‘Cafe’ Kategorisi için Arşiv

Abra Cadabra 3. kez

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Çemkirmelerim bitmedi, ne yazık ki bu sefer çok da sevdiğim bir yer için yazıyorum. Arnavutköy’deki Abra Cadabra’ya açıldığı yıldan beri kimbilir kaç kere gitmişimdir, daha önce hiç bir yer için yapmadığım şekilde, iki defa da haklarında yazdım burada. Bu üçüncü olacak. Yemeklerine bayılıyorum, midyeli pilavları için can veririm, ortamını da seviyorum (her ne kadar bu sene bir yenilik yapmaları gerektiğini düşünsem de, yolun tozu toprağından baya eskimiş koltukları, masaları) fakat iş servise gelince, orada çuvallıyorlar. Hem de çok fena.

Öyle kötü bir servisleri var ki, yemeklerini de sileceğim, ortamını da. Üstelik bir defa da değil, her seferinde başımıza aynı şey geliyor. Kime sorsam kötü bir anısı var Abra Cadabra’nın servisiyle. İş yalnızca gecikme olsa, o kadar laf etmeyeceğim. Yoğunlardır, mutfakta sorun çıkmıştır, türlü türlü hali var. Ama hayatımda görmediğim kadar kabalar da. En son hafta içi bir akşam yaklaşık 10 kişilik bir grupla bir şeyler içmeye gittik. Oldukça boş oldukları düşünülürse, bir mekanın arayıp da bulamadığı nimet olmamız gerekir değil mi? Yok değil. Abra Cadabra’da size baya baya başlarına açılan iş muamelesi yapılıyor.

Gittik oturduk, abartmıyorum yarım saat boyunca, garson namına birini göremedik bile. En sonunda ben içeri gidip, durumu açıkladım, birinin gelip bizimle ilgilenip ilgilenemeyeceğini sordum. Özür dilemek yerine, bahaneler sıralamaya başladılar. Bizim grubun tamamlanmadığını, arkadaşlarımızı beklediğimizi düşündüklerini söylediler. Halbuki biz böyle bir şey söylememiştik bile. Ekip de tamdı. Dayanamayıp “bu ilk defa olmuyor” dediğimde ise, saklamaya bile gerek duymadan göz devirip, öflediler. Söylemeye gerek yok, böyle bir gerginlikten sonra, gecenin geri kalanında da pek iyi bir servis alamadık. İçkilerin içine tükürdüklerinden şüpheleniyorum.

İnsan düşünmeden edemiyor, bir özür dileyip müşterinin gönlünü almak o kadar kolay ki, ters davranarak bir şey kaybetmeyeceklerini düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar. Güzel yemeği evimde de yaparım, iyi vakit geçirmeye dışarı çıkıyorsam ve böyle bir muamele görüyorsam, bir daha da gelmem Abra Cadabra’ya.

Mangerie

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Bebek’teki Mangerie’ye gideli neredeyse bir ay oldu, bir türlü elim varmadı yazmaya. Neden? Çünkü yiye yiye bir tost yedik. Neden? Çünkü fiyatlar uçmuş. Delirmişler mi nedir? Yasin halinden memnundu, “Böyle güzel manzara, mis gibi ev ortamı için çok da abartılı değil” diyordu. Ben bir daha karnım açken gitmemeye yemin ettim ama. Çay içerek hovardalık yapmak gelirse içimden belki o zaman. Ya da belki kırk yılda bir kahvaltı için. Şöyle ki, çok lüks bir yere gitmediğimiz sürece, her menüde, iyi kötü kesemize uyacak bir kaç yemek bulabiliyoruz. Her yerde gidip de bonfile yemiyoruz da, bazı yerlerde makarna alıyoruz, efendime söyleyeyim, bir salata alıyoruz. Hem hoş bir ortamı varsa, keyfini çıkarıyoruz, hem karnımız doyuyor, hem de cepleri boşaltmıyoruz. Mangerie’de böyle bir seçenek yok.

Menüdeki en uygun fiyatlı bölüm tostlar. Onlar bile 15 TL’den başlıyor. Onun dışında bildiğiniz ızgara sebzeli sandviç bile 25 TL’nin üzerinde, ana yemekler, noodle’lar, burger’ler ise iyice cep yakıyor, 35 TL civarında hepsi.

