‘Ekonomik’ Kategorisi için Arşiv

Çukurkeyif

Çarşamba, 27 Ağustos 2008

Nihayet yeni Limonlu Bahçe’yi açtılar. Bugün kutlu bir gündür, patlasın havai fişekler. “Limonlu Bahçe hala açık, daha geçen Berkecanlarla gittik” dediğinizi duyar gibiyim. Evet ama, eskisi havası kalmadı şekerler. İlk açıldığı zamanki, ahşap asma katlı, minderli, sessiz sakin, azıcık daha salaş halini özleyenleri Çukurkeyif’e alabiliriz.

Çukurkeyif, Çukurcuma’da, özenle gizlenmiş bir bahçe. O kadar özenle gizlenmiş ki, acaba buraya yazarak onlara kötülük mü yapıyorum diye düşünüyorum. Biz “Buralarda bir bahçe varmış…” diye sora sora Çukurcuma camisinin karşısındaki sokaktan Altıpatlar çıkmazına ulaştık. Ama minicik sokağın girişinde bile, içimde bir kuşku vardı ki, tam o sırada ufukta ustalıkla kamufle edilmiş tabelalarını seçtik. İçerisi ise bambaşka bir dünya… Minder filan yok ama, defnesinden, dutuna, palmiyesinden, kirazına çeşit çeşit ağaç var, bir de cilveleşen kediler..

Ne yazık ki pek aç değildik, yakın zamanda bir de yemeğe gider, size rapor veririm. Ama ufak tefek atıştırmalıklar ve bol muhabbetle saatlerimizi geçirdik. Çok keyifliydi.

Armut, üzüm, kayısıdan oluşan meyve sepeti (10 YTL) bizi baya oyaladı.

Arkasından da maydanozlu, sarımsaklı patates kızartması (6 YTL) aldık.

Bu patates kızartmasında sarmısak olayını çok tutmaya başladım ben. Çok basit bir fikir, ama çok lezzetli oluyor.

Yasin da kulüp sandviç (9 YTL) yedi.

Oldukça lezzetli gözüküyordu.

Kahvaltı menüleri çok geniş. Yumurtalı ekmekler, incir-cevizler, çeşit çeşit peynirler havalarda uçuşuyor. En yakın zamanda, önce kahvaltıya (10-16 YTL), sonra yemeğe gidilmesi gereken mekanlar listesine yazdım.

Adres: Altıpatlar Sokak, Altıpatlar Çıkmazı No:4 Çukurcuma-Beyoğlu

Tel: (0212) 251 11 93

Zencefil

Pazartesi, 25 Ağustos 2008

İstanbul’un ilk vejetaryen lokantası, Zencefil, benim gibi hiç vejetaryen olmayanları bile (et yemeden doymayanlar familyası) yoldan çevirebilecek bir Beyoğlu klasiği oldu artık. Hatırlıyorum, ilk gidişimde daha ilkokuldaydım, masaya getirdikleri, ev yapımı mısır ekmeklerinden, otlu tereyağlarından, sızma zeytinyağlarından, dibek kahvelerinden ve tabi ki hesapla beraber küçük sepetlerde gelen şeker kaplı anasonlardan çok etkilenmiştim. Şimdi bir çok mekan kendi ekmeğini kendi yapıyor, sızma zeytinyağı her köşede satılıyor. O zaman yoktu demek ki, hepimiz şaşkınlıkla yumulmuştuk mamalara. Giderken anason tadından hoşlanmamama rağmen, montumun ceplerine doldurduğum tohumlar ve karanfiller, aylarca benimle dolaştı. Şekerleri ağzımda eritip, anasonları atıyordum ama neyse.

Bugün hala, Zencefil’e gidip, aynı yemekleri, aynı keyifle yiyebiliyorum. Ne mekanın huzurlu havası, ne yemeklerin lezzeti değişmedi. Üstelik uzun zamandır, gölgeli, sakin bir bahçeleri de var ki, biliyorsunuz ki, feci şekilde açık hava insanıyım, çok hoşuma gidiyor.

Zencefil, İstanbul’un en otçul sokağı, Kurabiye Sokak’ta… İstiklal Caddesi’nde Aksanat ve İst Cafe’nin sokağına girip, sağa saptığınızda, başka bir vejetaryen lokantası olan Deep’in yanında… Hiç değişmeyen sade bir menüleri ve her gün değişen yemeklerin yazılı olduğu bir kara tahtaları var. Yemekleri genelde büyük veya küçük porsiyonlarla alabiliyorsunuz, tercih size bırakılmış.

