‘İtalyan’ Kategorisi için Arşiv

Story Deli - Londra

Cuma, 12 Mart 2010

story deli

Keşke akıl edip biricik, yakışıklı İtalyan arkadaşım Giammy’nin (evet, Türk kızlarına bayılıyorlar, çatlayın) önce/sonra fotoğraflarını çekseydim. Story Deli daha güzel anlatılamazdı. Gene de elimden geldiğince tarif etmeye çalışayım.

Gianmarco (Story Deli’ye girmeden önce)

- hmm, mmhh, ben bir kere İtalyan’ım, pizza’nın kitabını yazmışım, gerzek İngilizler ne anlar, homur homur homur…

Gianmarco (Story Deli’de pizza yerken)

- mariaaa, jesus, mamma mia ve bilimum katolik sevdiklerim, (gnom, gnom) hepinizi bu lezzetten aklımı kaybetmemem için yardıma çağırıyorum (gnom gnom) (kilit nokta geliyor…) İTALYA’DA BİLE BÖYLE PİZZA YEMEDİM!

Şu son cümleyi kendisine söylettiği için Story Deli’yi ne kadar takdir etsem, küçüklerinin gözlerinden, büyüklerinin ellerinden ne kadar saygıyla öpsem az. Aylardır kendisine yemek beğendirmeye çalışıyorduk, suratını pizzanın içine gömüp, “al sana pizza” demek istedim resmen.

Bu güzide pizzacımız, Londra’nın en eğlenceli kısımlarından, eski göçmen mahallesi, yeni vintage kraliçesi Brick Lane’de. Shoreditch’te otobüsten inip, yürürken tonlarca Hint, Bangladeş ve Endonezya restoranına rastlayacaksınız. Eğer haftasonu gittiyseniz, sokakta dizi dizi atıştırmalık satan tezgahlar göreceksiniz. Özellikle açsanız dayanması güç, ama sabredin, yolun sonunda sizi bekleyen güzel sürprizle kıyas kabul etmez hiç biri.

Story Deli, Brick Lane’in bir diğer gözde mekanı Cafe 1001‘in (ki allaturcalondra çok güzel tanıtmış 1001′i, linke tık tık) hemen yanında, devasa müzik market Rough Trade’in hemen karşısında, kime sorsanız gösterir bir lokasyonda konuşlanmış. Arkadaş canlısı bir atmosfer, masalar paylaşımlı, tabureler kalın karton kutulardan, sırtınızı arkanızdakinin sırtına dayayıp baya rahat oturabiliyorsunuz… Kışın gidiyorsanız içerilere doğru oturunuz, yönetici kaloriferleri yakmıyor. Bir de yanınızda işaret fişeği götürmekte fayda var, garsonların dikkatini çekmek hayli güç. Hatta siparişinizi yazılı, imzalı, mühürlü vermekte de fayda var. Ismarladığınız şeylerin yarısı yanlış gelebiliyor, ama sorun değil, ne yeseniz güzel zaten.

Bunların dışındaki tek problem, pizzaların çıtırtısından konuştuğunuzu duyamamak olabilir ki, bu almaya gönüllü olduğumuz bir riskti zaten. Menü sade, bildiğimiz, sevdiğimiz pizzalar var. Ben iki seferdir enginar, jambon ve mantarlı olanından yiyorum. Chorizo’lu, mantarlı, 8 peynirli, organik sebzeli seçenekleriniz de var. Fiyatlar 10-12 pound arası değişiyor. Zeytinyağı, sarmısak, domates sosu oranlarını harika tutturuyorlar.

Sonuna kadar arkalarındayım, seviyorum.

Not: Tuvalet yokmuş yahu içeride, hacet giderecek olanların dikkatine…

Adres: Old Truman Brewery, 3 Dray Walk, E1 6QL London

Otto Sofyalı

Çarşamba, 04 Mart 2009

Otto Sofyalı

 

Uzun zamandır yazmadığım için kısaca özür diliyor (uzunca özür dilemeye yüzüm yok) ve hemen bütün bu zaman zarfında biriktirdiğim bütün mükemmel yerleri sıralayarak, sadık okurlarımın beni affetmesini diliyorum. Aslında ilk yazacağım yer, pek de mükemmel bir yer değil. Otto Sofyalı’ya yaklaşık 3 ay önce, henüz yeni bir mekan sayılabileceklerken gittim, umarım şimdi bizim yaşadığımız çeşitli aksaklıklarla ilgili bir şeyler yapmışlardır. 

Aslında Otto’nun Bilgi Üniversitesi kampüsü içerisindeki yerlerine bayılıyorduk. Bizim okulda olsa kesin iflas edeceğiz. Ama çok sevgili bir arkadaşımın doğumgününü kutlamak için gittiğimiz Otto Sofyalı bizde aynı hissiyatı yaratmadı ne yazık ki. Öncelikle doğal olarak, Dolapdere’deki şubelerine göre çok daha küçük ve sıkışık döşendiği için, dekorasyonlarındaki bütün güzel ayrıntılar gözden kaçıyor. İkincisi, karanlıktan göz gözü görmüyor, ne yediğinizi seçemiyorsunuz. Ama en önemlisi, fiyat-kalite ilişkisindeki orantısızlık. Fakat haklarını da yemeyelim, müzik ve servis son derece başarılıydı.

