‘Ekonomik’ Kategorisi için Arşiv

Big Plate

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Bu ara beslenme faaliyetlerimi birazcık da spora göre planlıyorum. Sürekli yemekten dubaya dönecektim yoksa. Spordan önce karbonhidrat, spor sonrası yarım saat içerisinde protein. Düzenli beslenmekle ilgili tek bilgim bu ne yazık ki. Spor sonrası protein ve nikotin ihtiyacımı karşılamak için de, İstinye Park’taki Hillside’ın hemen dışındaki Big Plate’e uğruyorum. Bir yazlık yer havası var burada, yemekleri de fena değil, açık hava olması sigara içenler için avantaj, ama sürekli üstümüze soğuk hava tanecikleri püskürtmelerine rağmen çok sıcak oluyor genellikle.

Her ne kadar gece yine acıkıp, gidip kebap filan yememe rağmen, spordan çıkınca, sağlıksız bir şeyler yemeye gönlüm razı olmuyor. Dolayısıyla Big Plate’teki favorim, Portakallı Tavuk Izgara (19 TL). Biraz tatsız tuzsuz, portakal aroması da gerektiğinden fazla bence. Ama yine de sunumuyla durumu kurtarıyor.

Yanında da, bu yaz neredeyse her yerde bulabileceğiniz Buğday Salatası (10.5 TL) alıyorum. O kadar çok yiyorum ki bunu yakında gıdaklamaya başlayacağım. Ama soğuk soğuk hoşuma gidiyor, yemesi kolay, besleyici, doyurucu. Bir salatadan bekleyebileceğiniz her şey var yani. Big Plate’de içine mantar parçacıkları, havuç, nar ekşisi vs. de koyuyorlar. İyice lezzetli oluyor.

Big Plate’e uğrarsanız Izgara Köfteleri (20 TL) de çok güzel bu arada. Üzerinde azıcık patlıcan közleme, yanına kuru cacık, altına da bazlama ekmekleri koyuyorlar. Köfteler yumuşacık, puf puf. Ağzınıza layık. Ama bu kadar lezzetli olmalarından, pek de hafif olmadıkları sonucunu çıkarıyorum, haberiniz olsun, sonra bilmiyordum, nereden çıktı bu kilolar olmasın.

Adres: Hillside, İstinye Park

Tel: 0212 345 62 88

Küçük Ev – Samatya

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Yaz nedeniyle bir vakit boşluğumuz var, sürekli sokaklarda geziniyoruz bu ara, ama Tarabya-Bebek hattı üzerinde, en fazla Taksim’e kadar gitmekten içime fenalıklar gelmişti ki, Ezgi imdadımıza yetişti. Ona uyup, Samatya’ya kadar gittik geçen hafta, çok da iyi yaptık. Küçük Ev’in Samatya Meydanı’na en hakim masalarından birinde, plastik sandalyelerimize kurulup, kendimizi garsonumuzun ellerine emanet ettik. Küçük Ev’de siparişler formalite icabı alınıyor. Bir şekilde, başta aklınızda olanlar gelmiyor önünüze, ama bu sanki sizin fikrinizmiş gibi hissediyorsunuz.

Koca koca porsiyonlarla midye tavalarımız, 2 porsiyon kalamarımız, bir de tepeleme dolu çıtır hamsilerimiz geldi.

Özellikle hamsiler o kadar lezzetliydi ki, ancak yarısını bitirdikten sonra, fotoğrafını çekmek aklıma geldi. Öğlen sıcağının altında bir tek rakı bile içmeye ikna edildim. Tek dediğime de bakmayın, “senin dişinin kavuğuna gitmez bu” diyerek önüme gelen domuz sıkısı tabir ettiğimiz çifte duble rakıydı aslında. Herşeyin gözüme olduğundan güzel gözükmesi, yanımdaki süper arkadaşlarım haricinde, bu dubleye de bağlanabilir.

Üç kişi baya makul bir hesap ödedik, tam hatırlayamıyorum ama 40 küsür bir şeydi galiba.

Nihayet Mano Burger

Cumartesi, 15 Mayıs 2010

Mano Burger çoktan aldı başını gidiyor, takip ettiğim bütün yemek blogları yazdı, üstüne İstanbul’a gelir gelmez, yemeksever dostlarımın hepsi anlaşmışlar gibi, beraberce ve solo olarak Mano Burger sayıklamalarına başladılar. En nihayet dün gittik, denedik. Ben gitmeden önce ufak tefek atıştırmalıklarla burgerlere altlık yapma niyetimi biraz (!) abarttığımdan, yalnızca tadına bakmakla yetindim, ama bir fikir edinmeme yardımcı oldu.

