Ekim 2007 için Arşiv

Leyla/Meyra

Perşembe, 25 Ekim 2007


Yaz sonunda, şöyle ağzıma layık bir İstanbul kahvaltısı yapmak için, arkadaşlarımı da alıp, Cihangir Leyla’nın yolunu tutmuştum. Dedikoduya dalmışız, menüler önümüze gelene kadar, farklı bir yerde olduğumuzu idrak edemedim. Önce menüyü mü yenilemişler diye düşündüm, sonra, dekorasyon da farklı geldi, bir de baktım, Bülent Erkmen’in Leyla tabelasının yerinde yeller esiyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşadığımız Leyla günlerinin de sonu geldi diye düşünüyordum ki, çalışanlardan, iki ortağın ayrıldığını, Deniz Türkali’nin tabelasını alıp Tünel’deki Kaffehaus’un yerine taşındığını öğrendim. Önce, Kaffehaus’un kapandığına mı, Cihangir sosyetesinin dedikodularına uzak kalacağıma mı hayıflanayım bilemedim. Fakat sonra, Meyra’nın da hiç fena olmadığına karar verdik. Menü daha geniş, azıcık daha pahalı, mekanın dekorasyonu Leyla’ya göre biraz daha soğuk. Leyla’nın en büyük avantajlarından biri olan, kahvaltılar ise, gene bir kaç değişiklikle Meyra’nın menüsünde kendilerine yer bulmuşlar. İstanbul kahvaltısı neredeyse hiç değişmeden Osmanlı kahvaltısı olmuş. Füme balık, omlet, votka ve kahveden oluşan Oslo kahvaltısı ise yeni menüde, istavrit, hamsi, uskumrulu bir hal almış. Bu haliyle pek talibi olacağını düşünmüyorum, sabah sabah, yan masada yense, ben kalkıp giderdim en azından. Garsonlardan tanıdık yüzler de gördüm, bir kısmı Meyra’da kalmayı tercih etmiş belli ki.

Yeni Leyla’ya ise geçen hafta gitme fırsatı buldum. Mekan genel olarak Kaffehaus’un havasını korumuş. Modern, nostaljik karışık. Menüsü ise pek değişmemiş, ki Kaffehaus’un yemeklerini zayıf bulan benim gibiler için, aynı hava+iyi yemekler hediye gibi bir şey. Daha önce gitmemiş olanlar için kahvaltılar daha ayrıntılı bir açıklamayı hakediyor. İstanbul (simit, peynir çeşitleri, zeytin, tereyağ, bal, reçel, domates, salatalık, yeşil biber, çay), İstanbul diyet (kepekli poğaça, beyaz peynir, diyabetik reçeller, domates, salatalık, yeşil biber, elma, çay, kepek ekmeği), Beyoğlu (kaymak, petek bal, süzme bal, muzlu ballı ekmek, süt, kahve çeşitleri), Cihangir (muzlu yoğurt, badem, ceviz, bal, pekmez, kuru kayısı, kuru üzüm, cornşakes, ballı buğday patlağı), Londra (domuz pastırması, yumurta, tost ekmeği, tereyağ, reçel, marmelat, taze meyve suyu, ay), Paris (croissant, reçel, marmelat, tereyağ, yumurta, ekmek ve kahve çeşitleri), Roma (reçelli croissant, tereyağ, reçel, marmelat, kahve çeşitleri), Madrid (İspanyol salam çeşitleri, peynir çeşitleri, taze meyve), Oslo (füme balık çeşitleri, yumurta, kahve, votka), fiyatları 10-16 YTL arasında. Şimdiden ne yiyeceğinizi düşünmeye başlayın derim, çünkü bu seçenekler arasında karar vermeye çalışmak işkence gibi bir hal alıyor. Kahvaltılar bir yana, sırf ev yapımı ekmekleri için bile Leyla’ya uğramaya değer.
Yemekler ise kahvaltılardan aşağı kalmıyor. Deniz ürünlü spagettileri, balık çorbaları, Osso Buco’ları mükemmel. Üstelik fiyatlar da, bu kalitede yemeklere göre ucuz denebilecek düzeyde tutulmuş. Bruschetta 10 YTL, Penne al vodka 14 YTL, Ossobuco alla Milanese 22 YTL Taylight elma tatlısı (diyet) 8 YTL, Villa Doluca kadeh 9 YTL. İçki menüleri çok geniş. Formuna özen gösterenler için Taylan Kümeli’nin hazırladığı diyet menüsü de var. Leyla’da, alt katta oturup, sokaktan gelen geçeni rahatça izleyebilir, üst katta oturup, müthiş deniz manzarasının keyfini çıkarabilirsiniz. Özel davetleriniz için bir de üçüncü katı var Leyla’nın. Bu seçeneğiyle, nefret ettiğim doğumgünlerimi eğlenceli bir hale sokabilir diye düşündüm.

