‘Kahvaltı’ Kategorisi için Arşiv

Cafe Nar

Cumartesi, 04 Ekim 2008

Ben biraz snob olduğum içüün, bütün lise yıllarımı geçirdiğim, Rumeli Hisarı kahvaltıcılarını pek bir salaş bulup, sevmemeye başladım artık. Gene de Sade Kahve’ye fırsat buldukça gidiyorum, artık güzelim deniz manzaramızın içine kadar girmiş, inşaat çalışmaları (Büyükşehir çalışıyor!) ve gürültüleri müsade ederse, çayımı içiyor, kahvaltımı ediyorum. Buna rağmen, insan istiyor ki, bir örnek kahvaltıcılarda, aynı çok tuzlu omletler, aynı sucuklu yumurtalardan başka, daha özgün, küçük, şirin yerler de olsun Boğaz’da. Soyaddaşım, Demet Kaynak da benzer düşünceler içindeymiş ki demek, yıllardır niye orada olduğunu anlayamadığım, manasız Edward’s mağazasının yerine Cafe Nar’ı açmış. Önce Tünel’deki Nar Cafe’nin bir şubesi olduğunu düşünmüştüm. Değilmiş. Orası da güzeldi bu arada.

Yukarıdaki örnekten de anlayabileceğiniz üzere, Cafe Nar, bildiğimiz klasik kahvaltılardan sunmuyor. Beril’in, Aslı’nın, Yiğit’in tabağını sunuyor. Beril Hanım kim bilmiyorum ama kahvaltısı (23 YTL) pek güzeldi. Pornof patates nedir çözememiştik, bildiğiniz patates kızartması çıktı, o biraz hayal kırıklığıydı. Bir de, yağda yumurtamın sarıları, tabakta ilerleyip, meyvalarıma, pancake’lerime bulaşmasın diye, ciddi akrobatik çabalarım oldu. Aynı tabağın içinde pek şık görünüyorlar tabi mamalarımız, ama pratikte zorluk çıkartıyorlar insana böyle. Çocukluğumda okuduğum bir romanda pancake’in üzerine akçaağaç şurubu döken çocuklar vardı. O günden beri merak ettiğim akçaağaç şurubunu tatmam için de güzel bir fırsat oldu bana bu kahvaltı tabağı. Ha bildiğiniz karamelden pek bir farkı yoktu, çocukken insan çok abartıyor canım bazı şeyleri. Vicdansız yazar da pek güzel anlatmıştı o da ayrı. Daha klasik ve büyük bir kahvaltı tabağı isterseniz, Yiğit’in kahvaltısını (25 YTL) da önerebilirim. İçinde örgü peynirler, ballar, kaymaklar var bol bol.

Sabah saatlerini geçtiyseniz, güzel sandviçlere bir göz atın. Yukarıda bir örneğini gördüğünüz, barbekü soslu steak sandviçi (19 YTL), Can Berk hala anlatıp duruyor. Haşhaşlı ekmeği, yanında gelen harika salsa sosu ve gerçek nachoslarıyla pek şık bir arkadaştı kendisi. Bu devirde, Meksika restoranları bile nachos yerine doritos (benim için hala panço o…) verirken, Cafe Nar’ın ne güzel bir iş yaptığı hakkında uzun uzun konuştuk bile.

Ayrıca çok aklımda kalan bir şey daha var Cafe Nar’da, onu yemek için yakın zamanda uğrayacağım tekrar. O da, kadayıf ve ayçekirdekleriyle panelenmiş piliç şinitzel (18 YTL). Bu kadarla kaldığını zannetmeyin. Cafe Nar’ın menüsü geniş, gidip bir deneyin, beni de haberdar edin derim. Taptaze meyve kokteyllerinden içmeyi de unutmayın.

Adres: Yahya Kemal Cad. No.32 - 34 Rumeli Hisarı / İstanbul

Tel: 0 212 265 65 86

Web: www.cafenar.com

Circle Cafe

Pazar, 07 Eylül 2008

Yeniköy maceralarım sürüyor. Gene yıllardır uğramadığım, ama bir zamanlar çok sık gittiğim yerlerden biriyle devam ediyorum: Circle Cafe. Yeniköy HSBC’nin sokağında, Aleko’nun Yeri’nin yanında, kuş yuvası gibi bir köşkün alt katında cici bir cafe Circle. Yeniköy’de denizin dibine cafe açıp da, denize sırtını dönen yerlere inat, şıpır şıpır dalgaların sesiyle, vapurlar, kuşlarla beraber yemeğinizi yiyebileceğiniz, çok keyifli bir mekan.

Erken saatlerde gitmeyi tercih edenler için, 20 YTL’ye kahvaltı tabağı, 10 YTL’ye karışık omletleri var. İçkinizin yanında ufak atıştırmalıklar isterseniz, 15 YTL’ye ara sıcak tabağı alabilirsiniz. Salatalar ise iddialı. Ben bu sefer, deniz ürünlü salata (20 YTL) aldım. İçinde ıstakozdan, karideslere, somondan, yengeçe yok yoktu, üstelik geçen günkü Gazebo faciasından sonra, porsiyonları da oldukça doyurucuydu.