Benim favorim yıllardır değişmedi Zencefil’de: Pazılı Kiş (10.50 YTL) ve Karışık Salata (9.50 YTL). Zencefil’e gittiyseniz ortaya bir karışık salata söylemeden, masadan kalkmayın derim. İçinde kuru börülcelerden, kabaklara, mantardan, pancara, çeşit çeşit sebze var, hakikaten harika. Bunun dışında, kendi fanatiklerini yaratmış başka yemekleri de var. Özellikle sebzeli lazanya (11.50 YTL) ve mantarlı patates (10.50 YTL) çok tutuluyor. Makarnalarını ben biraz kuru buluyorum. Gene de illa makarna derseniz Pesto soslu spagetti (9.50 YTL) tavsiye edebilirim. Tatlılar da (8 YTL) ise seçenekleriniz cheese cake, çikolatalı pay, elmalı tart…

Servis genelde genç ve cici insanlara emanet, herkesin üstünde vejetaryenlere özgü bir sakinlik var zaten, kimsenin servisle bir problemi olabileceğini düşünmüyorum. Ama özel bir ilgi alaka da yok tabi. Her şey tam kararında. Zencefil’in sakinliği müşterilere de yansımış, kimseden çıt çıkmıyor içeride.

Eğer sakin sakin, yemeğinizi yiyip, kitabınızı okuyabileceğiniz bir yer arıyorsanız, Zencefil tam size göre.

Adres: Kurabiye Sok. No: 6-8 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212 243 82 34

Cafe 17

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Gün geçmiyor ki Cihangir’de yeni bir cafenin, organik fast-food’cunun, çimen kökü suyu büfesinin açıldığı haberini almayalım. Hepsi de önce dolup taşıyor. Ama modası geçince tahtını bir sonraki trendin öncüsüne bırakıyor.  Cafe 17 ise, Cihangir’in ruhunu çok güzel yansıtıyor, o yüzden kolay kolay modasının geçeceğini zannetmem.

Bir kere menü neredeyse tamamen, kahvaltı ve atıştırmalıktan oluşuyor. Yani gece geç saatlere kadar, içkinin yanında tapaslardan atıştırıp, sonra sabah kalkamayıp, öğlene doğru çeşit çeşit kahvaltıdan hangisinin ruhunuza uyduğuna karar vermek tam bir Cihangir sefası değildir de nedir? Kahvaltılarda Leyla çizgisi terkedilmemiş üstelik… Leyla’nın İstanbul, Oslo, Paris kahvaltıları gibi, konseptli kahvaltıları (8-15 YTL) var Cafe 17′nin de. Örneğin, simit, peynir, zeytin, Orhan Veli’ye yakıştırılmış… Kepekli poğaça, elma gibi diyet kahvaltılıklar ise Audrey Hepburn’e… Ben olsam Breakfast at Tiffany’s deki gibi kruvasan ve plastik bardakta kahve koyardım bu kahvaltıya, diyet kahvaltıya isim verecek manken mi kalmadı… Bunun dışında, bal-kaymaklı Türkan Şoray, mesir macunu kıvamında bir Marliyn Monroe, baconlı Beatles, croissant’lı Brigitte Bardot, İspanyol salamlarıyla Lorca kahvaltıları da var.

Ben bu konseptli kahvaltılarda hep büyük kararsızlık yaşıyorum. Türkan Şoray’ın kirpiğini beğensem, aklım Marliyn Monroe’nun gamzesinde kalıyor. Benim gibi kararsızlar için kahvaltıya ek olarak 1-2 YTL’ye çeşit çeşit peynir, 8 YTL’ye füme somon, alabalık, palamut, gene 7-8 YTL’ye istediğiniz gibi yumurta çeşitleri ya da krep ilave edebiliyorsunuz. Kahvaltının saat 14.00′e kadar sürmesi de erken uyanmak istemeyip, kahvaltı keyfini de kaçırmak istemeyenler için çok avantajlı.

Akşam saatlerinde gittiyseniz, size uygun seçenek geniş tapas menüsü sanırım. Fiyatların çoğunluğu 4-5 YTL civarında, daha lüks seçenekler ise 12 YTL üzerine çıkmıyor. Şampanya soslu, kalamar, karides, vongole, ahtapottan oluşan Tapas Marinos 12 YTL mesela. Mushroom tapas (5 YTL) ya da  İspanyol usulü sahan, Kuskonmaz, İspanyol sucuğu, domates ve yumurtadan oluşan Andalusian Baked eggs (10 YTL) gibi değişik seçenekler de var. 5 YTL’lik çorba menüsü de, Ağustos sıcağında bile çorba içmeye özendiriyor insanı… Bütün favori çorbalarım var, mısır, brokoli çorbaları ve gazpachio… Tabi bu kadar İspanyol bir menüde Paella (24 YTL) olmaması da düşünülemez, belki bir dahaki sefere denerim onu da…

Yemeğin finalinde, tatlı menüsünden creme brule (8 YTL) ve frambuaz ve çikolata soslu kızarmış muzlardan (12 YTL) denemekte fayda var.

