‘İstanbul Dışı Mekan Eleştirileri’ Kategorisi için Arşiv

Antakya Mutfağı

Cuma, 02 Temmuz 2010

Biliyorsunuz internet sansürü yüzünden bir süredir boykottaydık, ama Google’ın Türkiye’de engellenmesinin üzerinden 29 gün geçti. Bu saçmalıktan geri adım atmaya niyetli görünmüyor kimse. Arada Antakya’ya da gidince, yazmadan edemedim artık. Kızgınlığım geçmedi ama, hala eylemdir, toplantıdır uğraşıp duruyor bir grup insan. Siz de ufak da olsa destek vermek isterseniz, www.sansursuzinternet.org.tr adresinden hazırlanan deklarasyonu okuyabilir, dilerseniz imzalayabilirsiniz.

Bu arada dediğim gibi ben 4 günlüğüne her yemek aşığının harikalar diyarı, Antakya’daydım. Sıcağa rağmen, midelerimizi turbo moduna alıp, öyle yedik. Masadan her kalktığımızda, çatlayacak gibiydik, gerçekten inanılmazdı yemekler. Taşıyabildiğimiz kadar çifte kavrulmuş Antakya kahvesini, künefeyi, zahteri, tuzlu yoğurdu da yanımıza alıp döndük İstanbul’a, ama aklım hala orada.

İlk akşam, Harbiye’de serin şelalelerin arasından yukarılara tırmanıp, geniş, yeşil bir vadiyi kuşbakışı gören Kervan Restoran’da oturduk. Sanırım yemek yediğimiz yerler içinde de en güzellerinden biri burasıydı. Her yerde olduğu gibi önce çıtır çıtır, taze naneler geldi önümüze. Bol limonu, nar ekşisini basıp yediğinizde, İstanbul’da yediğiniz nanelere çimen gözüyle bakarsınız, o kadar lezzetliler. Ardından süper garsonumuz, ışık hızıyla mezelere boğdu bizi.

Humus, Babagannuş, Muhammara, Zahter Salatası, Süzme Yoğurt, Köz Biberler, artık Allah ne verdiyse… Ama favorim Ali Nazik’ti. Genelde çok sarmısaklı olduğu için pek de bayılmadığım Ali Nazik, Antakya’nın meşhur tuzlu süzme yoğurdu ve yumuşacık etleriyle birlikte resmen sanat eseri gibiydi.

Daha yoldayken sayıklamaya başladığım Sac Oruğu’nu yemek için de en güzel yerlerden biri Kervan. Sac Oruğu, malzemeleri yönünden içli köfteye benziyor. Yalnız baharat yönünden daha zengin, bol maydanoz kullanılarak yapılıyor ve tabi bir de yassı olmak gibi bir farkı var. Bazı yerlerde iç harcı az, dışı kalın oluyor, Kervan’da tam tersi. O yüzden en çok oradakini beğendim.

Antakya’da her yemeğin mutlu sonu künefe için de yine bir numaram Kervan’dı. Anlatmak istiyorum lezzetini, ama kelime dağarcığım yetersiz kalıyor resmen. O uzayan peynirler, o çıtır çıtır kadayıf, mis kokulu fıstıkların tadını anlamak için gidip denemeniz gerek.

Kervan’da ızgara tavuk meşhurmuş, kebap için bir sonraki akşam merkezdeki Anadolu Restoran’a gittik. Yine klasik mezelerle başlayıp bu sefer, Antakya’ya özel çiğ köftelerle devam ettik. Kıvamından bahsetmiyorum bile, resmen sakız gibi, macun gibi bir şeydi, ama asıl özelliği yanında gelen pişmiş kıymayla beraber yenmesi.

Ardından yaprak kesilmiş etlerin altında, o etlerin tadıyla harmanlanmış gelen maydanozlardan oluşan Anadolu Kebap geldi. Bakın dikkatinizi çekiyorum, maydanozun üstünde et var demiyorum, etin altındaki maydanozlardan oluşuyor diyorum. Çünkü asıl numarası maydanozlarda.

Tabi burada bitmedi yemek, Anadolu Kebabıyla birlikte testi kebabı ve kağıt kebabı da geldi. Bunlardan biri domates sosuyla toprak güveçte geliyor, diğeri yufkanın içerisinde. Özellikle domatesli olan testi kebabını çok beğendik.

Son olarak bir öğlen gene şehir merkezindeki Sultan Sofrası’nda öğlen yemeği yedik. Burası biraz daha esnaf lokantası kıvamındaydı. Yemekler mevsimden mevsime, günden güne değişiyor. Mesela biz giderken Kabak Borani’lerinin methini duymuştuk, ama gittiğimizde bulamadık. Onun yerine bulgurlu köfteleriyle baya lezzetli olan Yoğurt Aşı’nın ve mumbar dolmasının, bir de kaytaz böreğinin tadına baktık.