Tek problem, krik krakların çok taze olmaması ve konserve soya fasulyelerinin deniz mahsüllerine pek yakışmamasıydı. Ama diğer malzemeler taze ve lezzetliydi.

Circle Cafe’nin pizzalarını (17-21 YTL) şiddetle öneririm, incecik ve çok lezzetliler. Fakat biz karnımız çok aç olmadığından, makarnayla yetindik bu sefer. Yasin’in favori yemeği Penne Arabiata (15 YTL) hiç fena değildi.

Çağlacığım da ızgara köfte (23 YTL) aldı.

Ben bazı çocukluk travmaları nedeniyle köfte sevmeme rağmen, Çağla’nın köftelerine bayıldım. Çok hoş baharatlarla tatlandırılmış, gayet güzel ve doyurucu bir yemekti.

Servise gelince, yemekler ve manzara için gönül rahatlığıyla sıraladığım iltifatları, servis için söyleyemeyeceğim. Son derece kibar ve ölçülü olmalarına rağmen, içeride bir tek biz varken bile, çok yavaşlardı. Birazcık daha dikkatle, bu eksikliği de halledebileceklerini düşünüyorum gene de.

Uçuk olmayan fiyatlarla, deniz kenarında güzel ve sakin bir yemek için, Circle Cafe’yi hepinize öneririm.

Yeniköy Emek Cafe

Salı, 02 Eylül 2008

Bonjour sevgili Küçük Gurmeseverler,

Bir kaç gündür, geçici ve kısa bir göç hareketi yüzünden bloguma ilgi gösteremedim, pek dertliydim. Daha önce de bir-iki yazının içinde çıtlatmıştım, 20 günlüğüne İstanbul restoranlarından ve kendi mutfağımdan uzağım. Ama yolu Brüksel’e düşecek olanlar için, kısa kısa Brüksel lezzetlerinden bahsedebilirim diye düşündüm. Tabi, öncelikle İstanbul’u terk etmeden önce uğradığım bir kaç yeri yazayım. Hem ben de gurbet ellerde, vatanımı yad ederim. (bkz. 2 günde gurbetçi olmak)

Yılların klasiği, Emek Kahvesi, yeni ve modern ismiyle Emek Cafe, herhalde uzun süreliğine İstanbul’dan uzak olsam en çok özleyeceğim yerlerin başında geliyor. Bilmeyenler için, Yeniköy’de, iskelenin biraz ilerisinde, sağda, tam deniz kenarında ve asmaların altında konuşlanmış. Aynı sokağın başında bir Emek Cafe daha var, ilk gidenleri “Hah, işte burası” diye keklemek adetimdir. Çünkü burası onların hayalindekinden bambaşka, okey oynanan bir erkek kahvesi. Ama o sokağa girip, mis gibi deniz kokusunu takip ederseniz, asıl Emek Cafe’ye ulaşırsınız.

Sabah ve öğle saatlerinde, hele haftasonları, ilaç için bir tane yer bulunmayan bu kahve, herhalde popülaritesini hiç kaybetmeyecek. İstanbul’da son günümde kahvaltı etmeye gittiğimizde bunu düşündüm. Gerçi, yıllar önce omlet yapmayı bıraktıklarında, ben de eskisi kadar sık gitmeyi bıraktım. Sahanda yumurta ya da menemen favori yumurta yemeklerim sayılmaz çünkü. Ve ellerinde yumurta olmasına rağmen, neden ısrarla omlet yapmadıklarını da anlayamıyorum. İki çırpacaklar yani, ne var bunda bu kadar büyütecek. Gene de eski günlerin hatırına, biraz manzara izlemek, martılara, şımarık serçelere çıtır çıtır ekmek atmak, Beykoz’a gidip gelen motorların sesini dinlemek için gitmek keyifli. Ha bir de, mis gibi kokan adaçayları için..

30-40 sene öncesinin Hayat Dergileri’nden sayfalarla hazırladıkları menüden, sosisli yumurta ve sucuklu menemen seçtik. Bir yandan da 40 sene önce, “sosyetenin ünlü simaları” ne çılgınlıklar yapıyorlarmış, onu okuduk.

Yanında da mis gibi çay ve söğüş domates-salatalık aldık. Çok doyduk ama Gül Böreği’nde de aklımız kaldı.

Her zamanki gibi, Macerayı Seven Adam’dan sonra en çok saçı olan ikinci Türk erkeği (Emek Kafe’nin komikli (!) garsonlarından) nerededir diye düşündük. Bol bol muhabbet ettik… İçerideki fotoğraflara, resimlere göz attık. Denize nazır hoş bir kahvaltıydı.

2 menemen, 1 yumurta, domates-salatalık, 2 çay: 25 YTL’ye maloldu.

Adres: Daire Sok. No:17/1 Yeniköy

Tel: 0212 223 77 28

Çukurkeyif

Çarşamba, 27 Ağustos 2008

Nihayet yeni Limonlu Bahçe’yi açtılar. Bugün kutlu bir gündür, patlasın havai fişekler. “Limonlu Bahçe hala açık, daha geçen Berkecanlarla gittik” dediğinizi duyar gibiyim. Evet ama, eskisi havası kalmadı şekerler. İlk açıldığı zamanki, ahşap asma katlı, minderli, sessiz sakin, azıcık daha salaş halini özleyenleri Çukurkeyif’e alabiliriz.