Cafe 17′nin yemeklerini anlatmakla bitiremeyeceğim gibi duruyor, ama biraz da ortamından bahsetmek lazım. Tam bir ev gibi döşenmiş burası, manasız bir şömine haricinde, şık bir terası, mumlar, şamdanlarla desteklenmiş hafif bir şato havası da var.  İçerilere doğru ilerledikçe, daha romantik köşe bucakları farkedebiliyorsunuz. Daha çok romantik çiftler kapmış haliyle bu köşeleri.

Son olarak, kokteylleri iddialıymış diye duydum, bunu da belirteyim…

Adres: Sıraselviler Caddesi Hocazade Sokak No.17/A Taksim

Tel: (0212) 293 99 46

Web: www.kafe17.com

Ekvator Cafe

Çarşamba, 13 Ağustos 2008

Geçen gün, iş çıkış saatinde, Beyoğlu’nda nerede yesek diyorduk ki, Küçükparmakkapı Sokak’ın (Mc Donalds’ın sokağı) yanından geçerken beynimde şimşekler çaktı. Bir arkadaşımdan, Pazartesi günleri Ekvator Cafe’de yemek yiyene, içebileceği kadar biranın bedava olduğunu duyduğum aklıma geldi. Ben bu promosyonu sömürecek kadar bira meraklısı değilim, gene de ilgimi çekmişti. Doğru olduğundan pek emin olmasam da, sokağa sapmış bulunduk. Şüphelerimizin doğrulanması pek vaktimizi almadı, Ekvator’un sokağa taşıdığı masalar tıklım tıkış insan doluydu ve bazıları daha iki yudum aldıkları biralarını, “ısındı bu” diyerek, yenisiyle değiştirmeye çalışıyorlardı. Garson değiştirmeye yanaşmayınca da, adamın yüzüne karşı “Ver yere dökeyim ben buradan” diyordu arkadaşları. Bedava diye bu kadar da yüzsüzlük yapılmaz diye düşünerek yerimize oturduk.

Garsonlar o sıkışıklıkta bize dışarıda bir yer ayarladılar. Menüyü karıştırmaya başladık. Hava sıcak olmasa denemeden bırakmayacağım çorbaları var öncelikle. Biri Mexican Tomato Soup (5 YTL) ızgara sebzelerden hazırlanmış bir domates çorbasıymış, yanında da özel avokado sosuyla geliyormuş. Diğeri de, mercimek, mısır, jalapeno biberleriyle hazırlanmış special çorbaları (5 YTL)… İkisinin de Ekvator’un ismine yakışan tropik lezzetler olması hoşuma gitti. Başlangıçlarda, Çıtırlarım Kıtırlarıma (16 YTL) takıldık. İçinde yok yok kocaman bir atıştırma tabağı, ama 3-4 kişi doyurur rahatlıkla. Okyanus lokumları, patates kroketler, onion ringler vs… ne ararsanız vardı bu tabakta. 13-17 YTL arası pizzaları ve 17 YTL’ye fajitaları diğer masalara giderken inceledim, ortalama gözüküyorlardı.

Ben chicken noodle, arkadaşım ise Phily sandviç yedi. Tesadüfen daha bir kaç gün önce Phily sandviçlerinden bahsediyorduk, incecik kesilmiş et ve peynirle yapılan bu sandviç neden Türkiye’de hiç bir yerde yok derken, 2-3 gün sonra karşımıza çıkması hoş bir rastlantı oldu. Tabi Ekvator’un Phily’si arkadaşımın bildiği Phily’den farklıydı ama, gene de memnun kaldı. Benim noodle’ım ise idare ederdi, biraz fazla baharatlıydı diyebilirim. Bir daha gitsem, hiç yemeklere bakmadan çıtırlar kıtırlarla haşır neşir olurum.

Bu arada Ekvator’un tek kampanyası Pazartesi’leri bedava bira değil… http://www.ekvatorcafe.com/ adresinden, oyun oynayarak ya da siteyi arkadaşlarınıza tavsiye ederek puan toplayabilir, biriktirdiğiniz puanlarınızla, bedava yemek ya da bira alabilirsiniz.