İlk hayal kırıklığımızı, Anne Çorbası’nın olmamasıyla yaşadık. Anne Çorbası’nı bilenler bilir, hakikaten Otto’nun en önemli lezzetlerinden biriydi. Ben şahsen o soğuk havada, yoğurtlu naneli, mis gibi bir çorba hayaliyle kapıdan içeri girdiğimi söyleyebilirim. O olamyınca da, Tarhana Çorbası (5 TL) güzel gözükmedi gözüme. Fiyatlıca başlangıçları geçip (12-25 TL), pizzalara yöneldik her beraber. 

jambon-mantarlı

Ben Jambon-mantarlı pizza yedim (18 TL). Büyük boy olmasına rağmen, resmen doymadım yahu, üstelik de normalde pizza yeme kapasitem 3 dilimi geçmez, anında tıkanırım. Masaya gelen diğer pizzalarla karşılaştırıldığında en güzel seçenek olmasına rağmen, boyutu nedeniyle puan kaybetti. Lezzetinden de pek etkilendiğimi söyleyemem ama, kıvam açısından pideyle - İtalyan tarzı pizza arası çıtırlık dozu hoşuma gitti. 

4 Peynirli

Gelelim, doğumgünü sahibi Burcu’nun pizzasınaaa… Üstte de gördüğünüz 4 Peynirli olduğu iddia edilen bu güzide pizzamızdaki (22 TL) sorunlar saymakla bitmez. Öncelikle üşenmedim saydım, taş çatlasa üç çeşit peynir vardı içerisinde, o da Otto’nun güzel hatrı için biraz kıyak geçersem. Alıştığımız, sevdiğimiz Rokfor kardeşimiz, Gorgonzola abimize rastlayamadık. Üstelik de bu incelikte bir pizzaya, bu kadar peyniri boca ettiğimizde, 5 dakika sonra, pizzanın lastik kıvamına geleceğini de, bu deneyimizde görmüş ve öğrenmiş olduk. Sonuçta sevgili arkadaşım, çift kaşarlı soğumuş büfe tostu kıvamında bir şey yemek zorunda kaldı doğumgününde. 

Pomodoro Dolce

Pomodore Dolce (22 TL) adlı bu pizzamız ise, Superfresh pizzadan hallice bir kıvamdaydı. Daha fazla sövmeden, bari biraz da güzel şeylerden bahsedeyim diyorum, ama tatlıyla ilgili de söylenecek güzel bir şey bulamıyorum.

çikolatalı brownie

Çikolatalı Browni’miz kötü değildi tabiki. Ama olağanüstü bir özelliği de yoktu. Belki vıcık krema yerine bir top dondurma, biraz daha ıslak ve seksi bir kıvamda olsa, bütün yemeği kurtarabilirdi ama, herhangi bir kafede, herhangi bir zaman yiyebileceğiniz bir Browni’den farksızdı. 

Sonuç: İyi servis, iyi müzik, iyi şarap ve mükemmel arkadaşlar sayesinde güzel bir akşam geçirdik, ama bir parça aç kaldık sevgili Otto.

It’s a Joke!

Salı, 28 Ekim 2008

Bir kaç gün önce, hem bir süredir biriktirdiğim tarifleri, hem de haftasonu mükellef bir ziyefet çektiğimiz It’a Joke’u yazmak için bilgisayar başına oturmuştum ki, Blogger’ın kapatıldığı haberini aldım. Keyifle bir yazı yazma hevesim kaçtı, o sinirle, sansürle ilgili yazacaktım, o da çok ağır oluyordu. Ben de bir parça erteledim. Bugün nihayet Blogger açılmış, ama sansürün etkisi hala internetin özgür ortamına damgasını vurmaya devam ediyor. Kararları alan hakimlerimiz konuyla ilgili biraz bilgi sahibi olmadıkça, yasalarımız revizyondan geçmedikçe, internet kullanıcılarımız, özellikle telif hakları konusunda daha hassas olmadıkça (itiraf edeyim, ben de bazen bu konuyu es geçenlerdenim), ifade özgürlüğünün anlamı tam olarak kavranmadıkça, bu olaylar yaşanmaya devam edecek. Ne yazık ki! Şimdilik hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Evet efendim, sepet efendim, bu haftasonu Nişantaşı City’s deki, It’s a Joke’taydık. Hakikaten şaka gibi bir mekan, It’s a Joke. İçeri girer girmez, çıfıtçı çarşısına girmiş gibi oluyorsunuz. Neler yok ki, lise üniformalı garsonlardan tutun (eskiden ilkokul önlüğüydü), gerçek boyutlarda at şeklinde abajura, Atatürk büstünden, plastik tabak şeklinde porselen tabaklara, mekandaki her şey birbirinden komik ve eğlenceli. Mutfak tabi ki yeni restoranların çoğunda olduğu gibi açık mutfak. Girişte, vitrinde duran çeşit çeşit pasta ve tatlı ise, aç midelere işkence gibi.

İzzet Çapa’nın ismi geçen her yerde olduğu gibi, içerisi tıklım tıkış… Müşterilerin bir kısmı da hayli sosyetik. Yani rezervasyonsuz gitmemenizi tavsiye ederim. Garsonlar da hayli enteresan, 55 yaşında bir ev hanımı, bir sosyolog, bir arkeolog ve bir matematik öğretmenleri var.

Menüye gelirsek, kenarı kırmızı çizgili, ilkokul defteri kılıklı, şirin menülerinde nefis yemekler var. Başlangıçlardan ortaya, hafif acılı çıtır karides (28 YTL) ve ravioli (22 YTL) geldi. İkisi de birbirinden lezzetliydi, yemeye kıyamadık resmen. Başlangıçlarda denemeyi düşündüğümüz bir diğer seçenek, breasolaya sarılı enginardı (25 YTL). Nedir diye sormayın, biz de nasıl birşey  olduğunu merak ettiğimizden alacaktık.