Sonuç olarak, hem Meyra’yı, hem de Leyla’yı beğendim. Ama gene de Cihangir’siz bir Leyla’yı ve Leyla’sız bir Cihangir’i hayal etmesi hala zor.

Kanaat Lokantası

Pazartesi, 22 Ekim 2007


Rejimde misiniz, kolestrol probleminiz mi var, insaniyet namına, bu yazıyı pas geçmenizi öneririm, çünkü Kanaat Lokantası, kapıdan içeri girdiğiniz anda, sınırsız bir yemek yeme isteğiyle dolmanızı sağlıyor. Hatta kapıya kadar gitmenize de gerek yok. Ben şu yazıyı yazarken bile, bir koşu gidip, bir Özbek Pilavı, bir nohut yiyip, sonra mı devam etsem diye düşünüyorum.

Kanaat esasen, 1933′ten beri hizmet veren bir esnaf lokantası, ama şu anki haline bakıp da esnaflara hizmet verdiğini söylemek biraz zor. Gene de, özellikle yoğun saatlerde giderseniz, vitrinlerin arkasında duran rengarenk, çeşit çeşit yemekleri, zeytinyağlıları, tatlılarıyla, mis gibi kokuları, nostaljik dekorasyonuyla, masaların arasında koşuşturan, bir örnek beyaz önlüklü garsonlarıyla, o havayı yakalamayı başarıyor. Şu andaki yeri, Üsküdar iskelesinin karşısındaki sokakta, Migros’un yanında.

Kapının hemen yanında, yemeklerin sergilendiği bölüme yaklaşınca, kalp atışlarınız hızlanmaya başlıyor. Neler neler yok ki vitrinin arkasında. Çoban kavurması, patlıcan kebabı, özbek pilavı, elbasan tava, kuzu etli nohut, kuru fasulye, dolmalar, hele ki o barbunya, zeytinyağlı lahana sarması… Hepsi de birbirinden lezzetli. Tatlılara gelince, iddia ediyorum, İstanbul’un en iyi dondurması Kanaat’ınkidir. Ekmek kadayıfı bana biraz ağır bir tatlı gibi gelmiştir hep, ama özel kaymağıyla birlikte Kanaat’te yiyince, tadına doyum olmaz. Dağ gibi yığılmış, fıstıklı irmik helvası, insanın gözünü döndürür. Kanaat’ın en önemli özelliklerinden biri de, sütlerinin çok özel olması. O yüzden, sütlaçları, sütlü dondurmaları, yoğurtları da denenmeli.

Başka yerde tatmanız zor olan bazı yemekler de var Kanaat’te. Yeşil mercimek ve naneli, Oğmaç çorbası, kayısıdan yapılan Elmasiye tatlısı, Tekke pilavı, zeytinyağlı enginar. Aşuresini de unutmamak gerek. Artık patlamak üzereyseniz, aşureyi, kiloyla ya da porsiyon olarak alıp, eve de götürebilirsiniz.

Çorbalara gelince, ben pek hazzetmem ama İşkembe, Kelle Paça vs. gibi çorbaları fena değilmiş diyorlar. Üstelik, eski usül, çorbayla kahvaltı etmek isteyenler için, saat 6.30′da servise başlıyorlar. Fakat gece gece Kanaat aşerenleri pek düşünmemişler. Gece 23.00′te kapıları kapatıyorlar. Acısını daha iki gece önce kapısından dönerek yaşadık. Fakat, Ramazan zamanı, 24 saat açıklar. İftara gitmek için mutlaka rezervasyon yaptırın, içerisi tıklım tıklım doluyor.