Yaz yaz bitmiyor Antakya yemekleri, daha da var aslında ama, onları da kısa geçeyim, bu ara yazacak çok yer birikti çünkü. Giderseniz Maho’da kebap, Kral Künefe’de Künefe yemeyi, bol bol çay bardağında Antakya Kahvesi içmeyi (süvari diyorlar buna), bici bici (ya da haytalı) tatlısının tadına bakmayı unutmayın.

South Beauty – Shanghai

Çarşamba, 21 Nisan 2010

Shanghai serisi, favori restoranımla devam ediyor. South Beauty Çin’in değişik bölgelerinde şubesi olan, aslen bir önceki yazımda bahsettiğim, acısı, baharatıyla meşhur Sichuan mutfağının temsilcilerinden olan bir restoran zincirinin halkası. Fakat, Shanghai’ın en şık ve Avrupai bölgesi olan Xintiandi’de nispeten yeni açılmış olan Steam (buharda pişmiş) şubesi, Batı Çin yemeklerinin acısından ağzı yanmış Küçük Gurme için, ferah ve sağlıklı bir seçenek oldu. Anladığım kadarıyla çoğunlukla iş yemekleri için ya da turistler tarafından tercih edilen, yemekleriyle olduğu kadar, beyaz-gri ağırlıklı renkleriyle de içinizi açan bir restorandı South Beauty.

Yemeğe marula sarılı karides’lerle (28 Yuan) başladık. Ansiklopedi kıvamındaki menüden seçim yapmak çok zor olsa da, yediklerimizin hepsinden olduğu gibi karideslerden de çok memnun kaldık. Shanghai’daki diğer restoranların aksine, en azından derdini anlatacak kadar İngilizce bilen garsonlarımız olmasının da yardımı oldu yemekleri seçmemizde.

İkinci sırada kabukları içinde haşlanmış deniz tarakları (8 Yuan/tanesi) vardı. Deniz taraklarını dilerseniz sarmısak, dilerseniz siyah fasulyelerle hazırlanmış siyah sosla birlikte alabiliyorsunuz. Altında da ince pirinç eriştesi vardı. En şaşırtıcı olanı ise, genellikle lüks bir yiyecek olarak görülen deniz taraklarının 1 dolara tekabül eden, uygun fiyatlarıydı.

Ardından, Shanghai yeşillikleri ile beraber haşlanmış gümüş balıklarını (38 Yuan) denedik. Özellikle yeşillikli kısmı çok güzeldi bunun da, ama balıkları yemesi, ince kılçıkları nedeniyle oldukça zor oldu.

Ana yemeklere gelince tercihimizi İstiridyeli Noodle’dan (25 Yuan) yana kullandık. Çin’de genellikle değişik malzemelerle birlikte kızartılmış ince pirinç erişteleri kullanılırken, daha kalın ve buğdaydan yapılmış bu haşlanmış erişteler Japon mutfağı’na daha yakınlardı sanırım.

Ana yemeklerimizin ikincisi ise Bambu filizleriyle haşlanmış ördekti (32 Yuan). Bambu ağaçları Çin kültürü’nde rüzgarla beraber eğildikleri ama, asla kırılmadıkları için faziletli insanlara benzetiliyorlar ve yaklaşık 1000 yıldır Çin yemeklerinde kullanılıyorlarmış. 7. yüzyılda yaşamış olan gurme-bilgin Li Yu, beraber piştiği etin tadını emmesi, ama kendi özel tadını da koruması nedeniyle, bambu filizlerini bütün sebzelerin kraliçesi olarak adlandırıyor. Aynı zamanda verem gibi hastalıkların tedavisinde de kullanılıyorlarmış.

Yemeğin sonunda, Mango Puding (12 Yuan) ve Kuş Yuvalı tatlı (98 Yuan) vardı. Mango Pudingin kendisi biraz tatsız tuzsuzdu, ama altındaki beyaz kreması çok lezzetliydi. Kuş yuvalı tatlı ise bütün Çin gezisinde yediğimiz en pahalı yiyecekti sanırım. Seçerken henüz kuş yuvasının ne olduğunu bilmiyorduk. Açıkçası fiyatından yola çıkarak çok özel ve lezzetli bir tatlı olduğunu, isminin de şeklinin kuş yuvasına benzemesi nedeniyle konduğunu düşünmüştük. Fakat şekerli su içerisinde gelen, bir tutam kuş yuvasının, neredeyse tatsız olması bir yana, gerçek kuş yuvasından yapıldığını öğrenince şaşkınlığımız arttı. Yerel ismi Yanwo olan kuş yuvaları, Güney Çin Denizi adalarındaki mağaralardan oldukça tehlikeli bir yöntemle toplanıyor. Nadir bulunması ve tıbbi faydaları nedeniyle çok değerli kabul ediliyor. İmparatorlar tarafından gençlik iksiri yapımında kullanılan kuş yuvaları, bugün böbrek ve kan hastalıklarının tedavisi için tüketiliyor.