Kalabalık ve gürültüden rahatsız olmayacaksanız, bir uğrayabilirsiniz Ekvator’a…

Adres : Küçükparmakkapı Sok. No:17

Telefon: 0212 243 97 42

Web: http://www.ekvatorcafe.com/

Espressamente

Pazartesi, 11 Ağustos 2008

Geçen gün Kanyon’da gezinirken, Häagen-Dazs’ın yanında ufak bir yer dikkatimi çekti, açılalı 2 ay kadar olmuş aslında ama, ben yeni gördüm nedense. Önüne attıkları masayla sevimli bir yere benziyordu. Bahsettiğim yer uluslarası kahve zinciri, Illy’nin sahibi olduğu Espressamente. İsmi gibi, çabucak bir şeyler atıştırıp, kahvenizi içebileceğiniz bir yer olmuş. Diğer kahve zincirlerinden farklı olarak, şarabınızı da yudumlayabilirsiniz.

Sandviç ve tatlılarının sergilendiği vitrin çok eğlenceli gözüküyordu, ben de oturup bir deneyeyim dedim. Kahveleri hiç fena değil, üstelik, gocciato, capo triestino, mugaccino gibi başka kahve zincirlerinde görmediğim ilginç alternatifler de vardı. Gocciato, cappuccino’nun az sütlüsü… Capo triestino, espressoyu, ılık sütle karıştırarak yapılıyor, cam bardaklarda servis ediliyor. Macchiato seviyorsanız bunu deneyebilirsiniz. Mugaccino ise cappuccino’nun biraz büyüğü sanırım. Ben espresso (3,5 YTL) aldım. Çok sert olmamasını beğendim açıkçası, gözlerimi yaşartacak kadar sert espressolardansa, böylesini tercih ediyorum ben. Bir de croissant (4,5 YTL) alıp yoluma devam ettim.

Hoş bir soluklanma köşesi olmuş Kanyon’a…


Tavacı Recep Usta

Pazartesi, 12 Kasım 2007


Küçük Gurme, şimdiye kadar Moğol restoranı da yazdı, İtalyan fast-food’u da, ama hepsi bir yere kadar… Bir noktadan sonra kan çekiyor, toprak çekiyor. Baba tarafı Diyarbakırlı olan, babaannesinin yöresel Diyarbakır yemeklerini hiçbir şeye değişmeyecek olan Küçük Gurme’nin yolu Tavacı Recep Usta’ya düşüyor.

Aslında Recep Usta’yı yeni duymuş değilim, Suadiye sahil yolundaki şubelerinin önünden her geçişimde iç geçirmekle beraber, Etiler’e gelene dek deneme fırsatı bulamamıştım. Bu kadar yakınıma gelince de denemeden duramadım tabi. Recep Usta’nın kapısından içeri girdiğiniz anda, farklılık gözünüze çarpıyor. Dekorasyonda önemli bir orijinallik olmasa da, ferah, güzel aydınlatılmış bir mekanla karşı karşıyasınız. Asıl farklılığı ise çalışanlarında. Etiler restoranlarının, özellikle de kebapçıların çoğunda karşınıza çıkan, insanı yapmacık ilgileriyle bunaltan garsonlara Recep Usta’da rastlamıyorsunuz. Hepsi son derece güleryüzlü, hoş sohbet, ilgili ama kesinlikle abartıya kaçan bir ilgi değil bu. Her hallerinde bir efendilik var. Bu da yemeklerinin tadını hakkıyla çıkarma fırsatı sunuyor misafirlerine.

Yemeklere gelince, Recep Usta tam bir kolestrol cenneti. Her yemekleri et, et ve yalnızca et üzerine. Fakat benim daha önce hiç bir yerde tatmadığım güzellikte, yumuşacık, lokum kıvamında etlerden bahsediyorum. Kendimizi durduramadık neredeyse herşeyden yedik. Bir o kadar da onlar ikram ettiler, sonuç, çıkışta pantalonlara sığmayan bir göbek oldu. Gördüklerimi bırakır, yediklerimi anlatırsam, masaya oturur oturmaz önünüze gelen bol ekşili roka salatası ve Gavurdağı’nı andıran Bostane’yle başlamam gerekir. Bunlar menüde bulup bulabileceğiniz tek etsiz yiyecekler. Hemen ardından haşlama içli köfteler ve ekşili kuru patlıcan dolması geliyor. İçli köfteler babaanneminkiler kadar olmasa da, dışarıda yediğim en iyi içli köftelerdi. Tek problemi dışının azıcık kalın olmasıydı. Patlıcan dolmaları ise kusursuzdu. Bir de gümüş kaselerde, küçük kepçelerle gelen bol köpüklü yayık ayranı vardı ki Susurluk’ta bile öylesini içmemiştim.