Yemekleri anlatmakla bitmez, o yüzden, biraz da çalışanlara bakalım. Ne yazık ki, Kanaat Lokantası’nın çalışanlarından sevimlilik aktığı söylenemez. Hepsi yıllardır orada çalışan, yaşını başını almış amcalar. Ama herhalde, seveninin oradan vazgeçemeyeceğini çok iyi bildikleri için, pek güleryüz gösterme meraklısı değiller. Gene de insan, zamanla, kafasına atılan tabaklara bile alışıyor. Belki genç olsalar, aynı hoşgörüyü gösteremezdim ama, onlara daha çok aksi ihtiyarlar gözüyle bakıyorum sanırım. Üsküdar’ın tutucu havası, Kanaat’e değmeden geçmemiş. Ramazan’da gündüz yemek yiyenlere, sevgilisiyle gidenlere, hizmet biraz daha sert oluyor sanki. İhtiyatlı davranmakta fayda var. Kredi kartı geçmediğini unutmayın, nakit yoksa, bulaşık yıkamak durumunda kalabilirsiniz. Fiyatlar, diğer esnaf lokantalarıyla karşılaştırırsanız, biraz daha pahalı, ama yemekler, diğer esnaf lokantalarıyla kıyaslanamayacak kadar lezzetli.

Damarlarınızda dolaşan yağ miktarının artması ve koca bir göbek sizin için problem değilse, Kanaat Lokantası’nı denemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Telefon: 0216 341 54 44 - 0216 553 37 91 - 0216 492 57 96
Adres: Selmanipak Cad. No: 25, Üsküdar-İstanbul

Küçük Gurme

Vapiano

Pazar, 21 Ekim 2007


Suadiye’de, Vakko’nun sokağındaki Vapiano, pizza ve makarna yemek için son derece eğlenceli ve iç açıcı bir mekan. Beyaz, bordo, cam ve ahşap ağırlıklı dekorasyonu, mekana hem aydınlık, hem de ferah bir hava veriyor. Kocaman, uzun masaları var, ne yazık ki herkes masasını paylaşmaya istekli olmayınca, belki 10 kişinin rahatlıkla oturabileceği masalara yalnızca 2 kişi oturuyor. Dolayısıyla uzun süre oturabilecek bir yer bulmak için bekleyebiliyorsunuz. Üstelik, 1.90 boyundaki arkadaşım, alçak masaları nedeniyle, bacaklarını sığdırmakta ciddi zorluk çekti.

Vapiano’ya girdiğinizde, kredi kartına benzer, manyetik bir kart alıyorsunuz. Yediğiniz ve içtiğiniz herşey bu karta kaydediliyor. Böylece kalabalık bir ekiple gittiğinizde, hesabın karışması, kim ne kadar ödeyecek problemi tarihe karışıyor. Fakat kartınızı kaybetmemeye bakın, çünkü değeri 50 dolar. Menüye baktığınızda ise, değişik kombinasyonlarda bir sürü makarna ve pizza görüyorsunuz. İlk anda bu kombinasyonları zayıf bulabilirsiniz. Ama işin güzel tarafı, yemekleriniz yapılırken vitrinin arkasından sürece müdahale edip, dilediğiniz malzemeyi ekletebilmeniz. Çeşit çeşit şekil ve boylarda makarnaları, steril ortamda, Vapiano tarafından özel olarak yapılmış. Ben jumbo karides, kabak ve domatesli makarnalarından vazgeçemiyorum. Tacino Picante adlı, tavuklu, portakallı, Şili soslu makarnalarını da acı severlere şiddetle tavsiye ediyorlar. Pizza istediyseniz, pizzanız fırından çıktığında sizi ışıklar saçarak uyaran bir alet veriyorlar, böylece başında beklemek yerine, rahat rahat masanızda oturabiliyorsunuz. Hamuru çıtır çıtır, malzemeleri lezzetli, özellikle proschuttolu pizzası çok başarılı. Fakat Domino’s tarzı pizzalara alışmış olanlarınız için, bu klasik İtalyan tarzı, az malzemeli pizzalar, doyurucu olmayabilir. Pizza ve makarna dışında, kavanozlar içinde gelen salataları ve pannacotta, tiramisu gibi tatlıları da var.