Senelerdir orada olduğuna göre, alıcısı var demektir. Sahibi Delicatessen’in sahibiyle aynı kişi olduğundan yemeklerin çok güzel olduğunu da tahmin edebiliyorum, ama gene de biraz daha insaflı bir fiyat politikası bekliyorum Mangerie’den.

Bir de yağmurda derme çatma merdivenleri çok kayıyor, haberiniz olsun. Morarmış popom ve hala ağrıyan belim Mangerie’ye sempatiyle yaklaşmamı iyice zorlaştırıyor. Ya gözüm çıksaydı Mangerie, ha?

Adres: Cevdet Paşa Cad. No. 69 Küçük Bebek / İstanbul

Tel: 0212 263 5199

Web: www.mangeriebebek.com (Tarifler var sitede, kaçırmayın derim)

Big Plate

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Bu ara beslenme faaliyetlerimi birazcık da spora göre planlıyorum. Sürekli yemekten dubaya dönecektim yoksa. Spordan önce karbonhidrat, spor sonrası yarım saat içerisinde protein. Düzenli beslenmekle ilgili tek bilgim bu ne yazık ki. Spor sonrası protein ve nikotin ihtiyacımı karşılamak için de, İstinye Park’taki Hillside’ın hemen dışındaki Big Plate’e uğruyorum. Bir yazlık yer havası var burada, yemekleri de fena değil, açık hava olması sigara içenler için avantaj, ama sürekli üstümüze soğuk hava tanecikleri püskürtmelerine rağmen çok sıcak oluyor genellikle.

Her ne kadar gece yine acıkıp, gidip kebap filan yememe rağmen, spordan çıkınca, sağlıksız bir şeyler yemeye gönlüm razı olmuyor. Dolayısıyla Big Plate’teki favorim, Portakallı Tavuk Izgara (19 TL). Biraz tatsız tuzsuz, portakal aroması da gerektiğinden fazla bence. Ama yine de sunumuyla durumu kurtarıyor.

Yanında da, bu yaz neredeyse her yerde bulabileceğiniz Buğday Salatası (10.5 TL) alıyorum. O kadar çok yiyorum ki bunu yakında gıdaklamaya başlayacağım. Ama soğuk soğuk hoşuma gidiyor, yemesi kolay, besleyici, doyurucu. Bir salatadan bekleyebileceğiniz her şey var yani. Big Plate’de içine mantar parçacıkları, havuç, nar ekşisi vs. de koyuyorlar. İyice lezzetli oluyor.

Big Plate’e uğrarsanız Izgara Köfteleri (20 TL) de çok güzel bu arada. Üzerinde azıcık patlıcan közleme, yanına kuru cacık, altına da bazlama ekmekleri koyuyorlar. Köfteler yumuşacık, puf puf. Ağzınıza layık. Ama bu kadar lezzetli olmalarından, pek de hafif olmadıkları sonucunu çıkarıyorum, haberiniz olsun, sonra bilmiyordum, nereden çıktı bu kilolar olmasın.

Adres: Hillside, İstinye Park

Tel: 0212 345 62 88

Happily Ever After

Pazar, 23 Mayıs 2010

Bebek’teki Happily Ever After senelerdir orada, senelerdir bir defa da “Burada da ne yapıyorlarmış” diye merak etmedim ne yalan söyleyeyim. İsminden midir, önünden geçip giderken içeride pek bir kalabalık görmememden midir, o kadar zamandır orada olmasına rağmen, kimseden duymamamdan mıdır, artık bilemiyorum, hep biraz uyduruk ama pahalı bir yermiş izlenimi verdi bana. Geçenlerde Time Out’un en iyi şef ödülünü, Happily Ever After’ın şefi Burcu Esin’in aldığını okuduktan sonra, haksızlık yaptığıma karar verdim ve Cumartesi kahvaltımız için Bebek’in yolunu tuttuk.