Başlangıç menüsü pek geniş olmasa da, salata menüleri çok yaratıcı ve zengindi. İskender Kebap salatadan (25 YTL), Enginar, avokado ve kerevizli truffle’a (24 YTL), Fattoush salata ve tavuk tandoori’den (23 YTL), benim kişisel favorim olan çıtır karides salatasına (26 YTL) denemek için çıldırdığım çeşit çeşit salata vardı. En son, çıtır karides’te karar kıldım. Fakat uyarayım, biraz fazla acı olabilir bu salata. Mümkünse az soslu söyleyin, hassassanız. Ben ciğerlerime kadar yandım çünkü.

Pizza yiyen olmadı, o yüzden pizza analizlerini bir dahaki sefere bırakıyorum ve hamburgerlerle devam ediyorum. 50 YTL’lik, siyah truffe mantarlı (ve sanırım elmas parçacıklı) hamburgeri cüzdanınız kaldırmıyorsa, daha mütevazi bir New York Burger’den (21 YTL) de memnun kalacaksınızdır diye düşünüyorum. Özellikle açma hamurundan yaptıkları ekmekleri pek lezzetli görünüyordu.

Makarnalara gelince, yazının başında fotoğrafı olan, odun ateşinde pişmiş hamurun içinde gelen, deniz ürünlü spagetti (28 YTL) hepimizin favorilerinden oldu. Fakat ben hamur krizine girmeyeyim derseniz, pappardelle telefone (18 YTL) de mozarella peyniri, kurutulmuş domates ve fesleğenleriyle sade bir seçenek olarak menüde yerini almış.

Risottolardan, is peynirli (çerkez peyniri) ve patlıcanlı risotto (28 YTL), tadına baktığım en güzel risottolardan biriydi. Hem tam kıvamında, hem de malzemeleri çok uyumluydu, hem doyurucu, hem de hafifti. Odun ateşinde pişmesi de lezzetine önemli katkılar yapmıştı sanırım.

Ana yemeklerde de, birbirlerinden ne farkları olduğunu ne yazık ki anlayamadığım bir sürü et dışında, kılıç balığı (38 YTL), şaşlık kebabı (28 YTL), 23 otlu tavuk tandoori (25 YTL), tas kebabı safranlı risotto (29 YTL) gibi seçenekler vardı. Bütün gece tek sinir olduğum şey de, menünün bu sayfasındaydı. “Et dediğin ya az pişmiş, ya orta pişmiş yenir, eti et gibi yiyecekseniz, öyle sipariş edin, benim canımı sıkmayın” yazıyordu. Bu et diktası benim canımı sıkan bir boyuta vardı son günlerde. Belki beni kan tutuyor arkadaşım, illa vejeteryan mı olacağım?

Çok şey yemişiz, gitgide uzuyor yazı, o yüzden tatlı kısmından tek bir ipucu verip, It’s a Joke dosyasına ara verelim. Hem de yemeğin sonu da sürprizli olsun azıcık. İpucunuz: Dağ Meyveli Beze (19 YTL) ve sakızlı martini (24 YTL)…

Ayrıca yeni uygulama, haftasonu 10.00-14.00 arası annenizin kahvaltısından veriyormuş, It’s a Joke. Facebook’un yalancısıyım.

Afiyet olsun…

Adres: Teşvikiye Cad. No:162 City’s Alışveriş Merkezi Kat:5 Nişantaşı

Tel: (212) 373 23 00

Il Padrino

Cumartesi, 04 Ekim 2008

Ataşehir, daha bundan bir 5-10 sene önceye kadar, ya orada da oturulur mu dediğimiz, İstanbul’un ücra köşelerinden biriydi. Artık bu sınır, ta Kurtköy’e kadar ulaştı. Hal böyle olunca da Ataşehir, artan nüfusu, güzel siteleri, gelişen ulaşım yollarıyla birlikte, İstanbul’da en rahat oturulacak yerlerden biri haline geldi. Alışveriş merkezleri, spor salonları, her şeyi var da, iş yemeğe gelince, seçenekler kebap ve fast-food’la sınırlı kalıyor. Il Padrino bu açıdan, önemli bir eksikliği kapatıyor.

Bu akşam ilk defa denediğimiz Il Padrino, fotoğraflarından karşılaştırdığım kadarıyla, Caddebostan’daki Il Padrino’nun İtalyan havasını pek yakalayamamış. Daha çok alt kattaki + Kebap’a benziyordu. Tahta masalar, yumuşak bir aydınlatma yerine, beyaz masa örtüleri, daha çiğ bir ışık ve hangar gibi kocaman bir salonu vardı. Cuma akşamı olmasına rağmen, oldukça da boştu ne yazık ki. Çok kalabalık yerleri de sevmiyorum ama, bu kadar büyük bir yerin böyle boş olması da, insanda bir terkedilmişlik duygusu yaratıyor.

Masamıza oturduk güzelce. Menümüz hemen geldi. Şeffaf dosyalarda printer’dan çıkmış bir menü, artık menü tasarımlarına dağıtılan ödüller olduğu bir devirde, biraz eski moda kalıyor. Ama şekli şemalı geçersek, tam teşekküllü bir İtalyan restoranı menüsü olduğunu söyleyebilirim. Antipastilerde (iştah açıcılar) dana carpaccio (15 YTL), taze İtalyan salamı çeşitleri (15 YTL), peynir tabağı (15 YTL) gibi seçenekler denenebilir. Spordan çıkıp gelenler ya da spor yapamıyoruz, bari hafif yiyelim diyenlere, deniz ürünleri salatası (20 YTL) ya da karışık sebzeli salata (12 YTL) önerilebilir. Ara sıcaklar en sevdiğim bölümdür hep, Il Padrino bol deniz mahsüllü seçenekleriyle gönlümü çeldi. Karides güveç 22 YTL, ekşi soslu deniz mahsülleri 22 YTL’ydi. (Gerçi bunlar sıcak değil, çeviri hatası olmuş galiba menüde) Risottolarda, yine deniz mahsüllü, mantarlı, somonlu ve sebzeli alternatifleriniz var, fiyatları 18-22 arası değişen. Makarnalar ve pizzaların hangisini sayayım bilemedim. Ama fiyatları 16-22 arasında olan makarnalarda, benim ilgimi çeken, kum midyeli ve dört peynirli olanlarıydı.