Adres: Unit 02, No.18, Lane 181 Tai Cang Road, Xintiandi – Shanghai

Tel: 021- 5306 6678/9989

South Memory – Shanghai

Salı, 20 Nisan 2010

Shanghai yemek notlarına Nanjing’deki South Memory’yle devam ediyorum. Koskoca Çin’de herkes bademli tavuk yiyormuşcasına dünyanın her yerinde önümüze itelenen aynı Çin yemeklerine inat, Çin’in bölgesel mutfaklarının birbirlerinden çok farklı olduklarını yerinde incelemelerimle öğrendim.

19. yüzyılın ortalarında uzun yıllar boyunca kapılarını kapattığı dış dünyaya, askeri yenilgilerle açılan Çin İmparatorluğu, 20. yüzyılın başlarında bu yenilgilerin de etkisiyle, derebeyleri ve eşkıyalar tarafından yönetilen parçalanmış bölgeler arasındaki bir federasyona dönüşmüştü. 1949 yılında komünizmle birlikte, milliyetçilik yükselişe geçse, bütün Çin’in etrafında toplanabileceği ortak bir kültür yaratılmaya çalışılsa da, bugün bile 55 civarında etnik grup, 7 farklı dil ailesinden gelen 55 değişik dil ve tabi ki sayısı konusunda tam bir karara varılmamış çeşitli mutfak gelenekleri Çin’in geniş topraklarında varlıklarını sürdürüyorlar.

Kabaca bir ayrıma gidersek, Doğu-Batı-Güney ve Kuzey mutfakları arasındaki farklardan bahsedebiliriz, ki en çarpıcı farklılıklar Yangzi Nehri’yle birbirinden ayrılan Kuzey ve Güney mutfakları arasında görülebilir. Güney ve Doğu bölgelerinde pirinç daha sık kullanılırken, Kuzey’de buğdayla yapılan yemeklere daha çok rastlanabilir. Bazı araştırmacılar bu mutfakların karakteristik özelliklerini, güneyde tatlı, kuzeyde tuzlu, doğuda acı ve batıda da ekşi tatların daha yoğun hissedilmesiyle açıklamışlar, fakat Çin’deki pek çok yemekte bu tatların hepsinin birden kullanıldığı düşünülürse, bu biraz zorlama bir ayrımmış gibi görünüyor.

Shanghai’ın Nanjing Caddesi’nde bulunan South Memory her ne kadar ismiyle, Güney mutfağından inciler sunuyormuş izlenimi verse de, aslında Batı’da bulunan Hunan Mutfağı’nı temsil ediyor. Mao’nun doğum yeri olan Hunan, Sichuan mutfağı’na benzeyen yemekleriyle, özellikle son yıllarda dünyada daha fazla tanınan Sichuan yemeklerinden daha popüler hale gelmiş. Her iki mutfak da bol acılı yemekleri ve tarımın diğer bölgelere göre daha gelişmiş olması sayesinde kullanabildikleri çeşitli malzemelerle tanınıyorlar. Fakat Hunan mutfağı, Sichuan’a göre daha az yağlı ve baharatlı.

South Memory’de yaklaşık yarım saat sıra bekleyip de, karnımız zil çalarken sofraya oturduğumuzda, bu kadar acı yemeklerle karşılaşacağımızı düşünmüyorduk ama. Geniş, fotoğraflı menülerinden yemeklerimizi seçerken, kırmızı biberlerle acılık seviyeleri gösterilmiş olan yemeklerden kaçmayı akıl edemedik o yüzden. Yemeğe tatlı Lotus tohumları ve Ördek diliyle başladık.

Lotus tohumları harikaydı da, ördek dilini hangi akla hizmet aldım bilmiyorum. Merak işte… Neredeyse tamamı kıkırdaktan oluşuyordu, eğer benim bilmediğim bir yeme şekli varsa da keşfedemediysem üzgünüm, ama ayıp olmasın diye tattığımız birer parça haricinde gerisi sofrada kaldı.

Yazının başında fotoğrafını görebileceğiniz şişte tavşanlar (48 Yuan) ve Hot Pot kestaneli tavuklar (58 Yuan) ise, şaheserdi. Ama üzerlerindeki bir kilo biber yüzünden gözlerimden yaşlar akmaya başlayınca durmak zorunda kaldım. Bir Diyarbakırlı olarak, acıya toleranssızlığım beni utandırıyor bazen, ama bunlar sonradan öğrendiğime göre Çin’in en acı biberleriymiş.