Mano Burger Tünel Meydanı’nda, yeni açılan Karınca’nın tam karşısında, sokağa attıkları rengarenk masaları ve neon tabelalarıyla, küçük olmasına rağmen 100 mt.’den seçilebilecek bir dükkan. Tabi önündeki kalabalık da, fark edilmeden geçilmesini imkansız hale getiriyor. Şansımıza, biz vardığımız anda, bir masa kalktı da, fazla beklemeden oturduk. Servis elemanlarının kısıtlı sayısına rağmen, neredeyse ışık hızıyla siparişimiz alındı. Yine saniyede 300.000 km hızla, 200 gr.lık 2 köfte, bacon, cheddar peyniri, domates, marul, karamelize soğan ve zannedersem ketçap-mayonez karışımından oluşan Mano Sosuyla, Mano Burger’imiz ve çıtır patates kızartmalarımız (Menü: 13.90 TL) geldi. O kadar hızlılardı ki, Nestea Şeftali yerine, Nestea Limon söylediğimizi hatırlatmak için ağzımı açtığım anda, arkalarında bir toz bulutu bırakarak uzaklaşmışlardı bile. Güleryüzlü, genç ve tatlı olmaları da +rep.

Hamburgerlerine gelince, kendi yaptıkları, pastane ekmeği kıvamında ekmekleri göz kamaştırıcıydı, resmen parlıyorlardı ve baya da lezzetliydi. Köfteler de, özellikle fiyat-lezzet eğrisi üzerinde değerlendirirsek tatmin ediciydi, kömür ateşinde yapıyorlarmış. Azıcık aç olsam, beğendili, hellimli Ottoman Burger’e (9.75 TL) de bayılacağım yönünde bir his var içimde.

Kırmızı et taraftarı olmayanlar için, mezgitli Fish Burger (8 TL), tavuk göğüslü Chicken Burger (7.75 TL), vejetaryenler için de sebzeli-peynirli köfteleriyle Miss Burger (7.75 TL) seçenekleri var. Tatlı olarak, Emek Sineması’nın kapanmasının acısını bir nebze de olsun azaltabilecek olan Alaska Frigo benzeri, Mano Frigo’yu deneyebilirsiniz.

Bu arada Mano Burger, yeri ve fiyatları itibarıyla gönlümü kazansa da, çocukluk aşkım Levent Kral Burger ve komşu kızı Reşitpaşa Burger Bar’ın yerini kaptı mı emin değilim. Ben bir ara ikisini de ziyaret edeyim de yazayım bari, gönül koymasınlar sonra.

Adres: Galipdede Cad. No: 5, Beyoğlu/İstanbul
Telefon: 0212 292 75 40

Filizler Köfte – Tuzla

Perşembe, 13 Mayıs 2010

Belki beş sene boyunca Sabancı Üniversitesi yemekhane yemeklerine mahkum olmamın da etkisi olmuştur ama, bulamaç değil de yemek yiyebileceğim en yakın yer olan Tuzla benim kafamda bir lezzet diyarı olarak kalmış. Mercan ve Adil’in balıklarını zengin zamanlarımıza saklayıp, Filizler’de mi, Kekik’de mi köfte yiyeceğimizin kavgasını yapardık. Şimdi düşünüyorum, aslında ikisinin de birbirinden farkı yok. Yine de benim favorim her zaman Filizler’di sanırım.

Tuzla sahildeki Filizler, esasen köfteci. Ama ününü hak etmiş bütün köfteciler gibi, köfteleri kadar eşlikçilerinin lezzetine de önem veriyorlar. Üzerine hafif zeytinyağı gezdirilmiş, ev yapımı turşularından, ekmeklerine, patates kızartmalarından, köpüklü ayranlarına kadar elinizi attığınız her şey leziz. Zeytinyağlı büfeleri de keza öyle. Patlıcan salatalarından buram buram köz kokusu yükseliyor, şakşukanın süzme yoğurduyla kendinizden geçiyorsunuz.

Köfte seçenekleriniz arasında kaşarlı köfte (9.75 TL), sebzeli köfte (8.25 TL) gibi seçenekler var, ama ben genelde önden yediklerimle tıkanmış olduğum için, 1 porsiyon düz köfteyle (7.75 TL) tıka basa doyuyorum. Gözünüz de doysun isterseniz, 1.5 porsiyon sizi memnun edecektir herhalde.

Yok ben köfte sevmiyorum diyorsanız, pirzola, şiş gibi ızgara etlere de meyledebilirsiniz. Ben köfteye odaklı gittiğim için hiç denemedim. O yüzden bilemiyorum nasıldır lezzetleri.