Biz pizzayı, makarnayı geçip, secondi piatti kısmında takıldık biraz. Pollo alla crema (22 YTL), yani mozarella peynirli, krema, mantar ve sarmısaklı tavuğumuz gayet şahaneydi.

Komik balıklı bir tabakta gelen, deniz mahsüllü risotto (22 YTL), fazlaca sıcaktı. Tabi ki, iki dakika soğumasını bekleyemediğim için, gözlerimden ateşler fışkıra fışkıra yarısına kadar geldim. Ancak ondan sonra iyi olup olmadığını düşünmek aklıma geldi. Bol malzemeli olmasını takdir etmem bir yana, biraz fazlaca pişmişti. Azıcık daha dişe dokunur olsa, daha iyi olabilirdi belki, ama gene de haksızlık etmeyelim, son derece lezzetliydi.

Tatlıya gelince, ne yazık ki, aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Creme Brulée’miz, pek brulée olmamıştı. Çok soğuk ve sert kıvamlıydı. Buzdolabından çıkarıp, üzerini çıtırlaştırıp getirmişlerdi sanki.

Bunların haricinde, servis oldukça profesyonel ve hızlıydı. Bir daha ne zaman giderim bilmiyorum ama, gene de Ataşehir’de böyle bir seçenek olduğuna memnun oldum.

Adres: Ataşehir Girişi, Karaman Çiftlik Yolu, No:10/A

Tel: 0216 573 45 45 - 0533 920 99 38

Web: www.ilpadrino.com.tr

Circle Cafe

Pazar, 07 Eylül 2008

Yeniköy maceralarım sürüyor. Gene yıllardır uğramadığım, ama bir zamanlar çok sık gittiğim yerlerden biriyle devam ediyorum: Circle Cafe. Yeniköy HSBC’nin sokağında, Aleko’nun Yeri’nin yanında, kuş yuvası gibi bir köşkün alt katında cici bir cafe Circle. Yeniköy’de denizin dibine cafe açıp da, denize sırtını dönen yerlere inat, şıpır şıpır dalgaların sesiyle, vapurlar, kuşlarla beraber yemeğinizi yiyebileceğiniz, çok keyifli bir mekan.

Erken saatlerde gitmeyi tercih edenler için, 20 YTL’ye kahvaltı tabağı, 10 YTL’ye karışık omletleri var. İçkinizin yanında ufak atıştırmalıklar isterseniz, 15 YTL’ye ara sıcak tabağı alabilirsiniz. Salatalar ise iddialı. Ben bu sefer, deniz ürünlü salata (20 YTL) aldım. İçinde ıstakozdan, karideslere, somondan, yengeçe yok yoktu, üstelik geçen günkü Gazebo faciasından sonra, porsiyonları da oldukça doyurucuydu.

Tek problem, krik krakların çok taze olmaması ve konserve soya fasulyelerinin deniz mahsüllerine pek yakışmamasıydı. Ama diğer malzemeler taze ve lezzetliydi.

Circle Cafe’nin pizzalarını (17-21 YTL) şiddetle öneririm, incecik ve çok lezzetliler. Fakat biz karnımız çok aç olmadığından, makarnayla yetindik bu sefer. Yasin’in favori yemeği Penne Arabiata (15 YTL) hiç fena değildi.

Çağlacığım da ızgara köfte (23 YTL) aldı.

Ben bazı çocukluk travmaları nedeniyle köfte sevmeme rağmen, Çağla’nın köftelerine bayıldım. Çok hoş baharatlarla tatlandırılmış, gayet güzel ve doyurucu bir yemekti.

Servise gelince, yemekler ve manzara için gönül rahatlığıyla sıraladığım iltifatları, servis için söyleyemeyeceğim. Son derece kibar ve ölçülü olmalarına rağmen, içeride bir tek biz varken bile, çok yavaşlardı. Birazcık daha dikkatle, bu eksikliği de halledebileceklerini düşünüyorum gene de.

Uçuk olmayan fiyatlarla, deniz kenarında güzel ve sakin bir yemek için, Circle Cafe’yi hepinize öneririm.

Gazebo

Perşembe, 21 Ağustos 2008

İki gün önce uzun zamandır göremediğim bir arkadaşımla buluşmaya karar verdik. Küçük bir gurme olduğum öğrenildiğinden beri, herkes mekan seçme işini bana bırakıyor. Arkadaşım açık hava, manzaralı bir yer istedi, ben de Sarıyer ilçe sınırlarından çıkmamayı… Bu özellikler biraraya gelince, ne zamandır uğramadığım Gazebo aklıma geldi. Allahı var, Yeniköy’de güvercin yuvası gibi bembeyaz bir köşkün içine konuşlanmış Gazebo’nun manzarası şahane. Ama kötü bir kafiye yapmak pahasına söyleyebilirim ki, gerisi bahane…

Mekana ismini veren cici ama işlevsiz çardağın yanından süzülerek içeri girdiğinizde gördüğünüz manzara karşısında kalp çarpıntıları yaşayacağınız kesin. Tam akşamüstü saatiydi, pembeler, maviler, vapurlar, martılar birbirine karışmıştı ben gittiğimde, üstelik bir de püfür püfür esiyordu ki, bu cehennem sıcaklarında bulunmayacak nimet. Hevesle deniz kenarı masalara diktim gözümü ama, ne yazık ki hepsi rezerveymiş. Denize azıcık uzak bir masaya oturdum ben de… Masalara beyaz masa örtüleri, taze çiçekler koymuşlar, fakat ne yazık ki, ilk dikkatimi çeken şey, örtülerinin lekeleri ve ütüsüzlüğüydü. Çok kafamı takmadan oturdum, arkadaşımı beklerken bir limoncello (11 YTL) içmeye niyetlendim. Minicik bir shot bardağıyla geldi, Absolut sponsorluğundaki bardağımdan limoncellomu yudumlarken, bir yandan da menüyü incelemeye başladım.