Son olarak Papaya Çorbası (42 Yuan) neymiş diye merak ettik, ama üzeri kokteyl şemsiyesiyle, ısıtılmış papayadan başka bir şey değilmiş. Bu arada menüde kaplumbağa da var, kabuğuyla filan duruyor öyle. Ne desem bilemedim.

Garsonların hiç biri İngilizce bilmiyor, kaç gözle anlaşabiliyorsunuz.

Adres: 6F, Hongyi Plaza, No. 299, East Nanjing Road, Huangpu District, Shanghai

Tel: 6161-9787

Shanghai Özelinde Çin Mutfağı

Pazartesi, 19 Nisan 2010

Pek muhterem Küçük Gurmeciler, bir önceki yazımda verdiğim ipucundan, dört gündür Shanghai’da olduğumu hatırlayacaklardır. Bu sabah bavulumda çeşit çeşit çay, fotoğraf makinamda bir sürü yemek fotoğrafı ve en güzeli “çok okuyan mı bilir, çok gezen mi” felsefesinden hareketle edindiğim yeni yeni bilgilerle birlikte vatana döndüm. Gitmeden önce “Yanında bol bol bisküvi götür” tavsiyesi verenlere inat, etik bulduğum herşeyi yedim. Ne kadar açık fikirli olmaya çalışsam da beğenmeyi başaramadığım bir kaç istisna haricinde, uzun zamandır bu kadar güzel yemeği birarada görmemiştim. Senelerdir, İstanbul da dahil olmak üzere dünya metropollerinde önümüze getirilen, hepsi birbirinin aynısı bulamaç kıvamında Çin yemeklerini unutun. İki restoran menüsünde aynı yemeği göremedim bile, o kadar çeşitli, o kadar zengin bir mutfak kültürleri vardı.

Neredeyse 4000 yıl geriye uzanan ve dünyanın en eski kültürlerinden biri olarak görülen Çin kültürünü anlamak için yeme-içme işlerine özel bir ilgiyle yaklaşmak gerekli diye düşünüyorum. Her yerde olduğu gibi, Çin’de de insanların ne yedikleri, tarihleri ve yaşayış şekilleriyle ilgili önemli ipuçları veriyor çünkü. Örneğin bugün menülerde görünce hayretle karşıladığımız, bana Macbeth’in cadılarından birinin iksir tarifini okuyormuşum izlenimini veren, yılan, köpek, kertenkele, kaplumbağa, ördek dili, domuz kulağı gibi malzemeler, Çin’in bir türlü çözülemeyen tarım problemleri ve kuraklık dönemlerinin etkisiyle, biraz da zorunluluktan mutfaklara girmiş. Şu anda bile inek, dana ve kuzu etlerinden daha yaygın olarak tüketiliyorlar.

Özellikle Mao’nun tarım politikalarıyla bu alan geliştirilmeye çalışılsa ve milyonlarca insan halen tarımla uğraşıyor olsa da, iklim problemleri sebze ve meyve yetiştirilmesini zorlaştırıyor. Güney’deki şehirlerde nispeten daha fazla çeşitlilik var, bambu kamışları, lotus kökleri, değişik yosun ve mantar çeşitleri, lychee, papaya, mango gibi egzotik meyvalar çoğunlukla güney bölgelerinde yetiştiriliyor.

Aylık ortalama 1000 yuan, yani yaklaşık 145 dolar’la yaşayan Çin nüfusu, uzun süre dayanmaları için bir çok besini kurutulmuş olarak satın alıyor. Özellikle deniz ürünlerindeki çeşitlilik inanılmaz.

Bu deniz ürünlerinin en ilginç, en nadir ve dolayısıyla en değerli olanları ise, yukarıda kilit altında gördüğünüz deniz hıyarları, köpek balığı yüzgeçleri ve kuş yuvaları. Kuş yuvasının, benzetme yöntemiyle konulmuş bir isim olduğunu düşünmüştüm önce, fakat kuşların topladığı ve ağızlarında öğüterek birleştirdikleri, yosun, karides ve küçük balıklardan oluşan, gerçek kuş yuvalarıymış bunlar. Genellikle, Güney Çin’deki mağaralardan oldukça tehlikeli yöntemlerle toplandıkları için fiyatları oldukça pahalı. Köpek balığı yüzgeçlerini ise, nesli tükenmekte olan hayvanları yemekle ilgili sorunu olmayanlarınıza bırakıyorum. Duyduğum kadarıyla pek bir tadı, tuzu da olmayan bu son derece pahalı yiyecekler, tıbbi faydaları olduğuna inanıldığı için ve yemeklere kattığı ilginç doku nedeniyle, Song Hanedanı’ndan beri tüketiliyorlarmuş. Deniz hıyarları ise, kendileri tatsız olsalar da, beraber pişirildikleri yemeğin tadını emerek, değişik dokularıyla yemeklere farklılık katıyorlar.