Çukurkeyif, Çukurcuma’da, özenle gizlenmiş bir bahçe. O kadar özenle gizlenmiş ki, acaba buraya yazarak onlara kötülük mü yapıyorum diye düşünüyorum. Biz “Buralarda bir bahçe varmış…” diye sora sora Çukurcuma camisinin karşısındaki sokaktan Altıpatlar çıkmazına ulaştık. Ama minicik sokağın girişinde bile, içimde bir kuşku vardı ki, tam o sırada ufukta ustalıkla kamufle edilmiş tabelalarını seçtik. İçerisi ise bambaşka bir dünya… Minder filan yok ama, defnesinden, dutuna, palmiyesinden, kirazına çeşit çeşit ağaç var, bir de cilveleşen kediler..

Ne yazık ki pek aç değildik, yakın zamanda bir de yemeğe gider, size rapor veririm. Ama ufak tefek atıştırmalıklar ve bol muhabbetle saatlerimizi geçirdik. Çok keyifliydi.

Armut, üzüm, kayısıdan oluşan meyve sepeti (10 YTL) bizi baya oyaladı.

Arkasından da maydanozlu, sarımsaklı patates kızartması (6 YTL) aldık.

Bu patates kızartmasında sarmısak olayını çok tutmaya başladım ben. Çok basit bir fikir, ama çok lezzetli oluyor.

Yasin da kulüp sandviç (9 YTL) yedi.

Oldukça lezzetli gözüküyordu.

Kahvaltı menüleri çok geniş. Yumurtalı ekmekler, incir-cevizler, çeşit çeşit peynirler havalarda uçuşuyor. En yakın zamanda, önce kahvaltıya (10-16 YTL), sonra yemeğe gidilmesi gereken mekanlar listesine yazdım.

Adres: Altıpatlar Sokak, Altıpatlar Çıkmazı No:4 Çukurcuma-Beyoğlu

Tel: (0212) 251 11 93

Delicatessen

Çarşamba, 27 Ağustos 2008

Sayıklayıp duruyordum zaten “beni Delicatessen’e götürün diye”, geçenlerde filmini tekrar izledim (hani şu Jeunet-Caro ortak yapımı, mükemmel renkleri olan, süper absürd film) iyice rüyalarıma girmeye başladı. Belki duymuşsunuzdur, Bebek Mangerie’nin sahibi Elif Yalın’ın İstinye Park Mudo’nun içinde açtığı yeni mekanın ismi Delicatessen. Nasıl olacağını hayal edemiyordum açıkçası, Mudo’nun içinde bir restoranın. Gittim, yerinde teftiş ettim.

İçeri merakla girdik, pek aramaya lüzum olmadı. Şaşırtıcı derecede iyi bir havalandırma yapmışlar, ama gene de lezzetli bir koku bizi kendine doğru çekti, şıp diye bulduk. Mudo’da satılan mobilyaların bir parçası gibi gözüken, bir büyük beyaz masa, bir kaç da küçük ahşap masa karşıladı bizi. Bir de gördüğüm en açık mutfak ve çeşit çeşit mamaların olduğu bir vitrin, ha bir de bir de, bir masa dolusu tatlı…

İncelemeye vitrinden başladık.

Soldan sağa, ıspanak kökü (8 YTL), keçi peynirli fırında sebze salatası (20 YTL), Blue Cheese’li kuskus (8 YTL), Taze zencefilli patates püresi (8 YTL), kuşkonmaz (8 YTL), ahtapot yahni, morina balığı (32 YTL), fırında patates (8 YTL), cashew’lu brokoli (8 YTL), patlıcanlı pilav (8 YTL), dana kaburga (26 YTL), fırında bonfile (26 YTL), kuzu incik yahni (27 YTL), tavuk göğüs sarma (23 YTL) ve dana pirzola (27 YTL)… Davetleriniz için paket yaptırıp, eve götürebilirsiniz ya da hemencecik orada yiyebilirsiniz. İkisinin fiyatları farklı, ben porsiyon fiyatlarını yazdım.

Vitrinde görünenlerin haricinde, kahvaltı seçenekleri (16 YTL), salatalar (20 YTL) ve açık sandviçler (20 YTL) var. Belli ki hepsinin malzemeleri ince ince seçilmiş. Tezgahın sol tarafında ravioli (20 YTL) ve lazanyalar (20 YTL) duruyor. Raviolilerde seçenekler, Adaçayı ve Levrekli, Porcini mantarlı ve tavuklu, patlıcan ve peynirli, lazanyalarda da, bolognese soslu, pazılı ve ricotta peynirli. Ayrıca peynir ya da şarküteri tabağı da yaptırabiliyorsunuz.

Hepsi birbirinden güzel gözüken, bir sürü yemek olunca, hummalı bir karar aşamasına girdik. En sonunda ben adaçayı ve levrekli ravioli alayım dedim.