Sigara içen zavallılar olarak, deniz yerine yola bakan, soğuk havaya rağmen sobaları açılmamış ön bahçeye mahkum edilmiştik. Bir süre sonra, zangır zangır titremektense, içeride oturup, sigara içmemenin daha katlanılabilir bir işkence olduğuna karar verdik. İyi de yapmışız, sıcak sıcak oturup, bir yandan da pencereden Bosphorus Cup’ı izlemek pek keyifliydi.

Kahvaltılarımız geldiğinde ise keyfimiz ikiye katlandı. Croissant’ın içine scrambled eggs, bacon ve cheddar peyniri oturtmasından oluşan, California Croissant (19 TL) bir kahvaltıdan beklediğim her şeyi elle yenebilir kıvama getirmişti. Ama elle yemesi de, keserek yemesi de zordu, taş kıvamına gelmiş bacon’ları yüzünden. Biraz daha az pişirselermiş, iyi olacakmış. Keza, devasa domatesler de, hem tatsızlardı, hem zeytinyağı, limon, kekik namına hiçbir şey eklenmemişti, hem de bir zahmet edip de kese kağıdı kalınlığındaki kabuklarını soymadıkları için iştah uyandırmıyorlardı. Yine de kahvaltı tabağım, croissant’ların çıtırlığıyla kalbimi kazandı.

Pancake’ler ise kahvaltının orgazmatronik kısmıydı. Hem Chocolate Chip Pancake (13 TL), hem Chunky Banana Pancake (14 TL) alıp, gerek Nutella’ya banarak, gerek akçaağaç şurubu dökerek paylaştık. Bir süre sonra tatlı komasına girecek gibi olsak da, çok güzellerdi.

Bu arada gözümüz öğle ve akşam menülerine de takıldı da, kahvaltı fiyatları daha makul olmasına rağmen, ana yemekler oldukça tuzlu. Fakat İtalyan-Amerikan esintili ilginç seçenekler vardı. Bilmiyorum dener miyim ilerde?

Adres: Cevdetpaşa Caddesi 24/A, Bebek

Tel: (0212) 263 41 38

Gölge’de Kahve

Perşembe, 29 Nisan 2010

Çağla ve Emrah günlerdir Gölge’de Kahve’yi öve öve bitiremiyorlardı. Özellikle de bir şeyler okumak için sessiz sakin köşe avında olduğum bugünlerde, çıkmaz bir sokakta olduğundan geleni geçeni az olan, Gölge’de Kahve keşfi son derece hayırlı oldu. Aslında geçen sene Rejans’a giderken önünden geçmiş, burası da neymiş diye merak etmiştim, ama sonradan unutmuşum. Gittiğimde jeton düştü. Kocaman mermer masalarına oturup, keyifli keyifli yedik, içtik.

Çağla’yla sabahtan öğlene kadar, Cihangirhane’de kahvaltı maratonunda olduğumuzdan karnımız çok aç değildi. Gene de Fırında Mücver (15 TL) fikrine karşı koyamadık. Biraz karabiberi fazlaydı, ama süzme yoğurtla dengelenemeyecek bir fazlalık değil…

Derya’nın tavuklu dürüm’ünde (16 TL) közlenmiş biber sosu, marul, domates ve kırmızı soğan vardı. Yanında da bol yağlı patates kızartmaları geldi.

Emrah’ın keşli cevizli eriştesi (13 TL) ise, tam bir köy lezzeti, burcu burcu Anadolu’ydu.

Gölge’de Kahve Yeşilaycı bir mekan, içki yok. Ama gece geç saate kadar açık.

Adres: Olivia Geçidi 21 Galatasaray / İstanbul (Barcelona’nın sokağından girip, sola kıvrılın)

Tel: 0212 2924053

Deep

Salı, 27 Nisan 2010

İtiraf etmem gerekli ki, sakin sessiz kitabımı okuyup, menengiç kahvesi içmek için Zencefil’in yolunu tutuyordum bir kaç gün önce. Tadilattaymış. O yüzden hemen yanındaki Deep’te oturdum. Tarçınlı, Melisalı, Böğürtlenli bir çay aldım ama çayla oyalanma sürem belli, bir süre sonra ne yesem acaba diye bakınmaya başladım. Deep, menüsünde etobur yemekleri bulundursa da, vejetaryen restoranı diye hatırlıyordum, benim de canım bahar nedeniyle, doğayla bütünleşmiş olduğumdan pek et çekmiyor bu aralar.