Ana yemeklere gelince, adından da belli olacağı gibi Tavacı Recep Usta’nın en büyük numarası, tava. Geniş saclarda gelen kuzu tava ve pirzola tavalarını denedik. Çiğnemeye harcıyacağımız enerji bize kaldı. O kadar yumuşaktı etler. Yetmedi bir de kaburga şiş söyledik. İki kişilik gelen içi pilavla dolu Kaburga dolmasında da aklımız kaldı. Onu da bir dahaki gidişimizde denemeyi düşünüyoruz.

Tavacı Recep Usta’da ne kadar yerseniz yiyin, tatlıya ufak bir yer ayrımanızı tavsiye ederim. Dondurmalı irmik helvası zaten ikram olarak geliyor, bir de buram buram tereyağı kokularıyla gelen künefeyi deneyin. Son noktayı da, gümüş ibriklerde ikram edilen mırrayla koyarsanız, masadan mutluluktan sarhoş halde kalkacağınıza garanti verebilirim. Ama mırranın ikram edildiği fincanı masaya koymaya kalkmayın sakın. Çünkü bu ağa olduğunuzun işareti sayılırmış. Mırra, soğuması için biraz çalkalandıktan sonra, tek dikişte içilecek.

Bu arada herşeyi yiyip de hesabı istediğimizde ise ayrı bir şaşkınlık bizi bekliyordu. Yerken insanlık sınırlarını aştığımıza göre, Recep Usta da hesapta insaniyeti bir kenara bırakır diye düşünüyordum. Fakat sonuç hiç de beklediğimiz gibi olmadı. Neredeyse bütün menüyü yememize rağmen, kişi başı 40 YTL hesap ödedik. Ki normal şartlarda kişi başı 25 YTL’ye gayet güzel doyup da masadan kalkmak mümkün. Bana özellikle Etiler şartlarında çok makul bir rakam gibi gözüktü. Recep Usta’ya ilk gidişim oldu ama belli ki son gidişim olmayacak.

http://www.tavacirecepusta.com

Suadiye Şubesi: Yazmacı Tahir Sok. No:22 Sahilyolu/Suadiye
Tel: 0216 464 36 71

Etiler Şubesi: Nispetiye Cad. Lavinia Sok. No: 2 Levent
Tel: 0212 280 04 24

Küçük Gurme

Leyla/Meyra

Perşembe, 25 Ekim 2007


Yaz sonunda, şöyle ağzıma layık bir İstanbul kahvaltısı yapmak için, arkadaşlarımı da alıp, Cihangir Leyla’nın yolunu tutmuştum. Dedikoduya dalmışız, menüler önümüze gelene kadar, farklı bir yerde olduğumuzu idrak edemedim. Önce menüyü mü yenilemişler diye düşündüm, sonra, dekorasyon da farklı geldi, bir de baktım, Bülent Erkmen’in Leyla tabelasının yerinde yeller esiyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşadığımız Leyla günlerinin de sonu geldi diye düşünüyordum ki, çalışanlardan, iki ortağın ayrıldığını, Deniz Türkali’nin tabelasını alıp Tünel’deki Kaffehaus’un yerine taşındığını öğrendim. Önce, Kaffehaus’un kapandığına mı, Cihangir sosyetesinin dedikodularına uzak kalacağıma mı hayıflanayım bilemedim. Fakat sonra, Meyra’nın da hiç fena olmadığına karar verdik. Menü daha geniş, azıcık daha pahalı, mekanın dekorasyonu Leyla’ya göre biraz daha soğuk. Leyla’nın en büyük avantajlarından biri olan, kahvaltılar ise, gene bir kaç değişiklikle Meyra’nın menüsünde kendilerine yer bulmuşlar. İstanbul kahvaltısı neredeyse hiç değişmeden Osmanlı kahvaltısı olmuş. Füme balık, omlet, votka ve kahveden oluşan Oslo kahvaltısı ise yeni menüde, istavrit, hamsi, uskumrulu bir hal almış. Bu haliyle pek talibi olacağını düşünmüyorum, sabah sabah, yan masada yense, ben kalkıp giderdim en azından. Garsonlardan tanıdık yüzler de gördüm, bir kısmı Meyra’da kalmayı tercih etmiş belli ki.