“Bütün gün kahvaltı” diyerek başlıyor Gazebo’nun menüsü, pek ala, pek şahane… 4 çeşit peynir, bal-kaymak ve zeytinden oluşan kahvaltı 20 YTL, yumurta çeşitleri 9-13 YTL, ama ekstra malzemelerden de ufak meblağlar alıyorlar. “Sade bir kahvaltı menüsü” diye düşündüm. Salatalar daha çeşitli… Enginarlı (22 YTL), Somonlu (20 YTL), Rokforlu (21 YTL) salataları var. Pideyi de dahil ettikleri 6 çeşitlik bir pizza (15-24 YTL) ve hiç bir orijinalliği olmayan 5 çeşitlik bir makarna (18-24 YTL) repertuvarları var. Ana yemekler kısmı da aynı sıkıcılığı sürdürüyor. Izgara köfte, kuzu pirzola ve tavuk (24 YTL) haricinde, Cafe de Paris bonfile (30 YTL) ve et sote (26 YTL) var. Tüm bu Türk-İtalyan-Fransız karışımı içinde, alakasız bir balık menüsünü (24-31 YTL) de unutmamışlar. İnsan şaşırmadan edemiyor, bu kadar hayal gücünden mahrum bir menü ve bu derece fahiş fiyatlar… Ya malzemeleri çok kaliteli ve basit yemekleri bile çok güzel yapıyorlar, üstüne de porsiyonları büyük ya da yalnızca muazzam manzaralarına güveniyorlar diye düşündüm.

Ne yazık ki ikinci seçeneğin Gazebo’ya daha çok uyduğunu söylemem gerek. Ben Deniz Mahsüllü Salata, arkadaşımsa Penne Arabiatta aldı. Yemekler ilk bakışta son derece hoştu, bir İstanbul klasiği olarak kocaman tabaklarda, minicik porsiyonlar, ama rengarenk bir kompozisyon… Deniz mahsülleri salatamda, taptaze midyeler, yengeçler, somonlar vardı. Fakat bir çatal almamla, içinde ne yağ, ne tuz, ne limon olduğunu farkettim. En azından azıcık limonla bir şeye benzer diye, garsonumuza rica ettim, ama başka bir İstanbul klasiği olarak, limon yerine hazır limon suyu geldi (kim icat ettiyse Gurme Tanrılarının şimşekleri üzerinde olsun). Tok oturduğum masadan aç kalkmak üzereydim ki, bari tatlı alalım belki o biraz açlığımızı bastırır diyerek sufle sorduk. 10 dakikada çıkan bir sufleden hayır beklemiyorduk zaten ama, söylemem lazım, hiç güzel değildi.

Gazebo’nun eksikleri bitmiyor. Pahalı fiyatlar, mikroskopik porsiyonlar üzerine, bir de yalnızca Doluca’dan oluşan şarap menüsünü ve kötü servisi de eklerseniz, aynı manzarayı hemen yandaki Yeniköy Spor Kulübü’nde seyretmeyi tercih edeceksiniz. Biz öyle yaptık da, azıcık keyfimiz yerine geldi gecenin sonunda.

Adres: Köybaşı Cad. No: 175 Yeniköy - İstanbul

Tel: 0212 299 84 87

Web: http://www.gazebo-ist.com

Espressamente

Pazartesi, 11 Ağustos 2008

Geçen gün Kanyon’da gezinirken, Häagen-Dazs’ın yanında ufak bir yer dikkatimi çekti, açılalı 2 ay kadar olmuş aslında ama, ben yeni gördüm nedense. Önüne attıkları masayla sevimli bir yere benziyordu. Bahsettiğim yer uluslarası kahve zinciri, Illy’nin sahibi olduğu Espressamente. İsmi gibi, çabucak bir şeyler atıştırıp, kahvenizi içebileceğiniz bir yer olmuş. Diğer kahve zincirlerinden farklı olarak, şarabınızı da yudumlayabilirsiniz.

Sandviç ve tatlılarının sergilendiği vitrin çok eğlenceli gözüküyordu, ben de oturup bir deneyeyim dedim. Kahveleri hiç fena değil, üstelik, gocciato, capo triestino, mugaccino gibi başka kahve zincirlerinde görmediğim ilginç alternatifler de vardı. Gocciato, cappuccino’nun az sütlüsü… Capo triestino, espressoyu, ılık sütle karıştırarak yapılıyor, cam bardaklarda servis ediliyor. Macchiato seviyorsanız bunu deneyebilirsiniz. Mugaccino ise cappuccino’nun biraz büyüğü sanırım. Ben espresso (3,5 YTL) aldım. Çok sert olmamasını beğendim açıkçası, gözlerimi yaşartacak kadar sert espressolardansa, böylesini tercih ediyorum ben. Bir de croissant (4,5 YTL) alıp yoluma devam ettim.