Vapiano’nun bir başka hoş yanı da, yalnızca bir kaç şarap markasından değil, bütün şaraplarından kadeh olarak alma seçeneği. Böylece bütün şişeyi içmek zorunda olmadan da dilediğiniz şarabı içme şansınız oluyor. Kokteyllerini denemedim, fakat deneyenler Mojito’sunu çok beğendiklerini söylediler. Çalışanlar çok güler yüzlü ve sempatik. Kasanın yanında duran hayvan şekilli jelibonlar da şirin bir jest olmuş.

Fiyatları benzer restoranlardan biraz daha pahalı, ama değmediğini söyleyemem. Uzun uzun oturmak için değil, ama hızlı ve lezzetli bir yemek için rahatlıkla tercih edebilirsiniz.

Telefon : 0216 464 42 65 Adres : Bağdat Caddesi, Selim Ragıp Emeç Sk. 4, Suadiye / İstanbul

Küçük Gurme

Go Mongo!

Pazar, 21 Ekim 2007


Go Mongo, Suadiye ve Beylikdüzü’nden sonra üçüncü şubesini İstinye Park’ta açtı. Moğol yemeği hasretiyle yanıp tutuşan biz Avrupa yakası sakinleri için bulunmaz nimet. Cengiz Han’ın av partilerinden esinlenerek açılmış, Go Mongo, oldukça ilginç bir yer. Açık büfesinde, çiğ halde, et, tavuk, balık, karides, çeşitli sebzeler, soslar ve baharatlar duruyor. Üzerinde isminiz yazan, küçük kırmızı bayraklı, kaseler alıyor ve yemeğinizde bulunmasını istediğiniz herşeyi bu kaselere dolduruyorsunuz. Sonra bunlar, arkadaki açık mutfakta pişiyor ve ağzınıza layık bir hale geliyorlar. Eğer hangi malzemelerin ya da sosların birbirine yakışabileceği konusunda fikriniz yoksa, Go Mongo’nun uzman kadrosu, tavsiyeleriyle size yardımcı oluyorlar. Benim kombinasyonum, kuzu eti, istiridye sosu, baby corn, mantar, soya filizi, noodle ve kekikten oluşuyordu, sonuç oldukça başarılı oldu. Üstelik de, çıkan güzel sonuçta, sizin de parmağınızın olması, mükemmel bir aşçı olduğunuz hissini veriyor.

Menüde Moğol barbeküsü diye geçen bu seçenek, eğer bir kase yiyecekseniz 23 YTL. Fakat ne yazık ki bir kase yemekle masadan aç kalkmanız çok mümkün. Limitsiz yemek istiyorsanız, ödemeniz gereken miktar 36.00 YTL. Bu fiyat, kendi yaptığımız bir yemek için biraz (aslında baya) fazla olsa da, Go Mongo’nun malzemelerinin oldukça kaliteli olduğunu göz ardı etmemek gerek. İncecik kuzu etleri, kocaman jumbo karidesler pek lezzetli görünüyordu. Ayrıca yemeğinizi başlangıç ve tatlılarla da tamamlayabilirsiniz. Endonezya usulü dana ve tavuk satay, tatlı ekşi karışımından hoşlanıyorsanız denemeye değer. Tatlılardan da kızarmış dondurma, biraz kalın hamurlu olsa da oldukça lezzetliydi.

Yemekleri lezzetli, konsepti orijinal olsa da, İstinye Park’taki Go Mongo’nun en ciddi problemlerinden biri, masaların birbirine aşırı yakın olması. Garsonların, yan masalara servis yapabilmesi için, neredeyse yerinizden kalkmak zorunda kalabiliyorsunuz. Ayrıca, konuşulanların ve sigara dumanınızın diğer masalara gitmemesi için ciddi bir efor sarf etmeniz gerekiyor. Go Mongo’nun oldukça popüler ve kalabalık olduğu doğru, fakat bu sorun, keşke toplu konut mantığıyla masaları üstüste dizerek çözülmeseymiş. Suadiye’deki restoranda, rezervasyonunuz yoksa saatlerce beklemek zorunda kalabiliyorsunuz, ama en azından geniş bir alana yayılmış masaları sayesinde, oturduktan sonra keyifli bir yemek yeme şansınız var. Bu arada neredeyse 5 gün önceden rezervasyon yapmanızı gerektirecek kadar yoğun olduklarını da ekleyeyim. Suadiye şubesindeki bir diğer problem ise, ışıklandırmayla ilgili. Ne yazık ki, yetersiz aydınlatmadan dolayı, yediğiniz yemeği görmeniz imkansız hale geliyor.