Tek bir malzemeyle yapılan Çin yemeği yok gibi bir şey. Taoizm’in etkisi olarak görülebilecek, bir denge, doğayla uyum, yin-yang dengesi takıntısı, meyvelerin, sebzelerin, tatlının, tuzlunun, ekşinin, baharatların vs. aynı yemeğin içinde bulunmasının hiç de garip karşılanmadığı durumlar yaratıyor.

Klasik bir akşam yemeği 6-13 çeşit yemekten oluşuyor. Özellikle ritüellerine önem veren Çinlilerle beraber yemek yiyorsanız, dikkatli olmanız gereken bazı noktaları hatırlatmakta fayda var. Her ne kadar çoğunlukla yabancıların gaflarına karşı hoşgörülü olsalar da, mianzi yani yüz denen kavram, bazı davranışlarınızın ayıp karşılanmasına ve kırılmalarına neden olabiliyor. Örneğin herhangi bir yemekten tatmazsanız ya da alçakgönüllü görünmek için kendi yemeklerini sert bir şekilde eleştirmelerine ısrarlı iltifatlarla karşılık vermezseniz toplum içinde utanmalarına neden olabilirsiniz. Bu da size ömür boyu kin tutan Çinlilerle birlikte yaşamanıza neden olabilir.

Eğer bir yemeğe davet edildiyseniz, mutlaka siz de onları davet etmelisiniz. Hesap ödeme konusunda restoranla önceden anlaşmanızda fayda var, yoksa koşarak hesaba atlayabiliyorlar. Doyduğunuza ikna etmek için, tabağınızda bir parça yemek bırakmak, ev sahibiniz yemeğe başlamadan başlamamak, akşam yemeklerinde pilav ısmarlamamak gibi püf noktaları da var.

Shanghai izlenimlerim favori restoranlarımla devam edecek. O zamana kadar Küçük Gurme Facebook sayfasından fotoğraflara bakabilirsiniz.

Blog Ödülleri ve Son Günlerin Yemek Trafiği

Çarşamba, 14 Nisan 2010

Bu hafta bir seneye yakın zamandır içinde bulunduğum Canterbury Tales’in son çeptır’ına geldim. Bu sabah itibarıyla, başucumda gazetem (her ne kadar içindeki haberler pek parlak olmasa da), mutfakta taze ekmek ve birazdan yapacağım boğaz kenarı kahvaltı sefasının da yardımıyla İstanbul’a döndüğümü idrak etmeye başlayacağım. Vatana millete hayırlı olsun.

İstanbul’un yeni restoranları benim yorumlarımı beklerken, İngiltere’deki son akşam yemeklerim arkamdan ağlamasınlar diye, hemen onları da yazayım. Cuma günü tez sunumumu alnımın akıyla bitirdikten sonra kendimi baya ödüllendirdim çünkü.

Cumartesi gününün aktivitesi Allaturca Londra‘nın yıldızı Okan’ın doğumgünüydü. Elleriyle hazırladığı kokteyllerin, Filistin’li ev arkadaşı Basma’nın yaptığı müthiş humusların, mangalda cozurdattığımız naneli kebapların havalarda uçuştuğu, bir Alman, bir Fransız, bir de Temel tadında, son derece enternasyonel, çok da eğlenceli bir doğumgünü partisi oldu.

Günün yıldızı Humus’un tarifini hemen sizlerle paylaşalım.

Malzemeler:

- 1 bardak nohut

- 1/2 bardak tahin

- 1 limonun suyu

- 1 diş sarmısak

- 1 çay kaşığı kimyon

- 1 çorba kaşığı kabartma tozu

- Zeytinyağı

Yapılışı:

1) Nohutları bir gece önceden içine bir kaşık kabartma tozu katılmış suyun içerisinde dinlendirin.

2) Nohutlar suyu iyice çektikten sonra, yine birazcık kabartma tozu eklediğiniz suyun içerisinde 1 saat kadar pişirin. İyice yumuşadıktan sonra, suyunu süzün, fakat pişirdiğiniz suyu saklayın.

3) Bir mutfak robotu yardımıyla nohutları ezin, tahini, sarmısak, kimyon, limon suyu ve tuzu ekleyin.

4) Üzerine biraz zeytinyağı gezdirip, servis edin.

Pazar gününün yemeği ise, cennet vatan Canterbury’nin en güzel İtalyan restoranlarından Little Italy’deydi. Keçi peynirli, pesto soslu bir başlangıç yaptığımız yemeğimize, Cotoletta alla Milanese ve Trüf mantarlı spagettiyle devam ederken, bir şişe de rosé şarap eşlik ediyordu bizlere.