Hoş bir soluklanma köşesi olmuş Kanyon’a…


Pizzeria Pidos

Cuma, 01 Ağustos 2008


Herşey siz sevgili okuyucularım için… Geçtiğimiz ayı Taksim’de staj yaparak geçirirken, gene Küçük Gurme’liğimden vazgeçemedim. Her öğlen dışarıda yemenin maliyeti biraz tuzlu olsa da, sizin için yeni yeni yerler keşfettim, sıra sıra dizeceğim inşallah bloguma hepsini. Bunların ilki Gümüşsuyu’nda hep görüp de ismiyle dalga geçtiğim bir yerdi. Arkadaşlarım akşam yemeğini Pizzeria Pidos’ta yemeyi teklif ettiklerinde ilk söylediğim “Ha, şu kimlik bunalımı yaşayan yer mi?” oldu. Pideci mi, pizzacı mı olduğuna karar verememişler gibi bir ismi var bence.

Gümüşsuyu’nda, Great Hong Kong restoranın şatafatlı takının altından geçip, merdivenlerden Filiz Akın edasıyla süzülerek Pidos’a ulaştık. Belki haftaiçi erken saatlerde gitmemizdendir, içeride bir tek biz vardık. Üstelik mekanı azıcık da karanlık ve klostrofobik buldum. Bütün yazı, şen kuzular misali, çayırlarda çimenlerde geçirmek istediğimden, yemeği hızlı hızlı bitirip gitme ihtiyacı uyandırdı bende, ne yalan söyleyeyim. Klasik bir numara olsa da, bütün duvarları, benim gibi nostaljiklerin hoşuna gidebilecek fotoğraflarla doluydu. Yemek boyunca Audrey Hepburn’ün Breakfast at Tiffany’s filminde çekilmiş fotoğraflarına dalıp gittim.

Menüleri öğle ve akşam olmak üzere iki bölüm, oldukça geniş olduğu da söylenebilir. Öğlen menüsünde bol bol salata (10.50-15.50 YTL) ve çeşitli tavuk alternatifleriniz var. Fakat asıl numaraları odun ateşinde pişen pizzaları… Prosciutto ve coto jambonlu pizzaları bana, ben onlara baktım, ama hala bikini sezonunda olduğumuzdan, arkadaşımın ısmarladığı bonfile, roka ve mozarellalı Pizza Filetto’nun (15.50 YTL) tadına bakmakla yetinmek zorunda kaldım. İncecik, çıtır çıtır, hakikaten lezzetliydi. Günün yemeğini sormanızı tavsiye ederim. Ben patates şeritlerine sarılmış, levrek fileto yedim mesela, hem sunumu, hem lezzeti çok hoştu, hem de formuna özen gösterenlerin hiç vicdan azabı duymadan yiyebileceği kadar hafifti. Menüde bunların haricinde, risottolar ve makarnalar da vardı tabiki. Limon kabuğu ve rokalı ya da enginar ve dereotlu hafif risotto alternatifleri (14 YTL) yaza oldukça uygun gözüküyordu. Tabi “Yemişim kaloriyi” diyorsanız, sizi mantarlı, kremalı makarnalara doğru da alabiliriz. Bizim denediklerimiz içinde patlıcanlı, kekikli Penne lisce Siciliana, idare ederdi. Fakat benim için yemeğin doruk noktası milföy içinde çilekler ve vanilyalı harika kremasıyla, Napoleone’ydi (8 YTL). Pizza delisi değilim, ama Napoleone yemek için tekrar tekrar gidebilirim Pizzeria Pidos’a.

Sonuç olarak, yemekler özellikle de fiyatlarla karşılaştırılınca, hiç fena değildi. Pizza severler, gönül rahatlığıyla gidip deneyebilirler. Servise ve ortama gelince aynı iyimserliği gösteremeyeceğim. Ne yazık ki, içeride bizden başka kimse olmamasına rağmen, garsonların dikkatini çekmekte zorlandık. Sanırım biraz daha özenli olup, bir de sokağa bir kaç masa atsalar, daha kalabalık ve şenlikli bir ortam yaratabilirler.

Adres : Dünya Sağlık Sok. No: 13 Gümüşsuyu / Taksim
Tel : 0212 249 40 40
Web : www.pidos.com.tr


L’Altra Risacca

Pazartesi, 28 Ocak 2008


Küçük Gurme, finallerinin bitmesiyle, kendini, ne zamandır sırada beklettiği restoranları tek tek gezmeye verdi. Listenin başlarında, bir süredir, damak tadına güvendiğim pek çok insandan duyduğum, Maslak Sheraton oteldeki L’Altra Risacca vardı.

Yerinde bir kararla, uzun zamandır, eski ve köhne görüntüsüyle göz zevkimizi bozan Maslak Princess otelin yerini alan, Sheraton otelin en büyük kozlarından biri L’Altra Risacca. En azından, hakkında gazetelerde çıkan onlarca yazıdan çıkardığım sonuç buydu. Aslında, Madonna’dan, Berlusconi’ye, Brooke Shields’den, Valentino’ya pek çok ünlü müdavimi olan, Milano’nun en gözde restoranlarından birinin İstanbul şubesi. Şefi Emiliano Luggo da oldukça ünlü bir şefmiş. Bütün bu göz kamaştırıcı referansları dinleyip masaya oturduğumuzda, haliyle beklentimiz de yüksekti.