Sonuç olarak, Go Mongo’nun değişik bir seçenek olduğu kesin. Ama eksilerini değerlendirmek size kalmış.

www.gomongo.com.tr

Suadiye Şubesi: 0216 410 32 23, Suadiye Plaj Yolu Sokak, Suadiye Park
İstinye Şubesi: 0212 345 58 88, İstinye Park, İstinye

Küçük Gurme

Tia Cafe

Pazar, 21 Ekim 2007

Tarabya-Yeniköy hattının müdavimleri olarak, Yeniköy Paul’ün kapanışını, çeşitli havai fişek gösterileriyle kutlamamızın ardından, yerinde açılacak Tia Cafe’nin hazırlıklarını da heyecanla takip ediyorduk. Tia, nihayet açıldı ve denemek için girdiğimizde, içeride bir sürpriz bizi bekliyordu. İlk yazımda, Circle Cafe’nin şair ruhlu şef garsonundan bahsetmiştim. Fahri Bey’in bir süredir, yeni bir yer açma niyetinde olduğunu biliyordum, fakat Tia’da karşıma çıkmasını hiç beklemiyordum. Üstelik de yalnız başına değil, ekibine Circle Cafe’nin şeflerini de katarak açmış yeni mekanını. Daha önce gitmiş olanlar, pizzalarının ve cheese cakelerinin lezzetini hatırlayacaklardır. Fakat bu sefer, aynı lezzetler, çok daha uygun fiyata sunuluyor.

Tek tek değerlendirirsem, Tia, küçük bir mekanı mümkün olduğunca işlevli kullanmaya çalışmış, oldukça zevkli döşenmiş. Mekanın en büyük artılarından biri, gece 23.00 sonrası bar olarak çalışması. Bu konuda Yeniköy’deki büyük bir eksikliği de kapatacak gibi görünüyor. Deniz kenarında olmasına rağmen, hiç deniz görmemesi ve özellikle Pazar kahvaltılarında caddenin gürültüsünün içeri dolması, oldukça üzücü. Ama caddeden gelip geçeni izlemek de, ayrı bir eğlence. Bangır bangır ilahi remixleri çalan arabalar, en az yarım saatlik muhabbet konusu yaratabiliyor.

Menüye gelince, ilk dikkati çeken, uygun fiyatları. Ki Yeniköy, en özelliksiz yemekleri bile, fahiş fiyatlara kakalamasıyla meşhur cafelerle doluyken, Tia, fiyatları nedeniyle kocaman bir artıyı hakediyor. Kahvaltı için 8 YTL’ye oldukça lezzetli omletler (ben jambon, kaşar ve mantarlı yedim, gayet güzeldi), menemen, yağda yumurta ya da 15 YTL’ye kahvaltı tabağı alabilirsiniz. Aperatiflerde, değişik bir seçenek Ispanaklı Peynirli Samosa (8 YTL) olabilir. Salatalarında en çok tercih edilenin 3 Peynirli Salata olduğunu söylediler. Biz Tavuklu Sezar salatayı denedik, ortalamanın üzerinde olduğu söylenebilir. Salata fiyatları 12-17 YTL, sandwichler 8-13 YTL, pizzalar 15-20 YTL arasında değişiyor. Pizzalar Circle Cafe’den hatırladığım kadarıyla mükemmel olmalı, çıtır çıtır ve ince hamurlu, üstelik de artık porchini mantarı kullanarak yapıyorlarmış. Makarnalarda, Portakallı, ördekli papardelle (17 YTL) denedim. Porsiyonu biraz küçük olmasına rağmen, mükemmel bir lezzeti vardı. Ördek eti çok sevdiğim bir et ve İstanbul’da menüsünde ördeğe yer veren oldukça az yer var. Rahatlıkla tavsiye edebilirim. Diğer makarnalar 12-19 YTL arasında değişiyor. Ana yemeklere gelince, Schnitzel, Köfte, Mantarlı Bonfile, Cafe de Paris soslu bonfile, T-Bone Steak gibi daha klasik tatların yanısıra, Fajitalarının da çok beğenildiğini söylediler. Ana yemekler, 15-25 YTL arasında. Tatlılarda ise, ısrarla tavsiye edeceğim şey, Cheese Cake’tir. Hatta daha da iddialı konuşursam, İstanbul’daki en iyi cheese cake, Tia’nınki olabilir.