Yeni Leyla’ya ise geçen hafta gitme fırsatı buldum. Mekan genel olarak Kaffehaus’un havasını korumuş. Modern, nostaljik karışık. Menüsü ise pek değişmemiş, ki Kaffehaus’un yemeklerini zayıf bulan benim gibiler için, aynı hava+iyi yemekler hediye gibi bir şey. Daha önce gitmemiş olanlar için kahvaltılar daha ayrıntılı bir açıklamayı hakediyor. İstanbul (simit, peynir çeşitleri, zeytin, tereyağ, bal, reçel, domates, salatalık, yeşil biber, çay), İstanbul diyet (kepekli poğaça, beyaz peynir, diyabetik reçeller, domates, salatalık, yeşil biber, elma, çay, kepek ekmeği), Beyoğlu (kaymak, petek bal, süzme bal, muzlu ballı ekmek, süt, kahve çeşitleri), Cihangir (muzlu yoğurt, badem, ceviz, bal, pekmez, kuru kayısı, kuru üzüm, cornşakes, ballı buğday patlağı), Londra (domuz pastırması, yumurta, tost ekmeği, tereyağ, reçel, marmelat, taze meyve suyu, ay), Paris (croissant, reçel, marmelat, tereyağ, yumurta, ekmek ve kahve çeşitleri), Roma (reçelli croissant, tereyağ, reçel, marmelat, kahve çeşitleri), Madrid (İspanyol salam çeşitleri, peynir çeşitleri, taze meyve), Oslo (füme balık çeşitleri, yumurta, kahve, votka), fiyatları 10-16 YTL arasında. Şimdiden ne yiyeceğinizi düşünmeye başlayın derim, çünkü bu seçenekler arasında karar vermeye çalışmak işkence gibi bir hal alıyor. Kahvaltılar bir yana, sırf ev yapımı ekmekleri için bile Leyla’ya uğramaya değer.
Yemekler ise kahvaltılardan aşağı kalmıyor. Deniz ürünlü spagettileri, balık çorbaları, Osso Buco’ları mükemmel. Üstelik fiyatlar da, bu kalitede yemeklere göre ucuz denebilecek düzeyde tutulmuş. Bruschetta 10 YTL, Penne al vodka 14 YTL, Ossobuco alla Milanese 22 YTL Taylight elma tatlısı (diyet) 8 YTL, Villa Doluca kadeh 9 YTL. İçki menüleri çok geniş. Formuna özen gösterenler için Taylan Kümeli’nin hazırladığı diyet menüsü de var. Leyla’da, alt katta oturup, sokaktan gelen geçeni rahatça izleyebilir, üst katta oturup, müthiş deniz manzarasının keyfini çıkarabilirsiniz. Özel davetleriniz için bir de üçüncü katı var Leyla’nın. Bu seçeneğiyle, nefret ettiğim doğumgünlerimi eğlenceli bir hale sokabilir diye düşündüm.

Sonuç olarak, hem Meyra’yı, hem de Leyla’yı beğendim. Ama gene de Cihangir’siz bir Leyla’yı ve Leyla’sız bir Cihangir’i hayal etmesi hala zor.

Kanaat Lokantası

Pazartesi, 22 Ekim 2007


Rejimde misiniz, kolestrol probleminiz mi var, insaniyet namına, bu yazıyı pas geçmenizi öneririm, çünkü Kanaat Lokantası, kapıdan içeri girdiğiniz anda, sınırsız bir yemek yeme isteğiyle dolmanızı sağlıyor. Hatta kapıya kadar gitmenize de gerek yok. Ben şu yazıyı yazarken bile, bir koşu gidip, bir Özbek Pilavı, bir nohut yiyip, sonra mı devam etsem diye düşünüyorum.

Kanaat esasen, 1933′ten beri hizmet veren bir esnaf lokantası, ama şu anki haline bakıp da esnaflara hizmet verdiğini söylemek biraz zor. Gene de, özellikle yoğun saatlerde giderseniz, vitrinlerin arkasında duran rengarenk, çeşit çeşit yemekleri, zeytinyağlıları, tatlılarıyla, mis gibi kokuları, nostaljik dekorasyonuyla, masaların arasında koşuşturan, bir örnek beyaz önlüklü garsonlarıyla, o havayı yakalamayı başarıyor. Şu andaki yeri, Üsküdar iskelesinin karşısındaki sokakta, Migros’un yanında.

