‘Kategorilenmemiş’ Kategorisi için Arşiv

Evde Kolay İskender Keyfi

Salı, 21 Nisan 2009

evde iskender

Evde İskender mi? O da nereden çıktı dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi Allah için, İskender İskenderoğulları’nın aklındaki fikir bu değildi herhalde, ama bu yemeğin de en az onunki kadar lezzetli, üstelik de yapılması çok kolay bir yemek olduğunu söyleyebilirim. Hele ki, buzluktaki etinizi çözmeyi unuttuysanız ve mikrodalgada çözülmüş etten hoşlanmıyorsanız harika bir çözüm olduğu kesin.

Malzemeler:

- 1/2 Kilo dilimlenmemiş halde bonfile

-  1 çorba kaşığı biber salçası

- 1 su bardağı su

- 1 soğan

- 2 çorba kaşığı zeytinyağı

- 4 orta boy patates

- Yoğurt

Yapılışı:

  1. Buzluktan çıkardığınız etinizi, kesilebilecek kadar çözülmeye bıraktıktan sonra, cips gibi ince ince dilimleyin.
  2. Düdüklü tencerenizde, zeytinyağı, salça ve küp küp kesilmiş soğanınızı kavurun. Üzerine etleri ekleyin. En son 1 bardak su ekleyip, 20 dakika pişmeye bırakın.
  3. Bu sırada parmak şeklinde dilimlediğiniz patatesleri kızartın.
  4. En son olarak, kızarmış patateslerin üzerine, dilediğiniz kadar çırpılmış yoğurt ve üzerine de etleri koyup, servis yapın.

Ben bu yemeğin yanına şöyle bir de salata yaptım.

salata

İçinde Carrefour’da konserve olarak satılan ince fasulyeler, turp ve işte bildiğiniz, marul, nane, domates, salatalık filan var.

Suadiye Cafe

Salı, 12 Ağustos 2008

Bugün Bağdat Caddesi civarında yemek yiyecek yer ararken, aklımıza ne zamandır gitmediğimiz Suadiye Cafe geldi. “Akşam üstü oldu, ben artık çekileyim…” demeyen güneş bizi bunaltmışken, Suadiye Cafe püfür püfür esiyordu. İçeri girer girmez bir ferahladık, hoş oldu. Cadde civarında dert olur genelde, ama rahat rahat park yeri bulduk, bulamayanlar için vale servisleri var.

İçeri girdik, zaten müşteri sayısı kadar garson olduğundan, kapılarda karşılandık, iyi hoş, ama anlayamadığımız bir nedenden dolayı, mis gibi bahçe varken, inlerin ve cinlerin top oynadığı kapalı bölüme doğru yönlendirildik. Tabi ki, zarif bir çalım hareketiyle, yol gösterici garsonumuzu atlatıp, bahçedeki masaya kurulduk. Zaten anlayamadığım gerginlikleri bütün yemek boyunca sürdü. Menümüzü açtığımız anda, sipariş için kafamıza dikildiler. Zannedersiniz ki, görev aşkı, hemen bize yemeklerimizi getirecekler, ondan acele ediyorlar. Oysa başlangıç faslından sonra, ana yemeklerimizin gelmesi, en azından 15-20 dakika sürdü, biz o sürede doyduk neredeyse.

Neyse efendim, menümüzü açtığımız ana geri dönelim. Suadiye Cafe’nin yemek repertuvarı geniş. Güzel de bir menü hazırlamışlar. Fakat, fiyatlar kesinlikle mantıksız. Bir kere, İstanbul’da eli yüzü düzgün cafelerin hiçbirinden bir farkları yok. Aynı schnitzeller, Cafe de Paris soslu bonfileler, chicken fingerlar, carpaccio’lar… Yediklerimiz gayet güzeldi, lafım yok ama, zaten bu yemekler ne kadar kötü yapılabilir ki? E, Boğaz manzarası olsa, diyeceğim ki “adamlar kaç para kira veriyorlardır, menüye yansıyacak elbet”. Ama görüp görebileceğiniz deniz manzarası Anadolu yakasının, uçsuz bucaksız, puslu denizi… Abartmayayım, gene aşırı da değil tabi, ama gene de benzerlerinden fazlaydı fiyatlar…

Başlangıçlar bu fiyat konusunda en abartılı olan kısım olabilir. 20 YTL’ye patates kabuğu var mesela, 20 YTL vermişken en azından patatesin kendisini almak istiyor insan. Carpaccio (21 YTL) daha önce gittiğimizde yemiştik, gayet güzel. Bu sefer de Cajun Baharatlı Tavuk (18 YTL) yedik. Ben çok seviyorum bu çıtır tavuk olayını, Suadiye Cafe de çok güzel yapmıştı. Özellikle soslarının kıvamı çok güzeldi. Mide bulandırmak istemem ama, ufak bir kıl bonusu da çıktı içinden, ben pek umursamadım, hakikaten ufak bir şeydi, ben de pek hassas sayılmam bu konularda, ama umursayacak olanlar için belirtmekte fayda var. Porsiyonları baya büyükçe, iki kişi paylaşmamıza rağmen, neredeyse bir tek başlangıçla doyabilirmişim diye düşündüm.