İçecek seçenekleri de oldukça geniş. Kahveleri Douwe Egberts. Çayları demleme. Alkollü içecek fiyatları da gene benzer yerlere oranla oldukça uygun, kokteyller 15 YTL, yabancı içkiler 12 YTL civarında. Fransa, İspanya, Şili ve İtalya şaraplarına yer veren genişçe bir ithal şarap menüsü var.

Çalışanlarına gelirsek, Fahri Bey, her zaman ilginç hikayeleri ve içten ilgisiyle, müşterilerine iyi vakit geçirtmesini biliyor. İnanılmaz bir hafızası var. Sizi yıllar önceki halinizi anlatarak şaşırtabilir ya da her yemeğin hikayesini anlatabilir. Mesela Papardelle’nin içine konulan mozarella peynirinin uzaması yüzünden İtalya’da Papardelle a la Telephona diye anıldığını biliyor muydunuz, ya da, Carpaccio’nun ismini militarist ve milliyetçi bir ressamdan aldığını? Gerçek hikayeler sıkıcı mı geliyor, bir de Fahri Bey’in kendi hayalgücünden çıkan fikirlere bakalım, Cappuccino, Toscanalı bir prensesin kapısına gelen bir cinin, kadına “Kapıdaki cin o!” demesinden gelen bir isim olabilir diyor.

Sonuç olarak, kahvaltıya gittiğimiz Tia’da, öğlen yemeğimizi de yiyerek, çok iyi vakit geçirip, uygun bir hesap ödeyerek kalktık. Hepinize gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

Küçük Gurme

Küçük Gurme’nin bloguna hoşgeldiniz!

Cuma, 19 Ekim 2007

Yaşamak için mi yemek yiyorsunuz, yoksa yemek için mi yaşıyorsunuz? Belki sorulabilecek en derin felsefi soru değil ama, gene de bazılarımızın hayatında önemli. Mesela benim!

Sanırım iyi bir yemekten aldığım keyfi hiçbirşeyden almıyorum. Fakat güzel yemek avı, İstanbul gibi kocaman bir şehirde, pek de kolay değil. Her gün, her köşe başında, yeni açılan ya da daha önce deneme fırsatı bulamadığımız yeni bir restoran görüyoruz. Bazen içimizdeki Indiana Jones ortaya çıkıyor ve “Hey, şu kapının ardında, senin tarafından keşfedilemeyi bekleyen, kayıp bir hazine olabilir. Hadi yola çıkalım!” diyor. Kokuları takip ederek, damak tadımıza uyacak, o mükemmel yemeği arıyoruz.

Bazen, macerasever içgüdülerimiz bizi yanıltmamış oluyor. Lezzetli yemekler yemiş, mutlu- mesut, gülümseyerek çıkıyoruz kapıdan. Ama bazen de, işten, okuldan, evden kaçıp, kendimize ayırdığımız kısıtlı vakit heba oluyor, üstüne yaşadığımız sıkıntı da yanında promosyon.

Peki bir restoranı beğenmemizi sağlayan kriterler nelerdir? Şu anda küçük bir gurme olduğum ve sonunda yaşayabileceğim hüsranı hafifletmek istediğim için, beklentilerimi minimumda tutayım ve nelerin o restoranı beğenmememe neden olduğunu sayayım. Yani İstanbul’da, restoranmacerasısever okurlarımın, bilmedikleri kapılardan geçtikleri zaman karşılarına çıkabilecek sürpizler nelerdir??

Öncelikle genel ambiyans… Bangır bangır müzik, kötü bir ışıklandırma varsa, arkamıza bakmadan oradan uzaklaşıyoruz. Çünkü neden? Yemeği güzel yapan şey, biraz da sofraya oturduğunuz insanlar ve güzel muhabbettir. Ben aynı sofraya oturduğum insanların yüzünü göremiyor, söylediğini dinleyemiyorsam, yemek ne kadar lezzetli olursa olsun, keyifli geçmiyor. Yemekten aldığım enerjinin yarısını, sesimi duyurmak için harcıyorsam, ne anladım o yemekten?