Ravioli, biraz tuzsuzdu ve ilk bakışta inanılmaz küçük gözüküyordu. Ben bununla hayatta doymam demiştim ama, tabağın sonuna geldiğimde şaşırtıcı bir şekilde yeterli geldi. Yani karnım doydu ama gözüm doymadı. Tabaklarının güzelliğini de övmeden geçemeyeceğim. Elif Hanım’ın anneannesinin porselenleriymiş, çok hoşuma gittiler.

Çağla devasa bir keçi peynirli fırında sebze salatası (20 YTL) yedi.

Bizim tabaklarımızın yanında onunki küçük bir gökdelen boyutlarındaydı, çok kıskandık. Sayabildiğimiz kadarıyla, patlıcan, kabak, biber ve patatesten oluşuyordu. Yemesi çok zor oldu ve fazlasıyla portakal kabuğu aroması vardı içinde. Portakalın iç bayıcılığını saymazsanız, fena bir yemek değil. Yanında aldığı zencefil ve lemongrass’lı patates püresi çok çok daha başarılıydı bence.

En isabetli seçimi ise Yasin yaptı. Mevsim sebzeleriyle doldurulmuş tavuk sarmayı, o aman aman beğenmese de, ben masanın en lezzetli yemeği seçtim kendisini. Çaktırmadan tabakları değiştirmeyi bile düşündüm. Bluecheeseli kuskusu da oldukça başarılıydı. O da azıcık tuzsuzdu ama. Tansiyon hastaları gönül rahatlığıyla gidebilir Delicatessen’e yani.

Yemeğin sonunda bir parça hayal kırıklığım vardı, belki tatlı moralimi düzeltir diye düşünüyordum. Son derece şeker ve muhabbetli garsonumuz beni tatlı masasına götürdü.

Şirinlerden fırlamış gibi duran (İslami versiyonu değil ama) elmalı tartlardan, vişneli bezelere, şarapta pişirilmiş armutlardan, böğürtlenli crumble’lara aklınıza gelebilecek en güzel tatlı mamüller bu masada. Gözüm döndü tabi, hangisinden alacağımı şaşırdım. Şeker garsonumuz, “Bakın beyaz çikolatalı brownie var” dedi ve “Bir defa deneyin, sırf onun için bir daha gelirsiniz ” diye de fısıldadı. Eh, ben de dayanamadım.

Hafifçe fırında ısıtılıp, yanında da vanilyalı dondurmayla gelince, garsonumuza hak vermemek imkansızdı. Sırf bu brownie (8.50 YTL) için bir daha Delicatessen’e gitmeye değer. Kendisini cennetten çıkma lezzetler kategorisine aldım.

Kemerburgaz ve Sarıyer’de de şubeleri açılmış, belki Mudo’nun içinde yemekten daha keyifli olabilir bu şubeler. Bir de değişik okazyonlar için, farklı hazır sepetler satıyorlar. Teknede başbaşa, Kilyos Sepeti, Mutfaksever, Kahvesever gibi paketleri var. Tuzlu ama eğlenceli bir fikir. E tekneniz varsa, tekne sepetine 250 YTL bayılırsınız artık.

Tel: (0212) 345 62 56

Adres: Mudo City, İstinye Park

Web: www.delicatessenistanbul.com

Gazebo

Perşembe, 21 Ağustos 2008

İki gün önce uzun zamandır göremediğim bir arkadaşımla buluşmaya karar verdik. Küçük bir gurme olduğum öğrenildiğinden beri, herkes mekan seçme işini bana bırakıyor. Arkadaşım açık hava, manzaralı bir yer istedi, ben de Sarıyer ilçe sınırlarından çıkmamayı… Bu özellikler biraraya gelince, ne zamandır uğramadığım Gazebo aklıma geldi. Allahı var, Yeniköy’de güvercin yuvası gibi bembeyaz bir köşkün içine konuşlanmış Gazebo’nun manzarası şahane. Ama kötü bir kafiye yapmak pahasına söyleyebilirim ki, gerisi bahane…

Mekana ismini veren cici ama işlevsiz çardağın yanından süzülerek içeri girdiğinizde gördüğünüz manzara karşısında kalp çarpıntıları yaşayacağınız kesin. Tam akşamüstü saatiydi, pembeler, maviler, vapurlar, martılar birbirine karışmıştı ben gittiğimde, üstelik bir de püfür püfür esiyordu ki, bu cehennem sıcaklarında bulunmayacak nimet. Hevesle deniz kenarı masalara diktim gözümü ama, ne yazık ki hepsi rezerveymiş. Denize azıcık uzak bir masaya oturdum ben de… Masalara beyaz masa örtüleri, taze çiçekler koymuşlar, fakat ne yazık ki, ilk dikkatimi çeken şey, örtülerinin lekeleri ve ütüsüzlüğüydü. Çok kafamı takmadan oturdum, arkadaşımı beklerken bir limoncello (11 YTL) içmeye niyetlendim. Minicik bir shot bardağıyla geldi, Absolut sponsorluğundaki bardağımdan limoncellomu yudumlarken, bir yandan da menüyü incelemeye başladım.