Kapının hemen yanında, yemeklerin sergilendiği bölüme yaklaşınca, kalp atışlarınız hızlanmaya başlıyor. Neler neler yok ki vitrinin arkasında. Çoban kavurması, patlıcan kebabı, özbek pilavı, elbasan tava, kuzu etli nohut, kuru fasulye, dolmalar, hele ki o barbunya, zeytinyağlı lahana sarması… Hepsi de birbirinden lezzetli. Tatlılara gelince, iddia ediyorum, İstanbul’un en iyi dondurması Kanaat’ınkidir. Ekmek kadayıfı bana biraz ağır bir tatlı gibi gelmiştir hep, ama özel kaymağıyla birlikte Kanaat’te yiyince, tadına doyum olmaz. Dağ gibi yığılmış, fıstıklı irmik helvası, insanın gözünü döndürür. Kanaat’ın en önemli özelliklerinden biri de, sütlerinin çok özel olması. O yüzden, sütlaçları, sütlü dondurmaları, yoğurtları da denenmeli.

Başka yerde tatmanız zor olan bazı yemekler de var Kanaat’te. Yeşil mercimek ve naneli, Oğmaç çorbası, kayısıdan yapılan Elmasiye tatlısı, Tekke pilavı, zeytinyağlı enginar. Aşuresini de unutmamak gerek. Artık patlamak üzereyseniz, aşureyi, kiloyla ya da porsiyon olarak alıp, eve de götürebilirsiniz.

Çorbalara gelince, ben pek hazzetmem ama İşkembe, Kelle Paça vs. gibi çorbaları fena değilmiş diyorlar. Üstelik, eski usül, çorbayla kahvaltı etmek isteyenler için, saat 6.30′da servise başlıyorlar. Fakat gece gece Kanaat aşerenleri pek düşünmemişler. Gece 23.00′te kapıları kapatıyorlar. Acısını daha iki gece önce kapısından dönerek yaşadık. Fakat, Ramazan zamanı, 24 saat açıklar. İftara gitmek için mutlaka rezervasyon yaptırın, içerisi tıklım tıklım doluyor.

Yemekleri anlatmakla bitmez, o yüzden, biraz da çalışanlara bakalım. Ne yazık ki, Kanaat Lokantası’nın çalışanlarından sevimlilik aktığı söylenemez. Hepsi yıllardır orada çalışan, yaşını başını almış amcalar. Ama herhalde, seveninin oradan vazgeçemeyeceğini çok iyi bildikleri için, pek güleryüz gösterme meraklısı değiller. Gene de insan, zamanla, kafasına atılan tabaklara bile alışıyor. Belki genç olsalar, aynı hoşgörüyü gösteremezdim ama, onlara daha çok aksi ihtiyarlar gözüyle bakıyorum sanırım. Üsküdar’ın tutucu havası, Kanaat’e değmeden geçmemiş. Ramazan’da gündüz yemek yiyenlere, sevgilisiyle gidenlere, hizmet biraz daha sert oluyor sanki. İhtiyatlı davranmakta fayda var. Kredi kartı geçmediğini unutmayın, nakit yoksa, bulaşık yıkamak durumunda kalabilirsiniz. Fiyatlar, diğer esnaf lokantalarıyla karşılaştırırsanız, biraz daha pahalı, ama yemekler, diğer esnaf lokantalarıyla kıyaslanamayacak kadar lezzetli.

Damarlarınızda dolaşan yağ miktarının artması ve koca bir göbek sizin için problem değilse, Kanaat Lokantası’nı denemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Telefon: 0216 341 54 44 - 0216 553 37 91 - 0216 492 57 96
Adres: Selmanipak Cad. No: 25, Üsküdar-İstanbul

Küçük Gurme

Tia Cafe

Pazar, 21 Ekim 2007

Tarabya-Yeniköy hattının müdavimleri olarak, Yeniköy Paul’ün kapanışını, çeşitli havai fişek gösterileriyle kutlamamızın ardından, yerinde açılacak Tia Cafe’nin hazırlıklarını da heyecanla takip ediyorduk. Tia, nihayet açıldı ve denemek için girdiğimizde, içeride bir sürpriz bizi bekliyordu. İlk yazımda, Circle Cafe’nin şair ruhlu şef garsonundan bahsetmiştim. Fahri Bey’in bir süredir, yeni bir yer açma niyetinde olduğunu biliyordum, fakat Tia’da karşıma çıkmasını hiç beklemiyordum. Üstelik de yalnız başına değil, ekibine Circle Cafe’nin şeflerini de katarak açmış yeni mekanını. Daha önce gitmiş olanlar, pizzalarının ve cheese cakelerinin lezzetini hatırlayacaklardır. Fakat bu sefer, aynı lezzetler, çok daha uygun fiyata sunuluyor.