Susamlı patates köftesiyle (10 TL), Çiftlik Salatası (10 TL) aldım. Patates köftelerinde pek bir numara yok. Susama kapladıkları patates pürelerini, kızartmışlar işte. Ama bu yazıyı yalnız ve yalnız salatanın hatırına yazıyorum. Vejetaryen olmanın son derece zevkli bir deneyim olabileceğini düşündürdü bana. Zaten bu ara sürekli olarak, kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Hangi noktada başarılı olup, tamamen et yemekten vazgeçeceğim bilmiyorum.

Salata, nohut, buğday, kurutulmuş domates, kuru kayısı ve nar ekşisinden yapılmıştı. Evde de yaparım ben bunu diye düşündüm, ama kimi kandırıyorum. Bir salata için bu kadar uğraşmak hiç benlik değil, nohutları beklet, haşla filan… Yok ilk fırsatta Deep’e gidip, bir daha yerim. Ekonomiye can veririm.

Bu arada, Deep’in ortamı da güzel. Mavili-beyazlı tekne atmosferi yaratmışlar. İçeriye girmedim pek, bahar güneşinin tadını çıkarmak için, ama güzel havalar için dışarıda oturmak pek hoş olabilir.

Adres: Kurabiye Sok. No: 2, Beyoğlu / İstanbul

Tel: 0212 252 45 97

Cihangirhane

Cuma, 23 Nisan 2010

Dün çok güzel bir şey oldu. Resmen gökten kucağıma düştü. Bir arkadaşım beni arayıp, yeni çıkacak bir yemek dergisi için tadıma gitme fikrine ne diyeceğimi sordu. Allah dedim, ne diyeyim ben de. Gurmelik yapanlara içten içe hep kızsam da, sırf kıskançlık sonuçta. Hem sürekli güzel yemekler yiyip, hem de üstüne para kazanan insanları kıskanmayacağım da kimi kıskanacağım. Tabi Cihangirhane’ye yaklaştıkça, ya beğenmezsem de gene de iyi bir şeyler yazmak zorunda kalırsam diye de düşünüyordum. Sonuçta, “sade vatandaş” olarak gittiğim yerler hakkında, objektif, tam bağımsız haberciliği ilke edinmişim bugüne bugün. Objektifliğime halel gelir diye çok korktum, ama Allahtan, Cihangirhane’ye aşık oldum da böyle bir derdim olmayacak.

Cihangirhane, isminden de anlaşılabileceği gibi, Cihangir’de. Kahvenin oradan düz gidin gidin gidin, gittiniz mi? Yol ikiye ayrılıyor ya, hah tam orada sağ köşede. Tipine baksanız, içeride şahane Antakya mamaları olduğunu düşünmezsiniz. Beyazlar içinde küçük bir bahçe, köşede sarmaşık gülleri, genişçe masalar, ama onlar her yerde var. Asıl olayları mutfakta.

Leb-i Derya’nın kalabalığında nasılsa herkese yer bulmayı başaran insan olarak hatırladığım Deniz Deniz ve Asmalımescit’teki Badehane’nin sahibi Bade Uygun Cihangirhane’yi kendi çocukluklarından hatırladıkları, anne eli değmiş gibi lezzetli Antakya yemeklerini misafirlerine sunmak için açmışlar. Ama Doğu yemekleri deyince akla gelen kebap değil sundukları, aynı şekilde, herhangi bir mezecide bulabileceğiniz klasik yemeklerle de haşır neşir olmuyorlar pek, en azından kebapçı usulü halleriyle. Bunların hepsi kardeş diyerek, bu coğrafya üzerinde varolan kültürleri ve yemeklerini aynılaştırmanın değil, dost-arkadaş diyerek çeşitliliği kutlamanın peşindeler. Cihangirhane’nin en sevdiğim tarafı, yemek gibi çok yönlü bir alanın, hemen hemen her ayrıntısıyla ilgili kafa patlatmaları. Örneğin malzemelerini çoğunlukla yerinden, doğrudan üreticisinden almayı tercih ediyorlar. Komşuları olan bir Ermeni teyze evinde yaptığı likörleri mi satıyor, Antakya’da taşla ezilen kırma zeytinler mi var, Mardin’de Süryani şarabı mı var, bunları keşfetmeye çalışıyorlar. Özellikle kadınların sattığı ürünlere öncelik vermeleri de +rep.