“Bütün gün kahvaltı” diyerek başlıyor Gazebo’nun menüsü, pek ala, pek şahane… 4 çeşit peynir, bal-kaymak ve zeytinden oluşan kahvaltı 20 YTL, yumurta çeşitleri 9-13 YTL, ama ekstra malzemelerden de ufak meblağlar alıyorlar. “Sade bir kahvaltı menüsü” diye düşündüm. Salatalar daha çeşitli… Enginarlı (22 YTL), Somonlu (20 YTL), Rokforlu (21 YTL) salataları var. Pideyi de dahil ettikleri 6 çeşitlik bir pizza (15-24 YTL) ve hiç bir orijinalliği olmayan 5 çeşitlik bir makarna (18-24 YTL) repertuvarları var. Ana yemekler kısmı da aynı sıkıcılığı sürdürüyor. Izgara köfte, kuzu pirzola ve tavuk (24 YTL) haricinde, Cafe de Paris bonfile (30 YTL) ve et sote (26 YTL) var. Tüm bu Türk-İtalyan-Fransız karışımı içinde, alakasız bir balık menüsünü (24-31 YTL) de unutmamışlar. İnsan şaşırmadan edemiyor, bu kadar hayal gücünden mahrum bir menü ve bu derece fahiş fiyatlar… Ya malzemeleri çok kaliteli ve basit yemekleri bile çok güzel yapıyorlar, üstüne de porsiyonları büyük ya da yalnızca muazzam manzaralarına güveniyorlar diye düşündüm.

Ne yazık ki ikinci seçeneğin Gazebo’ya daha çok uyduğunu söylemem gerek. Ben Deniz Mahsüllü Salata, arkadaşımsa Penne Arabiatta aldı. Yemekler ilk bakışta son derece hoştu, bir İstanbul klasiği olarak kocaman tabaklarda, minicik porsiyonlar, ama rengarenk bir kompozisyon… Deniz mahsülleri salatamda, taptaze midyeler, yengeçler, somonlar vardı. Fakat bir çatal almamla, içinde ne yağ, ne tuz, ne limon olduğunu farkettim. En azından azıcık limonla bir şeye benzer diye, garsonumuza rica ettim, ama başka bir İstanbul klasiği olarak, limon yerine hazır limon suyu geldi (kim icat ettiyse Gurme Tanrılarının şimşekleri üzerinde olsun). Tok oturduğum masadan aç kalkmak üzereydim ki, bari tatlı alalım belki o biraz açlığımızı bastırır diyerek sufle sorduk. 10 dakikada çıkan bir sufleden hayır beklemiyorduk zaten ama, söylemem lazım, hiç güzel değildi.

Gazebo’nun eksikleri bitmiyor. Pahalı fiyatlar, mikroskopik porsiyonlar üzerine, bir de yalnızca Doluca’dan oluşan şarap menüsünü ve kötü servisi de eklerseniz, aynı manzarayı hemen yandaki Yeniköy Spor Kulübü’nde seyretmeyi tercih edeceksiniz. Biz öyle yaptık da, azıcık keyfimiz yerine geldi gecenin sonunda.

Adres: Köybaşı Cad. No: 175 Yeniköy - İstanbul

Tel: 0212 299 84 87

Web: http://www.gazebo-ist.com

İst Cafe

Salı, 19 Ağustos 2008

İstiklal Caddesi’ndeki İst Cafe gelen geçeni izleyip, dedikodu yapmak için elverişli konumu, düzgün çalışanları ve hiç de fena olmayan yemekleriyle her zaman favorilerimizden. Fransız konsolosluğunu geçtiğiniz zaman, aynı sırada. Aslı ve İdil’le dedikodu seansı için ne zamandır gidelim diyorduk, dün nihayet başardık buluşmayı. Cam kenarı masamızı kaptık, görüşmeyeli neler oldu, tek tek mütalaa ettik. Bu sırada ben fiyatları not etmeyi filan unuttum, pek ayrıntılı bir inceleme olmayacak o yüzden bu, ama gene de ne yedik, ne içtik kısaca not edeyim, ayrıntıları sonra eklerim diye düşündüm.

Öncelikle içeri girdiğim anda, İst Cafe’de alışık olmadığım mis gibi bir kokuyla karşılaştım. Snıf snıf bütün muhabbet sırasında “Ya bu kokan ne acaba? Sufle mi desem, çikolatalı fondü mü? Yoksa kek mi pişiriyorlar içeride?” derken en sonunda dayanamayıp garsonumuza sordum. Waffle cevabını alınca hemen bir adet beyaz çikolatalı waffle söyledi kendime. O kadar harika kokuyordu ki, ancak 1-2 çatal aldıktan sonra fotoğrafını çekmek aklıma geldi.

Aldığım ısırıkları kamufle etmeye çalıştım, şöyle bir görüntü ortaya çıktı. Karmakarışık bin tane sosu yoktu, tam benim sevdiğim gibiydi yani, beyaz çikolata ve taze meyveler… Yanında da çilekli frozen söyledim. Çok yoğun kıvamlı ama belli ki onu da taze meyvelerle yapmışlardı, çok güzeldi.

Üzerindeki meyvelerle pek şıktı. Kızlarsa tavuklu noodle (10.50 YTL) yediler. İst Cafe’nin noodle’ları pek güzel, içinde envai çeşit sebze var. Ama azıcık yağlı yapıyorlar, kalori hesabı yapıyorsanız dikkat edin derim.