Tatlılarda ise tercihimizi, aynı makarnaları gibi elleriyle açtıkları cannoli ve profiterollerden yana kullandık. Sizi özleyeceğim küçük hamur parçacıkları…

Son olarak dün, havada, karada hep yanınızda olan Küçük Gurme, bedava milleri ve Kevin Costner’lı reklamları haricinde THY’yi tercih etmesinin yegane nedenlerinden olan Do&Co yemeklerini de yalnızca sizin için fotoğrafladı.

İnsanı acaba bu sefer ne yemek var merakıyla uçağa bindirdikleri için kendilerini tekrar tekrar tebrik etmek istiyorum. Memleketimin Hamidiye suyunu bile özlemişim orası ayrı, ama yoğurtlu patates salatası, somon füme, sebzeli, baharatlı tavuk sote ve cheese cake’leri de muhteşemdi.

En güzel haberi ise, sona sakladım. Küçük Gurme Blog Ödülleri’nde yarışıyor bu sene. Hani böyle iyice karnınızı acıktırıp, yazı sonunda en saf ve temiz duygularınızı kullanmak gibi olmasın, ama şu linkten beş dakikanızı ayırıp oy verirseniz çok sevinirim. Oy vermek vatandaşlık borcudur sonuçta.

Ayrıca yarından itibaren bir kaç günlüğüne Çin’de olacağım. En gizli mutfak sırlarını çalıp, size getirmeyi planlıyorum. Bu da önümüzdeki bir kaç yazının spoiler’ı olsun.

Café Pushkin – Moskova

Salı, 06 Nisan 2010

Bu muhtemelen Küçük Gurme’de yazılmış en havalı yazı olacak. Ne yazık ki ben gitmedim Café Pushkin’e, ama beni temsilen babam gitmiş bu haftasonu. Daha da çok kıskanayım diye Andrey Makhov’un yukarıdaki şaheserinin fotoğrafını yolladı. Ben de sizi kıskandıracağım izninizle.

Café Pushkin, dünyanın en iyi 50 restoranı arasında gösterilen, pek çok eleştirmene göre, Rusya’nın en iyi restoranı. Pushkin Meydanı’ndaki bu otantik Rus restoranında Pirozhki, Borscht Çorbası, Pelmeni gibi klasik Rus yemekleri haricinde, Fransız mutfağı etkisiyle hazırlanmış daha sofistike yemekler de yiyebiliyorsunuz.

Duyduğum şeyler içerisinde, devasa bir menüden sonra en çok hoşuma giden ise, ikinci katta, Pushkin’in en gözde bölümü olarak bilinen, kütüphane katı oldu. Burada Shakespeare, Goethe ve Tolstoy’un kitapları arasında yemeğinizi yerken, bir yandan da Rusya’nın jet sosyetesini gözetleyebiliyormuşsunuz. Alt katta biraz daha rahat olan cafe bölümü de var, ama illa ikinci katta oturmak istiyorsanız, rezervasyon yaptırmanızda fayda var.

Menü geniş olduğu için, daha ekonomik seçenekleriniz de mevcut yemek için, ama fiyatların genelde oldukça tuzlu olduğunu belirtmemde fayda var. Okuduğum yorumlarda, kişi başı 70-100 dolar arasında hesaplardan bahsediliyordu.

Adres: 26a Tverskoi Bulvar, Moscow

Tel: +7 495 229 5590

Web: www.cafe-pushkin.ru/

Fauchon – Paris

Çarşamba, 24 Mart 2010

İyiden iyiye enternasyonel bir yemek blogu olmaya doğru gidiyor Küçük Gurme, ama İstanbul’dan uzak olunca böyle oluyor. Hem yakınlarda 23 Nisan tatili de var. Belki bir kaç günlüğüne Paris’te “içindeki çocuğu” sevindirecek olanlarınız da vardır. Gerçi Fauchon’un rengarenk macaron’larından, üzeri incecik boyanmış éclair’lerinden yemek, pek bebelere balon almakla eş tutulacak gibi değil, yüksek fiyatları yüzünden. Ama en azından vitrinlerine bakıp, gözümüzü gönlümüzü şenlendirmek bedava.

Louvre’dan ya da Musée D’Orsay’dan çıkıp da, Place de la Madelaine’e doğru yürüyorsanız, önce meydanın yarısını kapmış olan Hédiard’ın, sonra diğer yarısındaki Fauchon’un vitrinlerinin de, gezdiğiniz müzelerden aşağı kalır yanı olmadığını göreceksiniz. Yemek değil, sanat yapıyorlar resmen.