Salatalara pek rağbet etmeden geçiyorum, fiyatları 17-25 YTL arası değişen, deniz ürünlü, somonlu, tavuklu caesar gibi salatalar var, ilginç olan bir tek roka, bulgur, pirinç makarnası ve kuskusla hazırlanan Fas salatası olabilir ki, hiç benim damak tadıma uygun değil, bir de Meksika mutfağı sevip de formuna özen gösterenler için fajita salatası… Atıştırmalık isteyenler için, sandviçler, krepler, burgerler (16-19 YTL) var. Ama asıl iddialı oldukları kısım pizza ve hamur işleri kısmı (15-22 YTL). Ben daha önce bir kez yediğim dört peynirli pizzanın (22 YTL) tadını hala unutamıyorum.

Gene de bu seferki yemekte, pizzaları, makarnaları geçip, ana yemeklerden (19-29 YTL) seçim yaptık. Ben Viyana Schnitzel (23 YTL), arkadaşım ise Robespierre (26 YTL) yedi, hani şu incecik kesilmiş bonfile dilimlerinden yapılan yemek… Benim schnitzelim biraz tatsız tuzsuzdu, ama Robespierre oldukça güzeldi, gözüm kaldı, bir daha gidersem, ben de yiyeceğim. Dedim ya porsiyonlar büyüktü, tatlıya (11-14 YTL) pek yer kalmadı. Ama beklemeye razıysanız, sufleleri (14 YTL) fena değildi diye hatırlıyorum.

Sonuç olarak, her şeye rağmen gene de memnuniyetsiz kalkmadık masadan. Suadiye Cafe’nin bana düşündürdüğü şey, eğer fiyatlarını normalin üstünde tutuyorsan, müşterilerinin beklentilerini arttırdığın ve hoşgörülerini düşürdüğün oldu. Biraz daha uygun fiyatlar, ortamı germiyor, daha rahat bir yemek yeniyor.

Adres: Selim Ragıp Emeç Sokak No: 27 Suadiye

Tel: 0216 464 85 00

Web: http://www.cafesuadiye.com/

Küçük Gurme’nin bloguna hoşgeldiniz!

Cuma, 19 Ekim 2007

Yaşamak için mi yemek yiyorsunuz, yoksa yemek için mi yaşıyorsunuz? Belki sorulabilecek en derin felsefi soru değil ama, gene de bazılarımızın hayatında önemli. Mesela benim!

Sanırım iyi bir yemekten aldığım keyfi hiçbirşeyden almıyorum. Fakat güzel yemek avı, İstanbul gibi kocaman bir şehirde, pek de kolay değil. Her gün, her köşe başında, yeni açılan ya da daha önce deneme fırsatı bulamadığımız yeni bir restoran görüyoruz. Bazen içimizdeki Indiana Jones ortaya çıkıyor ve “Hey, şu kapının ardında, senin tarafından keşfedilemeyi bekleyen, kayıp bir hazine olabilir. Hadi yola çıkalım!” diyor. Kokuları takip ederek, damak tadımıza uyacak, o mükemmel yemeği arıyoruz.

Bazen, macerasever içgüdülerimiz bizi yanıltmamış oluyor. Lezzetli yemekler yemiş, mutlu- mesut, gülümseyerek çıkıyoruz kapıdan. Ama bazen de, işten, okuldan, evden kaçıp, kendimize ayırdığımız kısıtlı vakit heba oluyor, üstüne yaşadığımız sıkıntı da yanında promosyon.

Peki bir restoranı beğenmemizi sağlayan kriterler nelerdir? Şu anda küçük bir gurme olduğum ve sonunda yaşayabileceğim hüsranı hafifletmek istediğim için, beklentilerimi minimumda tutayım ve nelerin o restoranı beğenmememe neden olduğunu sayayım. Yani İstanbul’da, restoranmacerasısever okurlarımın, bilmedikleri kapılardan geçtikleri zaman karşılarına çıkabilecek sürpizler nelerdir??