Ayrıca İst Cafe’de en çok yediğim şeylerden biri Yulaflı schnitzel… Schnitzel de güzel, ama asıl neden yanında getirdikleri ıspanaklı erişte. Sırf o erişteden tabaklar dolusu yiyebilirim herhalde. Kahvaltı için de uğranabilir.

Hala keşfetmediyseniz, bir uğrayın… Paket servisleri de var.

Adres: İstiklal Cad. No:10/12 Beyoğlu - İstanbul

Tel: 0212 251 79 44/45

Web: http://www.istcafe.com

Cafe 17

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Gün geçmiyor ki Cihangir’de yeni bir cafenin, organik fast-food’cunun, çimen kökü suyu büfesinin açıldığı haberini almayalım. Hepsi de önce dolup taşıyor. Ama modası geçince tahtını bir sonraki trendin öncüsüne bırakıyor.  Cafe 17 ise, Cihangir’in ruhunu çok güzel yansıtıyor, o yüzden kolay kolay modasının geçeceğini zannetmem.

Bir kere menü neredeyse tamamen, kahvaltı ve atıştırmalıktan oluşuyor. Yani gece geç saatlere kadar, içkinin yanında tapaslardan atıştırıp, sonra sabah kalkamayıp, öğlene doğru çeşit çeşit kahvaltıdan hangisinin ruhunuza uyduğuna karar vermek tam bir Cihangir sefası değildir de nedir? Kahvaltılarda Leyla çizgisi terkedilmemiş üstelik… Leyla’nın İstanbul, Oslo, Paris kahvaltıları gibi, konseptli kahvaltıları (8-15 YTL) var Cafe 17′nin de. Örneğin, simit, peynir, zeytin, Orhan Veli’ye yakıştırılmış… Kepekli poğaça, elma gibi diyet kahvaltılıklar ise Audrey Hepburn’e… Ben olsam Breakfast at Tiffany’s deki gibi kruvasan ve plastik bardakta kahve koyardım bu kahvaltıya, diyet kahvaltıya isim verecek manken mi kalmadı… Bunun dışında, bal-kaymaklı Türkan Şoray, mesir macunu kıvamında bir Marliyn Monroe, baconlı Beatles, croissant’lı Brigitte Bardot, İspanyol salamlarıyla Lorca kahvaltıları da var.

Ben bu konseptli kahvaltılarda hep büyük kararsızlık yaşıyorum. Türkan Şoray’ın kirpiğini beğensem, aklım Marliyn Monroe’nun gamzesinde kalıyor. Benim gibi kararsızlar için kahvaltıya ek olarak 1-2 YTL’ye çeşit çeşit peynir, 8 YTL’ye füme somon, alabalık, palamut, gene 7-8 YTL’ye istediğiniz gibi yumurta çeşitleri ya da krep ilave edebiliyorsunuz. Kahvaltının saat 14.00′e kadar sürmesi de erken uyanmak istemeyip, kahvaltı keyfini de kaçırmak istemeyenler için çok avantajlı.

Akşam saatlerinde gittiyseniz, size uygun seçenek geniş tapas menüsü sanırım. Fiyatların çoğunluğu 4-5 YTL civarında, daha lüks seçenekler ise 12 YTL üzerine çıkmıyor. Şampanya soslu, kalamar, karides, vongole, ahtapottan oluşan Tapas Marinos 12 YTL mesela. Mushroom tapas (5 YTL) ya da  İspanyol usulü sahan, Kuskonmaz, İspanyol sucuğu, domates ve yumurtadan oluşan Andalusian Baked eggs (10 YTL) gibi değişik seçenekler de var. 5 YTL’lik çorba menüsü de, Ağustos sıcağında bile çorba içmeye özendiriyor insanı… Bütün favori çorbalarım var, mısır, brokoli çorbaları ve gazpachio… Tabi bu kadar İspanyol bir menüde Paella (24 YTL) olmaması da düşünülemez, belki bir dahaki sefere denerim onu da…

Yemeğin finalinde, tatlı menüsünden creme brule (8 YTL) ve frambuaz ve çikolata soslu kızarmış muzlardan (12 YTL) denemekte fayda var.

Cafe 17′nin yemeklerini anlatmakla bitiremeyeceğim gibi duruyor, ama biraz da ortamından bahsetmek lazım. Tam bir ev gibi döşenmiş burası, manasız bir şömine haricinde, şık bir terası, mumlar, şamdanlarla desteklenmiş hafif bir şato havası da var.  İçerilere doğru ilerledikçe, daha romantik köşe bucakları farkedebiliyorsunuz. Daha çok romantik çiftler kapmış haliyle bu köşeleri.