Restoranın genel ambiyansı oldukça hoştu. Biraz karanlık olmasına rağmen, mekan olabildiğince geniş ve ferah düzenlenmiş. Bir köşede pizzaların yapıldığı odun fırını, bir köşede 750 değişik şarabın sergilendiği koca bir kav, girişte ise olanca iştah açıcılığıyla, çeşit çeşit şarküteri ve peynirin segilendiği küçük bir dolap var. Fakat masa ve sandalyelerini biraz rahatsız bulduk. İstanbul’da bir çok restoranda rastladığım bir “büyük masa” modası var ki, şiddetle karşıyım. Biz yakınlık ve samimiyet seven milletiz. Keyifle iki laf etmek için gittiğimiz lokantada, karşımızda oturanla aramıza bu kadar mesafe koymak, sesimizi duyurmak için ya da yanımızdakinin tabağından tırtıklamak için cambazlık yapmaya mecbur bırakılmak pek de hoş değil. Üstelik sandalyeler, yüksek kollarıyla masaya yeterince yakınlaşmayı imkansız hale getiriyor.

Biraz erken gitmemizden olacak, yemeğimizin başında restoran oldukça boştu. Buna bağlı olarak, üzerimizdeki ilgi arttı. Oturur oturmaz, gazlı ya da gazsız su tercihimiz soruldu, (Cihangir’de Osmanlı yemekleri yapan Topaz, parıltılı veya parıltısız su deyimini kullanıyormuş, çok hoşuma gitti) hemen peçetelerimiz kucaklarımıza yerleştirildi. Menülerimiz geldi.

Menüleri oldukça geniş. Antipastolar, salatalar, makarnalar, balıklar, etler, pizzalar olarak bölümlere ayrılmış. Antipasto bölümünde, fiyatları 18-35 YTL arasında değişen, carpaccio, prosciutto crudo, ahtapot gibi seçenekler var. Biz şefin bizi şaşırtmasını tercih edip, 6 çeşit sürpriz başlangıçtan oluşan, “ortaya karışık” tabağı (46 YTL) seçtik. İki kişi için planlanmış bu tabakta, limoncelloyla marine edilmiş levrek, angel diye tabir edilen, büyükçe kum midyeleri, közlenmiş kırmızı biberler, ızgara kabak ve patlıcana sarılmış hafif bir krema, ançüez ve dana carpaccio vardı. Ben özellikle kum midyelerine bayıldım. Domates çorbası da bir harikaydı. İçtiklerim içinde en iyilerinden biriydi diyebilirim. Salatalarda pek orijinal bir şey yok, mevsim yeşillikleri (16 YTL), Cesare salata (Karidesli:32 YTL, Tavuklu: 18 YTL) gibi seçenekler var. Balıklardan, somon, kılıç balığı, dil balığı ya da levrek (36-42 YTL), etlerden tavuk, dana madalyon, dry-aged New York Steak, Kuzu (26-42 YTL) alabilirsiniz. Fiyatları 19-34 YTL arasında değişen 8 çeşit de pizzaları var. Biz pastalardan gittik ama pizzalarıyla ilgili güzel yorumlar duydum.

Pasta bölümü, benim İtalyan lokantalarında en sevdiğim bölümdür. Her ne kadar yan masalardaki çıtır çıtır pizzalara özensem de, tercihimi makarna ya da risottolardan yana kullanmadan da duramam. L’Altra Risacca’da denediklerimiz de bu bölümden oldu. Masaya gelenler, mürekkep balığı, deniz tarağı ve ahtapotla yapılmış, Risotto alla Nerone diye tabir edilen siyah risotto (28 YTL), fırınlanmış sebzeli penne ve isminin cazibesine kapılarak aldığım, nane ve kuzuyla doldurulmuş, büyük kırmızı zarflara benzediği için, romantik İtalyanların aşk mektubu yani Lettere d’Amore (22 YTL) adını vermeyi uygun gördükleri ravioliydi. Tercihlerimizden yalnızca üçte biri isabetli çıktı. Benim romantik raviolim hariç, ana yemekler bizden geçer not alamadı. Risottonun kıvamı pek tutmamıştı, tane tane ama hafif sert olmak yerine, kaygan ve fazla yumuşak yapılmıştı. Fırın penne aşırı sıcak ve fazlaca yağlıydı. Ravioli ise hem orijinal, hem de lezzetliydi. Kuzu-nane kombinasyonunu hep çok sevmişimdir zaten. Bütün yemeklerin porsiyonları devasa. Hiçbirimiz tabağın dibini göremedik.

Şaraplarda, bir cesaret örneği gösterip, garsonumuzun tavsiyesini dinledik, Primitivo Solento - Caleo adlı şarabı denedik. Çok da memnun kaldık. Yoğun meyva aromalı, içimi rahat, hoş kokulu bir şaraptı. Dilerseniz 750 çeşit şarabın ve İtalya’dan ithal özel malzemelerin satıldığı bölümden, dilediğiniz ürünü seçip, evinize de götürebiliyorsunuz. Tatlılarda ise, karamelize edilmiş muz kreması ve çikolata likörüyle beraber servis edilen tiramelosu ve meyvalı milföy aldık. Tiramelosu, yanındaki çikolata likörü hariç vasattı, meyvalı milföy ise, harika kremasıyla çok lezzetli olmuştu.

Son olarak servise gelirsek, daha önceki yazılarımda, masanın başından ayrılmayacak kadar ilgili garsonlardan hoşlanmadığımı söylemiştim. Yemeğimizden memnun olup olmadığımızı sormak için 10 defa sohbetimizi bölmekle, ancak işaret fişeğiyle dikkatlerini çekebileceğimiz kadar ilgisiz olmak arasındaki hassas dengeyi tutturan garsonlara hayranlığım sonsuz. Ne yazık ki L’Altro Risacca çalışanlarının aşırı ilgisinden boğulduk. Oysa tek tek masaları dolaşıp, misafirleriyle sohbet eden İtalyan şef, Luggo, oldukça sevimli gözüküyordu. Sanırım ince çizgiyi, samimiyet ve içtenlik çiziyor.

