorsunuz soğanları…

Unutmadan, soğan doğrarken ağlamamak için bir kaç püf noktası da söyleyeyim:

  • Soğanı su dolu bir kabın içinde doğramak. Ki ben bunun pratik olarak nasıl gerçekleşebileceğini bilmiyorum. O yüzden, soğanı kesmeden önce hafifçe ıslatmak da iş görür.
  • Soğanı kesmeden önce bıçağı bir ekmek parçasıyla silmek. (Bunun neden olduğunu çözemedim)
  • Ağızda küçük bir kibrit parçası ya da metal bir kaşık tutarak, burundan değil, ağızdan nefes almak.
  • Soğanı kesmeden önce bir süre buzlukta tutmak. Böylece gözlerimizi yaşartan maddenin açığa çıkışını geciktiririz.
  • Dudaklar arasında bir limon dilimi, dişler arasında bir kesme şeker veya dörtte bir dilim ekmek bulundurmak, ciklet ya da maydonoz çiğnemek. (Bu maddeler proponal oxiti emiyormuş)
  • Lens ya da deniz gözlüğü kullanmak.
  • Çok soğan soyup, soğanın kesilirken yaydığı proponal-S oxit maddesinde alışmak.