Son olarak, kokteylleri iddialıymış diye duydum, bunu da belirteyim…

Adres: Sıraselviler Caddesi Hocazade Sokak No.17/A Taksim

Tel: (0212) 293 99 46

Web: www.kafe17.com

Leyla/Meyra

Perşembe, 25 Ekim 2007


Yaz sonunda, şöyle ağzıma layık bir İstanbul kahvaltısı yapmak için, arkadaşlarımı da alıp, Cihangir Leyla’nın yolunu tutmuştum. Dedikoduya dalmışız, menüler önümüze gelene kadar, farklı bir yerde olduğumuzu idrak edemedim. Önce menüyü mü yenilemişler diye düşündüm, sonra, dekorasyon da farklı geldi, bir de baktım, Bülent Erkmen’in Leyla tabelasının yerinde yeller esiyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşadığımız Leyla günlerinin de sonu geldi diye düşünüyordum ki, çalışanlardan, iki ortağın ayrıldığını, Deniz Türkali’nin tabelasını alıp Tünel’deki Kaffehaus’un yerine taşındığını öğrendim. Önce, Kaffehaus’un kapandığına mı, Cihangir sosyetesinin dedikodularına uzak kalacağıma mı hayıflanayım bilemedim. Fakat sonra, Meyra’nın da hiç fena olmadığına karar verdik. Menü daha geniş, azıcık daha pahalı, mekanın dekorasyonu Leyla’ya göre biraz daha soğuk. Leyla’nın en büyük avantajlarından biri olan, kahvaltılar ise, gene bir kaç değişiklikle Meyra’nın menüsünde kendilerine yer bulmuşlar. İstanbul kahvaltısı neredeyse hiç değişmeden Osmanlı kahvaltısı olmuş. Füme balık, omlet, votka ve kahveden oluşan Oslo kahvaltısı ise yeni menüde, istavrit, hamsi, uskumrulu bir hal almış. Bu haliyle pek talibi olacağını düşünmüyorum, sabah sabah, yan masada yense, ben kalkıp giderdim en azından. Garsonlardan tanıdık yüzler de gördüm, bir kısmı Meyra’da kalmayı tercih etmiş belli ki.

Yeni Leyla’ya ise geçen hafta gitme fırsatı buldum. Mekan genel olarak Kaffehaus’un havasını korumuş. Modern, nostaljik karışık. Menüsü ise pek değişmemiş, ki Kaffehaus’un yemeklerini zayıf bulan benim gibiler için, aynı hava+iyi yemekler hediye gibi bir şey. Daha önce gitmemiş olanlar için kahvaltılar daha ayrıntılı bir açıklamayı hakediyor. İstanbul (simit, peynir çeşitleri, zeytin, tereyağ, bal, reçel, domates, salatalık, yeşil biber, çay), İstanbul diyet (kepekli poğaça, beyaz peynir, diyabetik reçeller, domates, salatalık, yeşil biber, elma, çay, kepek ekmeği), Beyoğlu (kaymak, petek bal, süzme bal, muzlu ballı ekmek, süt, kahve çeşitleri), Cihangir (muzlu yoğurt, badem, ceviz, bal, pekmez, kuru kayısı, kuru üzüm, cornşakes, ballı buğday patlağı), Londra (domuz pastırması, yumurta, tost ekmeği, tereyağ, reçel, marmelat, taze meyve suyu, ay), Paris (croissant, reçel, marmelat, tereyağ, yumurta, ekmek ve kahve çeşitleri), Roma (reçelli croissant, tereyağ, reçel, marmelat, kahve çeşitleri), Madrid (İspanyol salam çeşitleri, peynir çeşitleri, taze meyve), Oslo (füme balık çeşitleri, yumurta, kahve, votka), fiyatları 10-16 YTL arasında. Şimdiden ne yiyeceğinizi düşünmeye başlayın derim, çünkü bu seçenekler arasında karar vermeye çalışmak işkence gibi bir hal alıyor. Kahvaltılar bir yana, sırf ev yapımı ekmekleri için bile Leyla’ya uğramaya değer.
Yemekler ise kahvaltılardan aşağı kalmıyor. Deniz ürünlü spagettileri, balık çorbaları, Osso Buco’ları mükemmel. Üstelik fiyatlar da, bu kalitede yemeklere göre ucuz denebilecek düzeyde tutulmuş. Bruschetta 10 YTL, Penne al vodka 14 YTL, Ossobuco alla Milanese 22 YTL Taylight elma tatlısı (diyet) 8 YTL, Villa Doluca kadeh 9 YTL. İçki menüleri çok geniş. Formuna özen gösterenler için Taylan Kümeli’nin hazırladığı diyet menüsü de var. Leyla’da, alt katta oturup, sokaktan gelen geçeni rahatça izleyebilir, üst katta oturup, müthiş deniz manzarasının keyfini çıkarabilirsiniz. Özel davetleriniz için bir de üçüncü katı var Leyla’nın. Bu seçeneğiyle, nefret ettiğim doğumgünlerimi eğlenceli bir hale sokabilir diye düşündüm.

Sonuç olarak, hem Meyra’yı, hem de Leyla’yı beğendim. Ama gene de Cihangir’siz bir Leyla’yı ve Leyla’sız bir Cihangir’i hayal etmesi hala zor.