Sonuç, L’Altro Risacca elbette kötü bir restoran değil, fiyatları benzer otel restoranlarından daha uygun olabilir, ama gene de oldukça pahalı. Buna rağmen, beklentilerimizi karşılayamadığını söyleyebilirim. Yemeğin başı ve sonu güzel, ama ortası vasattı.

Denemek isteyenlere şimdiden afiyetler olsun!
Küçük Gurme

Adres: Sheraton Maslak, Büyükdere Cad. Üçyol Mevki 49, Maslak
Telefon: 0212 335 99 80

Il Porto Bistro

Çarşamba, 12 Aralık 2007


Değişik arkadaşlarla gezmenin en güzel yanlarından biri de, daha önce dikkatinizi çekmeyen yeni yerler keşfetmek. Geçen hafta, uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım sayesinde, ara sıra ismini duyduğum, fakat ne yerini, ne de nasıl bir yer olduğunu bilmediğim bir restoranı keşfettim. Bebek, Abbas’ın hemen üst katındaki Il Porto! Arkadaşımın rezervasyon yaptırmak konusunda titiz davranmasına rağmen, ben saat 20.00 civarında gidip de, içeride inler ve cinlerin birdirbir oynadığını gördüğümde, baya şaşırdım. Bir Cumartesi akşamı, Bebek’in ortasında bir restoran bu kadar boşsa, bir bit yeniği vardır diye düşündüm önce. Fakat, Il Porto müdavimleri yemeklerini biraz daha geç saatlerde yemeyi tercih ediyorlarmış. İlerleyen saatlerde tek bir boş masa bile kalmadı.

Il Porto’nun en hoş taraflarından biri, gözlere bayram ettiren, şahane deniz manzarası. İçeri girer girmez, çarpılıyorsunuz. İnsan kendini bir geminin kaptan köşkünde gibi hissediyor. Hele hava kararıp da, karşı sahilin ışıkları yanınca, keyfinize keyif katılıyor. Özellikle yazın, terası açıldığında, çok daha keyifli bir yer olacağını düşündüm. En güzel dekoru arka plana alınca, iç mekanla pek de uğraşmamışlar sanırım. İçerisi, en iyimser yorumumla, vasat diye adlandırabileceğim özgünlükte. İlk oturduğum dakikalarda, bütün çalışanlar birlik olmuş, birbirinin aynısı olan ve hiç bir sanatsal değeri olmayan 2-3 tabloyu nereye asacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Gülümseyerek izledim aslında, ama neredeyse, “Siz onları en iyisi tuvalete filan asın.” diyiverecektim. Hummalı çalışmaları bittiğinde, menümüzü de getirdiler.

Oldukça geniş bir menüsü var Il Porto’nun. İsminden de anlaşılabileceği gibi, İtalyan mutfağı ağır basıyor. Deniz mahsullerine de cömert bir yer ayırmışlar. Oldukça geniş olan antipasti bölümünde, kalamar-kabak kızartma (23 YTL), ahtapot carpaccio (27 YTL), Jumbo karides ve avokado (36 YTL) gibi seçenekler var. 11 çeşit makarnaları var, ıstakozlu ravioli (38 YTL) değişik bir alternatif gibi göründü. Ana yemeklerde de, Gorgonzola peynirli bonfile (32 YTL), Deniz Mahsulleri Tabağı (60 YTL) gözüme çarptı. Fiyatları 16-32 YTL arası değişen 10 çeşit pizzaları var. Duyduğuma göre, pizzaları, özellikle makarnalarıyla karşılaştırıldığında, çok daha başarılıymış. Ben çok aç değildim, o yüzden Safranlı karidesli bir risottoyla yetindim. Bol ve kaliteli malzeme kullanarak yaptıkları belliydi, üstelik kıvamını da çok güzel tutturmuşlardı. Aç olmamama rağmen, sildim süpürdüm tabağımı. Arkadaşım ise, Patlıcanlı Risotto eşliğinde Osso Buco yedi. O kadar güzel gözüküyordu ki, bir ara, kendimi tutamayıp, sürekli onun tabağından tırtıkladığımı fark ettim. Şarap menüleri de oldukça geniş, fakat kadeh şarap olarak yanlızca yerli marka tercih edebilmemiz kötü. Yediğimiz güzel yemeklerin yanında içtiğimiz şarap, ancak ağzımızın tadını bozdu. Tatlılara gelince, biraz gözümüz döndü, sıcak çikolatalı kek mi, elmalı tart mı derken, kız kıza romantik bir ortam yaratmaya aldırmadan, fondü ısmarladık. Tatlı delisi iki kişiye bile, sonlara doğru fazla geliyor. Ama sırf masadaki görüntüsü için bile denenmeye değer. Ayrıca sabah kuşları için kahvaltı seçenekleri (40 YTL) de unutulmamalı.

Yemekleri bir yana bırakırsak, servis elemanları da son derece güler yüzlü, kibar ve hızlılardı. Serviste de bir problem yaşamadık. Yemekler lezzetli, manzara güzel, servis de idare ederdi, ama gene de Il Porto, insana şık bir restorandan çok, bir cafe havası veriyor. Buna rağmen fiyatların yüksekliği, can acıtıcı düzeyde. Kırk yılda bir özel bir yemek için, tercih edeceğim bir yer olduğunu düşünemedim bir türlü. Dolayısıyla arkadaşlarla yenecek samimi bir yemek için biraz fazla para çıkıyor cüzdandan. Gene de durumunuz müsaitse, masadan memnun kalkacağınızı düşünüyorum.

Tel : 0212 287 95 34
Adres : Cevdetpaşa Cad. No: 58 D: 1 Bebek


Afiyetler olsun!
Küçük Gurme