Öncelikle genel ambiyans… Bangır bangır müzik, kötü bir ışıklandırma varsa, arkamıza bakmadan oradan uzaklaşıyoruz. Çünkü neden? Yemeği güzel yapan şey, biraz da sofraya oturduğunuz insanlar ve güzel muhabbettir. Ben aynı sofraya oturduğum insanların yüzünü göremiyor, söylediğini dinleyemiyorsam, yemek ne kadar lezzetli olursa olsun, keyifli geçmiyor. Yemekten aldığım enerjinin yarısını, sesimi duyurmak için harcıyorsam, ne anladım o yemekten?

İkinci nokta, çalışanlar… Deneyimlerimle doğruladığım üzere, garsonluk dünyanın en zor mesleklerinden biri olmalı. Bir defa, fazla ilgisiz olmayacak, ama fazla cıvık da olmayacak. Tabakları kafamıza atar gibi, masaya bırakmayacak, ama “Yemekler iyi mi, memnun muyuz vs.” gibi soruları abartarak, neredeyse tabağımızdakileri elleriyle yedirecek hale de gelmeyecek. Güler yüzlü, seviyeli, içten, hızlı, ilgili olacak. Şahsi tercihim, “siz” diye hitap edilmek yönünde, çünkü ben de karşımdakine öyle hitap ediyorum. Ama tabi bazen, kendi şahsına münhasır, olduğu gibi kabul edip, öyle sevdiğimiz garsonlar olmuyor mu, oluyor. O zaman bütün bu özellikleri karşılamasa da gene de oraya gidip bakalım bugün neler yapacak diye merakla beklediğimiz, sempatik çalışanlar da var. İleride daha ayrıntılı bahsederim ama, Yeniköy Circle Cafe’nin, her tatlı için bir mani yazan şef garsonu, bunun en mükemmel örneğidir. Onları tüm bu kategorilerin dışında tutuyorum.

Eh, atmosferi beğenip, içeri girdik; garsonumuzu beğenip, menüyü aldık. Menüdeki kötü sürprizlerden bahsetmenin vakti gelmiş demektir. Önümüze ansiklopedi gibi bir menü gelmesi, özellikle, açlıktan ölmek üzere olan bir müşteriye zulümdür, sevgili işletmeciler. Evet tabi geniş bir menüye sahip olmak hoş, ama bu durumda, iyi bir kategorizasyon, son derece açık yemek açıklamaları gerekli. Özellikle yemek isimleri, yabancı bir dilde yazılmışsa, bu dilleri bilmeyen bir kitlenin varlığı da göz önüne alınmalı. Ayrıca bunları büyük puntolarla yazmanız da, benim kişisel bir ricam olsun. 10 numara miyop-astigmat bir babaya sahip olmanın kötü tarafı, bütün o upuzun listeyi, ona okumakla geçen travmatik bir çocukluk dönemi demek, takdir edersiniz ki. Dediğim gibi geniş bir menü hoş, ama gene de menünün bir teması olması, -sözgelimi Akdeniz tarzı ya da İtalyan yemekleri vs. gibi- bende yaptıkları yemekte uzmanlaşmış oldukları izlenimini yaratıyor. Ayrıca orijinallik de çok önemli. Her menüde aynı yemekleri görmekten sıkılmadık mı sevgili okurlar? Ben şu anda klasik bir İstanbul kafesinin menüsünü ezberden yazabilecek haldeysem, durum pek parlak değil demektir ki, mutfak kültürü, damak zevki çok gelişmiş bir toplumun ihtiyacını da uzun süre karşılamayacaktır bu monotonluk.

Ve şimdi, trampetler başlasın! En önemli kısıma geldik. Yemeğimiz nasıl? Kelimelerle anlatılmayacak bir soru bu da. Herkesin damak zevki farklı. Ama önemli birkaç nokta, istediğimiz gibi pişip pişmediği ya da içinde soğan olmasın diye rica ettiğimiz halde, yemeğin soğan içinde yüzüp yüzmediği, sıcaklığı ve gene orijinalliği, yaratıcılığı, sunumu… Ve ilerideki yorumlarda okuyacağınız gibi, benim damak zevkime uyup uymaması…

Siteyi geliştirmenin en güzel yolu, sizin de yorumlarınızı katmanız. Böylece, diğer okuyucular yalnızca benim damak zevkimden, değil sizinkinden de faydalanmış olurlar. Hem ben de, sizin önereceğiniz restoranlarla, her yeni mekan keşfedişimde, yeniden Indiana Jones’a dönüşmek zorunda kalmam.

Kutsal Lezzet Avcınız