Tia Cafe

Pazar, 21 Ekim 2007

Tarabya-Yeniköy hattının müdavimleri olarak, Yeniköy Paul’ün kapanışını, çeşitli havai fişek gösterileriyle kutlamamızın ardından, yerinde açılacak Tia Cafe’nin hazırlıklarını da heyecanla takip ediyorduk. Tia, nihayet açıldı ve denemek için girdiğimizde, içeride bir sürpriz bizi bekliyordu. İlk yazımda, Circle Cafe’nin şair ruhlu şef garsonundan bahsetmiştim. Fahri Bey’in bir süredir, yeni bir yer açma niyetinde olduğunu biliyordum, fakat Tia’da karşıma çıkmasını hiç beklemiyordum. Üstelik de yalnız başına değil, ekibine Circle Cafe’nin şeflerini de katarak açmış yeni mekanını. Daha önce gitmiş olanlar, pizzalarının ve cheese cakelerinin lezzetini hatırlayacaklardır. Fakat bu sefer, aynı lezzetler, çok daha uygun fiyata sunuluyor.

Tek tek değerlendirirsem, Tia, küçük bir mekanı mümkün olduğunca işlevli kullanmaya çalışmış, oldukça zevkli döşenmiş. Mekanın en büyük artılarından biri, gece 23.00 sonrası bar olarak çalışması. Bu konuda Yeniköy’deki büyük bir eksikliği de kapatacak gibi görünüyor. Deniz kenarında olmasına rağmen, hiç deniz görmemesi ve özellikle Pazar kahvaltılarında caddenin gürültüsünün içeri dolması, oldukça üzücü. Ama caddeden gelip geçeni izlemek de, ayrı bir eğlence. Bangır bangır ilahi remixleri çalan arabalar, en az yarım saatlik muhabbet konusu yaratabiliyor.

Menüye gelince, ilk dikkati çeken, uygun fiyatları. Ki Yeniköy, en özelliksiz yemekleri bile, fahiş fiyatlara kakalamasıyla meşhur cafelerle doluyken, Tia, fiyatları nedeniyle kocaman bir artıyı hakediyor. Kahvaltı için 8 YTL’ye oldukça lezzetli omletler (ben jambon, kaşar ve mantarlı yedim, gayet güzeldi), menemen, yağda yumurta ya da 15 YTL’ye kahvaltı tabağı alabilirsiniz. Aperatiflerde, değişik bir seçenek Ispanaklı Peynirli Samosa (8 YTL) olabilir. Salatalarında en çok tercih edilenin 3 Peynirli Salata olduğunu söylediler. Biz Tavuklu Sezar salatayı denedik, ortalamanın üzerinde olduğu söylenebilir. Salata fiyatları 12-17 YTL, sandwichler 8-13 YTL, pizzalar 15-20 YTL arasında değişiyor. Pizzalar Circle Cafe’den hatırladığım kadarıyla mükemmel olmalı, çıtır çıtır ve ince hamurlu, üstelik de artık porchini mantarı kullanarak yapıyorlarmış. Makarnalarda, Portakallı, ördekli papardelle (17 YTL) denedim. Porsiyonu biraz küçük olmasına rağmen, mükemmel bir lezzeti vardı. Ördek eti çok sevdiğim bir et ve İstanbul’da menüsünde ördeğe yer veren oldukça az yer var. Rahatlıkla tavsiye edebilirim. Diğer makarnalar 12-19 YTL arasında değişiyor. Ana yemeklere gelince, Schnitzel, Köfte, Mantarlı Bonfile, Cafe de Paris soslu bonfile, T-Bone Steak gibi daha klasik tatların yanısıra, Fajitalarının da çok beğenildiğini söylediler. Ana yemekler, 15-25 YTL arasında. Tatlılarda ise, ısrarla tavsiye edeceğim şey, Cheese Cake’tir. Hatta daha da iddialı konuşursam, İstanbul’daki en iyi cheese cake, Tia’nınki olabilir.

İçecek seçenekleri de oldukça geniş. Kahveleri Douwe Egberts. Çayları demleme. Alkollü içecek fiyatları da gene benzer yerlere oranla oldukça uygun, kokteyller 15 YTL, yabancı içkiler 12 YTL civarında. Fransa, İspanya, Şili ve İtalya şaraplarına yer veren genişçe bir ithal şarap menüsü var.

Çalışanlarına gelirsek, Fahri Bey, her zaman ilginç hikayeleri ve içten ilgisiyle, müşterilerine iyi vakit geçirtmesini biliyor. İnanılmaz bir hafızası var. Sizi yıllar önceki halinizi anlatarak şaşırtabilir ya da her yemeğin hikayesini anlatabilir. Mesela Papardelle’nin içine konulan mozarella peynirinin uzaması yüzünden İtalya’da Papardelle a la Telephona diye anıldığını biliyor muydunuz, ya da, Carpaccio’nun ismini militarist ve milliyetçi bir ressamdan aldığını? Gerçek hikayeler sıkıcı mı geliyor, bir de Fahri Bey’in kendi hayalgücünden çıkan fikirlere bakalım, Cappuccino, Toscanalı bir prensesin kapısına gelen bir cinin, kadına “Kapıdaki cin o!” demesinden gelen bir isim olabilir diyor.

Sonuç olarak, kahvaltıya gittiğimiz Tia’da, öğlen yemeğimizi de yiyerek, çok iyi vakit geçirip, uygun bir hesap ödeyerek kalktık. Hepinize gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

Küçük Gurme