Yemeklere gelmek için sabırsızlanıyorum. Başlangıç, ana yemekler ve tatlı kısımlarındaki bütün yemekleri denedik 3 saat boyunca, bir yandan da tatlı tatlı muhabbet ederken. Başlangıçlardan başlayayım, favorim hiç kuşkusuz muhammara’ydı (7 TL). Ceviz-ekmek içi-közlenmiş biber ve baharatların karışımı muhammara, normalde çok acı yapıldığı için, bir noktadan sonra beni ağlatan bir meze. Ama Cihangirhane’de acı dozajı harika, hassas dil partiküllerim sünmedi sayelerinde. İkinci favorim babagannuç (6 TL) ki patlıcan söz konusuysa gerisi teferruattır felsefesini benimsediğimden, yine Antakya’dan gelen zeytinyağı, köz biber ve az sarmısaklı, soğuk hali, her yerde ayrı şekilde hazırlanan babagannuçun en sevdiğim hali zaten. Sonracığıma Zahter, yani taze kekikli, taze soğanlı ve nar ekşili bir salata (6 TL) ve yine kekikli bir kırma zeytin piyazları (5 TL) vardı. Soğanla mesafeli bir ilişkimiz olduğundan, kekik ihtiyacımı daha çok kırma zeytin piyazıyla giderdim, garantisini verebilirim ki, hazır satılan, şarküterilerde bulunan ya da Ege Bölgeleri’nde yiyebileceğiniz kırma zeytinlerden oldukça farklı bir lezzetle karşılaşacaksınız.  Ilık başlangıçlardan da asma yaprağına sarılı, ızgara hellimler (8 TL) üzerlerinde çam fıstıklarıyla geliyor, bir diğer ılık başlangıç da falafel (7 TL) onu da tatlımsı sosuyla yiyorsunuz. Son olarak Boşnak mutfağının ünlü simalarından iste kurutulmuş et (8 TL) ve Antakya’da sunulduğu şekilde biber ve salatalık turşuları, salatalık ve bol zeytinyağıyla gelen humus (6 TL) da var. İste kurutulmuş etin daha lime lime, ince haline alışığım, ama humus güzel tutturulmuş tahin oranıyla, birazcık sulu kıvamıyla ağzınıza layık.

Gelelim ana yemekler üzerinden, fasulyenin faydalarına. Günlük yemekleri de var, mesela ben gittiğimde hamsili iç pilav çarptı gözüme. Ama biz menüden gittik. Yazının ilk fotoğrafı Keytaz köfteyle (13 TL) tanıştırayım sizi öncelikle. Yufkanın ortasına oturtulmuş, içine de bol maydanoz konmuş bu köfte yanında da kendilerinin yaptığı süzme yoğurtla geliyor. Masadaki herkesin en çok beğendiği yemeklerden biri olan Mahmudiye (17 TL), Osmanlı saray mutfağından alınmış meyvalı, ballı bir pilav. Bu özellikle ilginç oldu, çünkü tam yemek öncesi muhabbet ederken, bugün geleneksel Türk mutfağı diye tanıdığımız yemeklerin aslında, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı yemeklerinden ne kadar farklı olduğundan bahsediyorduk. Gelenekselleştirilmiş Türk mutfağı’nın klasik malzemeleri olan patlıcan, domates gibi sebzelerin, ancak Amerika’nın keşfi sonrası mutfağa girmesi nedeniyle, daha önceki dönemlerin yemeklerinde ayva, kayısı, bal, şeker gibi malzemeler sıklıkla kullanılıyor. Mahmudiye de bunun canlı kanıtı olarak geldi masamıza. Ortalarda fotoğrafını görebileceğiniz, uzay kapsülü şekilli içli köfteler, oruk köfte (14 TL) olarak anılıyorlar. Benim çok tanıdık bulduğum bir tarçın aromasıyla, mis kokular saçarak geldiler. Vejetaryen versiyonları (11 TL) olmasını da çok hoş buldum.