Fauchon’un Place de la Madelaine’de üç adet dükkanı var, bir tanesi yaldızlı rengarenk ambalajlarında mis kokulu kahveler, çaylar (9-15 Euro), sütlü/karamelli/muzlu/mangolu marmelatlar (6-7 Euro), değişik baharatlar, konserve terrine’ler (5-15 Euro), ördekler (20 Euro), fois gras’lar (11-80 Euro), bisküviler, alt katından da mükemmel şaraplar alabileceğiniz market kısmı.

6 Euro’luk bir sütlü marmelatı (confit de lait) bavulunuza atarsanız, evinize geri döndüğünüzde, en az bir ay boyunca ağzınızı şenlendirecek bu kararınızdan pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim sanırım.

İkinci kısım daha can yakıcı olan Café ve Salon de Thé (çay bahçesi) kısımları. Bildiğim kadarıyla menüleri sürekli değişiyor, ama bir takım klasikleri aynı kalıyor.

Örneğin yukarıdaki milföy pasta görünümlü sandviç (20 Euro), dereotlu krema, somon ve salatalıktan oluşan bu klasiklerden biri. Tatmadan ölürsem, gözümün açık gideceğini de eklemek istiyorum.

Parma jambonu, enginar ve kurutulmuş domatesten müteşekkil bu eserimiz (17 Euro) ise bir diğeri…

Son olarak, böğürtlenli, şam fıstıklı tartlarıyla (13 Euro) yemeğinizi sonlandırabilirsiniz.

Hiç birini yemeye vaktiniz yoksa, Madelaine’deki son Fauchon dükkanı olan fırın kısmına uğrayıp, şeffaf kalem kutularında verdikleri sandviçlerinden, salatalarından ya da meyva sularından tadabilirsiniz.

Adres: 24 – 26 – 30 Place de la Madeleine, Paris, France

Tel: 01 70 39 38 00

Web: fauchon.com

Osteria Posillipo Pizzeria – Canterbury

Salı, 23 Mart 2010

posillipo

Hani hangi birinizin yolu düşer bilemiyorum ama ben bir seneye yakın zamandır Canterbury isimli pek şirin İngiliz kasabasında yaşıyorum. Kıta Avrupası’ndan feribotla gelen turistler, özellikle haftasonlarında kasabamızı şenlendirdiği için bol bol güzel restoranımız var. Ayrıca II. Henry’yle kilisenin konumu üzerine yaşadığı anlaşmazlık yüzünden öldürülen, ardından da şehit ve aziz ilan edilen Thomas Becket’in öldürüldüğü Canterbury Katedrali’ni görmeye gelen çok sayıda ziyaretçimiz de oluyor. Siz de buralara uğrayıp, hangi restoranda yesek diye kararsızlığa düşerseniz (varsayım üstüne varsayım oldu ama idare edin) önerilerimin başında Posillipo geliyor. Gelmezseniz de canınız sağolsun, Küçük Gurme oralarda aç mı açıkta mı diye düşünmekten vazgeçersiniz en azından.

possilipo 2

Fotoğraflardan da görebileceğiniz gibi, taptaze deniz mahsüllü salatalar, fırında pişmiş bolognez makarnalar ve gnocchi’ler yiyorum ben buralarda.

gnocchi

Gözünüz arkada kalmasın.

Tas Pide – Londra

Perşembe, 18 Mart 2010

tas pide

Bu Cumartesi günü Londra Ekşi Sözlük Zirvesi’nin ikinci ayağında sürahilerce Pimm’s içmeye, fotoğraf çekmeye ve sürekli yemek yemeye adanmış bir gün geçirdik. Yemek yapmaya ve yemeye meraklı bir grup gurbetçi olarak, Baskül Ailesi gibi bir yandan yerken, bir yandan da yemek muhabbeti yapıyorduk. Kısaca Küçük Gurme rüyası olarak da adlandırabiliriz yani bugünü.

Benim için günün en mutlu dakikaları ise Southwark’daki Tas Pide’de konuşlandığımız anlardı. Bilenler biliyordur, yurtdışında olup da, “Vatanımın etli ekmeği, lahmacunu, hünkar beğendisi…” diye ağlayan, “Aman efendim, ben bilmediğim şeyi yemem, bana oradan bir Whooper menü kap” diyen bir insan değilim. Mümkün mertebe, değişik lezzetleri keşfedip, antropolojik meraklarımı yemek üzerinden tatmin etmeye uğraşıyorum. Fakat takdir edersiniz ki, bir seneye yakın zamandır bulunduğum İngiltere’de, artık Shepherd’s Pie’dan sıkıntı bastı, lahmacun deyince gözlerim dolacak hale geldim ben de.

tas pide 2

Bu noktada Tas Pide, hızır gibi yetişti imdadıma. Ne yalan söyleyeyim, Brüksel’deki La Sublime Porte haricinde, yurtdışında güzel Türk yemeği yediğimi hatırlamıyorum. O yüzden Tas Pide’nin kapısından içeri girerken üzerimde bir gerginlik vardı, kimbilir neyle karşılaşacağız diye. Ama açlıktan ölmek üzere olduğumuz bir noktada, karnım doysun da gerisi mühim değil derken, beklentilerimin çok üstünde bir yemekle karşılaştım.