Tek tek değerlendirirsem, Tia, küçük bir mekanı mümkün olduğunca işlevli kullanmaya çalışmış, oldukça zevkli döşenmiş. Mekanın en büyük artılarından biri, gece 23.00 sonrası bar olarak çalışması. Bu konuda Yeniköy’deki büyük bir eksikliği de kapatacak gibi görünüyor. Deniz kenarında olmasına rağmen, hiç deniz görmemesi ve özellikle Pazar kahvaltılarında caddenin gürültüsünün içeri dolması, oldukça üzücü. Ama caddeden gelip geçeni izlemek de, ayrı bir eğlence. Bangır bangır ilahi remixleri çalan arabalar, en az yarım saatlik muhabbet konusu yaratabiliyor.

Menüye gelince, ilk dikkati çeken, uygun fiyatları. Ki Yeniköy, en özelliksiz yemekleri bile, fahiş fiyatlara kakalamasıyla meşhur cafelerle doluyken, Tia, fiyatları nedeniyle kocaman bir artıyı hakediyor. Kahvaltı için 8 YTL’ye oldukça lezzetli omletler (ben jambon, kaşar ve mantarlı yedim, gayet güzeldi), menemen, yağda yumurta ya da 15 YTL’ye kahvaltı tabağı alabilirsiniz. Aperatiflerde, değişik bir seçenek Ispanaklı Peynirli Samosa (8 YTL) olabilir. Salatalarında en çok tercih edilenin 3 Peynirli Salata olduğunu söylediler. Biz Tavuklu Sezar salatayı denedik, ortalamanın üzerinde olduğu söylenebilir. Salata fiyatları 12-17 YTL, sandwichler 8-13 YTL, pizzalar 15-20 YTL arasında değişiyor. Pizzalar Circle Cafe’den hatırladığım kadarıyla mükemmel olmalı, çıtır çıtır ve ince hamurlu, üstelik de artık porchini mantarı kullanarak yapıyorlarmış. Makarnalarda, Portakallı, ördekli papardelle (17 YTL) denedim. Porsiyonu biraz küçük olmasına rağmen, mükemmel bir lezzeti vardı. Ördek eti çok sevdiğim bir et ve İstanbul’da menüsünde ördeğe yer veren oldukça az yer var. Rahatlıkla tavsiye edebilirim. Diğer makarnalar 12-19 YTL arasında değişiyor. Ana yemeklere gelince, Schnitzel, Köfte, Mantarlı Bonfile, Cafe de Paris soslu bonfile, T-Bone Steak gibi daha klasik tatların yanısıra, Fajitalarının da çok beğenildiğini söylediler. Ana yemekler, 15-25 YTL arasında. Tatlılarda ise, ısrarla tavsiye edeceğim şey, Cheese Cake’tir. Hatta daha da iddialı konuşursam, İstanbul’daki en iyi cheese cake, Tia’nınki olabilir.

İçecek seçenekleri de oldukça geniş. Kahveleri Douwe Egberts. Çayları demleme. Alkollü içecek fiyatları da gene benzer yerlere oranla oldukça uygun, kokteyller 15 YTL, yabancı içkiler 12 YTL civarında. Fransa, İspanya, Şili ve İtalya şaraplarına yer veren genişçe bir ithal şarap menüsü var.

Çalışanlarına gelirsek, Fahri Bey, her zaman ilginç hikayeleri ve içten ilgisiyle, müşterilerine iyi vakit geçirtmesini biliyor. İnanılmaz bir hafızası var. Sizi yıllar önceki halinizi anlatarak şaşırtabilir ya da her yemeğin hikayesini anlatabilir. Mesela Papardelle’nin içine konulan mozarella peynirinin uzaması yüzünden İtalya’da Papardelle a la Telephona diye anıldığını biliyor muydunuz, ya da, Carpaccio’nun ismini militarist ve milliyetçi bir ressamdan aldığını? Gerçek hikayeler sıkıcı mı geliyor, bir de Fahri Bey’in kendi hayalgücünden çıkan fikirlere bakalım, Cappuccino, Toscanalı bir prensesin kapısına gelen bir cinin, kadına “Kapıdaki cin o!” demesinden gelen bir isim olabilir diyor.

Sonuç olarak, kahvaltıya gittiğimiz Tia’da, öğlen yemeğimizi de yiyerek, çok iyi vakit geçirip, uygun bir hesap ödeyerek kalktık. Hepinize gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

Küçük Gurme