Bir diğer tanıdık lezzet daha önce Küçük Gurme’de de tarifini yazdığım, Arapların bayram yemeği, keşkeğin, Antakya versiyonu olan Hrise. Diyarbakır’da yapılandan farklı olarak, kişniş kullanılmıyormuş, ama tavukla filan karıştırmayıp, halis muhlis kuzu etiyle yapmaları takdire şayan.

Ana yemeklerin kapanışını ise, daha çok bir Kürt yemeği olarak bilinen Kelecoş’a (10 TL) ayırdım. Kelecoş, neredeyse peynir kıvamında ve lezzetinde olan Antakya’nın meşhur tuzlu yoğurdu, tavuk, ıspanak, mercimek, nohut, kuru fasulye, buğday, keten tohumundan oluşan, bir nevi aşurenin ana yemek haline getirilmiş hali. Herkesin damak tadına uyar mı bu kadar karışım bilmiyorum, ama benim bir daha gitsem yiyeceğim yemek bu olur herhalde, çok beğendim. İlginç şekilde, bu kadar çok malzemeyi, uyumla birleştirmeyi başarmışlardı bence.

Bu noktada yemekten patladığımızı düşünüyor olmalısınız. Patladık esasen de, tatlı yemeden nasıl kalkalım masadan. Künefe dediler, vişneli muhallebi dediler, kabak tatlısı (hepsi 8 TL) dediler aklımızı çeldiler. Biliyorum Antakya mutfağı deyince, hepiniz künefeye meyledeceksiniz. Durun, baktığınız tatlıları tatlı diyerek geçmeyin, tanıyın. Bir kabak tatlıları var, ama ne kabak tatlısı. Benim çocukluk travmalarımdan bir tanesidir normalde bu, ilkokulda cani öğretmenim, “o kabak tatlısı bitmeden, masadan kalkılmayacak” diye diye soğuttuğu için. Ama Cihangirhane’de kabakları kireçte bekletip, şekerleme kıvamına getiriyorlar. Dışı sert, içi yumuşak, şeffaf lezzet küplerine dönüşüyor bunlar. Yanındaki tahin sosuna da banarsanız iyice yeme de yanında yat kıvamına geliyor.

Üstüne de artık sindiriminize yardımcı zahter çayı mı içersiniz, menengiç kahvesi mi, ona da siz karar verin.

Adres: Akarsu Cad. Coşkun Sok. No.23 Cihangir/İstanbul

Tel: 0212 251 16 26

Web: www.cihangirhane.com

Yeniköy Kahvesi

Salı, 23 Mart 2010

yeniköy kahvesi

Bunca yıllık Tarabya-İstinye yolcusuyum, Sait Halim Paşa Yalısı’nın karşısındaki merdivenlerin başında kimbilir kaç kere görmüşümdür, sarı Yeniköy Kahvesi tabelasını. Ama bazı yerler lanetli gibi işte, bir türlü yolu düşmüyor insanın. Tabi eskiden Emek vardı, ihtiyaç duymuyorduk Pazar kahvaltısı için başka yer düşünmeye. Emek kapanınca, mecburen yeni kahvaltıcı arayışına girdik. Yeniköy Kahvesi hızır gibi yetişti imdadımıza bu noktada.

yenikoy_cafe_001z

Çok abartmaya gerek yok, ama Yeniköy Kahvesi’nin kuş bakışı şahane deniz manzarası, çardak altı keyifli masaları, biraz suratsızca garsonları, eli yüzü düzgün de bir kahvaltısı var. Malzemeler tabi ki, organik modasından nasibini almış. Fiyatları not etmemişim, ama pahalı değildi.

Cookshop

Salı, 23 Mart 2010

ugly bird

Başka bir yıllanmış İstanbul tavsiyesiyle daha sizlerleyim. Eğer yokluğumda yemekleri bozmadıysa, servis elemanlarını şeytan ikizleriyle değiştirmediyse ya da fiyatlarına %200 zam yapmadıysa, Cookshop İstanbul’un en yemek yenesi yerlerinden bir tanesi olmaya oynuyordu Ağustos ayı civarlarında. Merak içindeyim akıbeti ne oldu, bilen varsa beni de aydınlatırsa sevinirim.