Zaten İngilizler de fark etmişler sanırım Tas Pide’nin farkını. Cumartesi akşam saat 21.00 civarlarında tıklım tıkış insan doluydu koca restoran. Siz siz olun, gideceğiniz varsa önceden rezervasyon yaptırın. Biz yaklaşık yarım saat beklemek zorunda kaldık oturmadan önce. İlginç bir şekilde, Türk müşteri sayısı oldukça azdı, bunu iyiye mi yorsak, kötüye mi bilemiyorum.

picture-41

Neler neler yedik onları da sayalım. Bir kere önden ikram olarak Tarhana çorbası geldi hepimize, ki ben hiç sevmememe rağmen, bayıla bayıla içtim hepsini. Sonra ortaya mercimek köfte (4.25), içli köfte (4.35), ıspanak salatası (3.95) söyledik. Mercimek köfte ve içli köfte eğer orijinallerini bilmiyorsanız baya güzeldi aslında. Yani gözünüzü kapatıp, başka bir şey yediğinizi düşünürseniz çok daha iyi. Yok alışık olduğunuz içli köfte tadını arıyorsanız, biraz hayal kırıklığı yaşarsınız. Ama o kadar da olacak artık, eve döndüğünüzde babaannenize yaptırın, daha iyisini yemek istiyorsanız.

Pidelere ise laf söyletmiyorum. Çok hafif, az yağlı, çıtır çıtır, mis gibi pideydi işte. Sardalyalı, Kayısılı gibi civcivli seçenekler de var ama, biz sucuklu (7.75), kuşbaşılı (7.45) ve kıymalı (6.85) olanlara meylettik.

künefeee

Yemeğin yıldızına gelince, künefeyi (4.25) burada Altın Gurme ödülüyle taçlandırmak istiyorum. Türkiye’de bile bu kadar güzelini az yedim.

Ayrıca bizi Tas Pide’yle tanıştıran, kendisi de blogunda ayrıntılı olarak inceleyen Okan’a da teşekkürlerimi iletmeyi borç bilirim.

Adres: 20 – 22 New Globe Walk London SE1 9DR (Shakespeare’s Globe Theatre’in yan sokagi)

Tel: 020 7928 3300 – 020 7633 9777

Web: www.tasrestaurant.com

Yakamoz – Söğüt (Marmaris)

Cuma, 12 Mart 2010

yakamoz

Yahu ilk defa bir yeri yazıp yazmamakla ilgili Nur Çintay’vari kaygıları içerisindeyim. Ama bana mı kaldı, Söğüt’ü Türkbükü olmaktan kurtarmak. Küçükgurmeperverlere tek söyleyeceğim, yolunuz düşer de giderseniz, ızgara ahtapotları yerken, beni de anınız, bir de bulduğunuz gibi bırakınız.

img_0066

Yelkenciyseniz filan, belki çoktan keşfetmişsinizdir. Söğüt, Marmaris Bozburun civarında, Selimiye’ye gelmeden burunu döner dönmez küçücük bir köy. Karadan da ulaşabilirsiniz, ama yollar kötüymüş duyduğum kadarıyla. Selimiye zaten çoktan reiki’cilerin akınına uğramış, Ertuğrul Özkök’le yanyana bioenerji masajı yaptırabiliyorsunuz da, Söğüt hala “küçük bir pansiyonda, sessiz sakin kafamı dinler, yüzerim” fantezilerinizi gerçekleştirebilecek durumda. Ne yalan söyleyeyim beni daha çok “o ahtapotun nasıl böyle pamuk kıvamında olduğu” gibi sorular ilgilendiriyor.

lokum lokum

Kalınabilecek ya da yemek yenebilecek yerler içinde, Deniz Kızı ve Yakamoz başta geliyor. İkisi de temiz pak pansiyonlar, ikisinin de yemekleri efsanevi, ama ben bir tek Yakamoz’da fotoğraf çekmişim. Ne yiyoruz derseniz, en temizi, tavsiyelerini sormak, ama ızgara ahtapot yemeden kalkarsanız hakkımı helal etmiyorum.

patlıcan - börülce

Onun dışında biz tekirler yedik, deniz börülceleri, patlıcan kızartmaları… Hepsi birbirinden güzeldi. Yaz gelsin, bahar gelsin de gene gidelim.

Adres: Cumhuriyet Mah. Söğüt Köyü, Söğüt, Marmaris, Muğla

Telefon: +90 252 4965185