İkinci nokta, çalışanlar… Deneyimlerimle doğruladığım üzere, garsonluk dünyanın en zor mesleklerinden biri olmalı. Bir defa, fazla ilgisiz olmayacak, ama fazla cıvık da olmayacak. Tabakları kafamıza atar gibi, masaya bırakmayacak, ama “Yemekler iyi mi, memnun muyuz vs.” gibi soruları abartarak, neredeyse tabağımızdakileri elleriyle yedirecek hale de gelmeyecek. Güler yüzlü, seviyeli, içten, hızlı, ilgili olacak. Şahsi tercihim, “siz” diye hitap edilmek yönünde, çünkü ben de karşımdakine öyle hitap ediyorum. Ama tabi bazen, kendi şahsına münhasır, olduğu gibi kabul edip, öyle sevdiğimiz garsonlar olmuyor mu, oluyor. O zaman bütün bu özellikleri karşılamasa da gene de oraya gidip bakalım bugün neler yapacak diye merakla beklediğimiz, sempatik çalışanlar da var. İleride daha ayrıntılı bahsederim ama, Yeniköy Circle Cafe’nin, her tatlı için bir mani yazan şef garsonu, bunun en mükemmel örneğidir. Onları tüm bu kategorilerin dışında tutuyorum.

Eh, atmosferi beğenip, içeri girdik; garsonumuzu beğenip, menüyü aldık. Menüdeki kötü sürprizlerden bahsetmenin vakti gelmiş demektir. Önümüze ansiklopedi gibi bir menü gelmesi, özellikle, açlıktan ölmek üzere olan bir müşteriye zulümdür, sevgili işletmeciler. Evet tabi geniş bir menüye sahip olmak hoş, ama bu durumda, iyi bir kategorizasyon, son derece açık yemek açıklamaları gerekli. Özellikle yemek isimleri, yabancı bir dilde yazılmışsa, bu dilleri bilmeyen bir kitlenin varlığı da göz önüne alınmalı. Ayrıca bunları büyük puntolarla yazmanız da, benim kişisel bir ricam olsun. 10 numara miyop-astigmat bir babaya sahip olmanın kötü tarafı, bütün o upuzun listeyi, ona okumakla geçen travmatik bir çocukluk dönemi demek, takdir edersiniz ki. Dediğim gibi geniş bir menü hoş, ama gene de menünün bir teması olması, -sözgelimi Akdeniz tarzı ya da İtalyan yemekleri vs. gibi- bende yaptıkları yemekte uzmanlaşmış oldukları izlenimini yaratıyor. Ayrıca orijinallik de çok önemli. Her menüde aynı yemekleri görmekten sıkılmadık mı sevgili okurlar? Ben şu anda klasik bir İstanbul kafesinin menüsünü ezberden yazabilecek haldeysem, durum pek parlak değil demektir ki, mutfak kültürü, damak zevki çok gelişmiş bir toplumun ihtiyacını da uzun süre karşılamayacaktır bu monotonluk.

Ve şimdi, trampetler başlasın! En önemli kısıma geldik. Yemeğimiz nasıl? Kelimelerle anlatılmayacak bir soru bu da. Herkesin damak zevki farklı. Ama önemli birkaç nokta, istediğimiz gibi pişip pişmediği ya da içinde soğan olmasın diye rica ettiğimiz halde, yemeğin soğan içinde yüzüp yüzmediği, sıcaklığı ve gene orijinalliği, yaratıcılığı, sunumu… Ve ilerideki yorumlarda okuyacağınız gibi, benim damak zevkime uyup uymaması…

Siteyi geliştirmenin en güzel yolu, sizin de yorumlarınızı katmanız. Böylece, diğer okuyucular yalnızca benim damak zevkimden, değil sizinkinden de faydalanmış olurlar. Hem ben de, sizin önereceğiniz restoranlarla, her yeni mekan keşfedişimde, yeniden Indiana Jones’a dönüşmek zorunda kalmam.

Kutsal Lezzet Avcınız