Ben Etiler şubesine gittiğimde, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz, Ugly Bird (18 TL) tabir ettikleri, çirkin tavuğa aşık olmuştum resmen. Yanında bebek maması gibi duran köri sosu ve sütlü patatesleriyle uyum içinde gelmişti ne güzel. Ana yemeklerden bir başka favorim de Alternatif İskender’di (22 TL). Tırnak pide üzerine, özel soslu bonfile parçaları, köfte, patlıcan beğendi, yoğurt, közde domates, biber ile hazırladıkları bu yalancı iskender, sahicisinden bile güzel olabilir.

mücver

Çirkin tavuğa altlık olarak, Müco (11 TL) yiyebilirsiniz. Yoğurtlu sosuyla servis ettikleri bildiğiniz, sevdiğiniz mücver kendisi. Pazı dolmaları (14 TL) da fena değil, ama bence başlangıç menülerini biraz daha zenginleştirebilirler.

magnolia

Başlangıçlar öyle aman aman bir özellikte olmamasına rağmen, şu Magnolia (8TL) dedikleri tatlıyı tatmadan masadan kalkmamanızı rica ediyorum. Hatta dilerseniz, bütün yemekleri es geçin, bir kahveyle birlikte Magnolia deneyin. Aslında son derece basit bir şey, hatta neredeyse dandik diyeceğim. Ufalanmış kurabiye üzerine, krema ve çikolata sosu alt tarafı. Üstelik de normalde pek tutmayacağım şekilde, margarin tadı alıyorsunuz. Ama nedense bütün bunlara rağmen, dakikalar içerisinde, “bir kaşık tadına bakarım” diye başladığınız tatlının, yarısını götürebiliyorsunuz.

Cookshop’u Ataşehir Palladium, Nişantaşı City’s ya da Etiler Nispetiye Caddesi’nde bulabilirsiniz.

Beymen Bej

Pazartesi, 22 Mart 2010

bej salata

Ne zamandır biriktirdiğim yemekleri, bilgisayarımın tozlu byte’larından teker teker çıkarırken, şimdi de İstinye Park’taki Bej’e geldi sıra. Geçtiğimiz Eylül gibi gitmişim Bej’e, şimdiye kadar kapanmadıysa, en azından menülerini değiştirmişlerdir, ama eli yüzü düzgün fotoğraflarını çektiğim nadir yerlerden biri olması itibarıyla sizinle paylaşmadan da edemedim.

bej 2

Beymen Bej Cafe, İstinye Park’ın açık teras katında. Menüsü Beymen’den biraz önce aldığı kıyafetlerin içine girebilmek için rejime girenleri sevindirecek cinsten, çoğunlukla hafif yemeklerden oluşuyor. Beymen Brasserie’de de olduğu gibi, oldukça basit, hatta yaratıcılıktan uzak diyebileceğimiz basitlikte, tek sayfalık bir menü. Yemekler lezzetli olmasına rağmen, uçuk fiyatlarını hakettiğini söyleyemeyeceğim.

bej 3

Yasin’in veda yemeği olması itibarıyla kendimize azıcık iyi davranıp yemişiz, ama fiyatlara tekrar bakınca içime oturdu açıkçası. Ben taze patates küpleriyle süslenmiş baharatlı karides salatası (33 TL) yedim. Çağla soğuk buğday çorbası (12 TL) ve biftekli fusulli (29 TL) aldı.

bej 4

Yasin de közlenmiş patlıcan ve bonfileli risotto (33 TL) yedi. Menüde ayrıca pizzalar (28-36 TL) ve kırmızı et ağırlıklı ana yemekler (29-47 TL) de var. Kokteyllerini de övüyorlar. Değişik bir içki tatmak isteyenler için Japon erik şarabı önerebilirim.

Tel: (0212) 345 63 87
Adres: İstinye Park, İstinye
Semt: Sarıyer