Havalar güzelleşmişken, azıcık şehir dışına çıkıp, havanızı değiştirmeyi planlıyorsanız, bir uğrayın derim. Fiyatlar uygun, ortam iç açıcı, servis genelde hızlı (bazen köfteler azıcık gecikebiliyor), yanında ücretli otopark da var.

Adres: Cumhuriyet Cad. No: 135, Tuzla/İstanbul

Tel: 0216 395 91 06

Web: www.filizler.com

Deep

Salı, 27 Nisan 2010

İtiraf etmem gerekli ki, sakin sessiz kitabımı okuyup, menengiç kahvesi içmek için Zencefil’in yolunu tutuyordum bir kaç gün önce. Tadilattaymış. O yüzden hemen yanındaki Deep’te oturdum. Tarçınlı, Melisalı, Böğürtlenli bir çay aldım ama çayla oyalanma sürem belli, bir süre sonra ne yesem acaba diye bakınmaya başladım. Deep, menüsünde etobur yemekleri bulundursa da, vejetaryen restoranı diye hatırlıyordum, benim de canım bahar nedeniyle, doğayla bütünleşmiş olduğumdan pek et çekmiyor bu aralar.

Susamlı patates köftesiyle (10 TL), Çiftlik Salatası (10 TL) aldım. Patates köftelerinde pek bir numara yok. Susama kapladıkları patates pürelerini, kızartmışlar işte. Ama bu yazıyı yalnız ve yalnız salatanın hatırına yazıyorum. Vejetaryen olmanın son derece zevkli bir deneyim olabileceğini düşündürdü bana. Zaten bu ara sürekli olarak, kendimi ikna etmeye çalışıyorum. Hangi noktada başarılı olup, tamamen et yemekten vazgeçeceğim bilmiyorum.

Salata, nohut, buğday, kurutulmuş domates, kuru kayısı ve nar ekşisinden yapılmıştı. Evde de yaparım ben bunu diye düşündüm, ama kimi kandırıyorum. Bir salata için bu kadar uğraşmak hiç benlik değil, nohutları beklet, haşla filan… Yok ilk fırsatta Deep’e gidip, bir daha yerim. Ekonomiye can veririm.

Bu arada, Deep’in ortamı da güzel. Mavili-beyazlı tekne atmosferi yaratmışlar. İçeriye girmedim pek, bahar güneşinin tadını çıkarmak için, ama güzel havalar için dışarıda oturmak pek hoş olabilir.

Adres: Kurabiye Sok. No: 2, Beyoğlu / İstanbul

Tel: 0212 252 45 97

Cihangirhane

Cuma, 23 Nisan 2010

Dün çok güzel bir şey oldu. Resmen gökten kucağıma düştü. Bir arkadaşım beni arayıp, yeni çıkacak bir yemek dergisi için tadıma gitme fikrine ne diyeceğimi sordu. Allah dedim, ne diyeyim ben de. Gurmelik yapanlara içten içe hep kızsam da, sırf kıskançlık sonuçta. Hem sürekli güzel yemekler yiyip, hem de üstüne para kazanan insanları kıskanmayacağım da kimi kıskanacağım. Tabi Cihangirhane’ye yaklaştıkça, ya beğenmezsem de gene de iyi bir şeyler yazmak zorunda kalırsam diye de düşünüyordum. Sonuçta, “sade vatandaş” olarak gittiğim yerler hakkında, objektif, tam bağımsız haberciliği ilke edinmişim bugüne bugün. Objektifliğime halel gelir diye çok korktum, ama Allahtan, Cihangirhane’ye aşık oldum da böyle bir derdim olmayacak.

Cihangirhane, isminden de anlaşılabileceği gibi, Cihangir’de. Kahvenin oradan düz gidin gidin gidin, gittiniz mi? Yol ikiye ayrılıyor ya, hah tam orada sağ köşede. Tipine baksanız, içeride şahane Antakya mamaları olduğunu düşünmezsiniz. Beyazlar içinde küçük bir bahçe, köşede sarmaşık gülleri, genişçe masalar, ama onlar her yerde var. Asıl olayları mutfakta.

Leb-i Derya’nın kalabalığında nasılsa herkese yer bulmayı başaran insan olarak hatırladığım Deniz Deniz ve Asmalımescit’teki Badehane’nin sahibi Bade Uygun Cihangirhane’yi kendi çocukluklarından hatırladıkları, anne eli değmiş gibi lezzetli Antakya yemeklerini misafirlerine sunmak için açmışlar. Ama Doğu yemekleri deyince akla gelen kebap değil sundukları, aynı şekilde, herhangi bir mezecide bulabileceğiniz klasik yemeklerle de haşır neşir olmuyorlar pek, en azından kebapçı usulü halleriyle. Bunların hepsi kardeş diyerek, bu coğrafya üzerinde varolan kültürleri ve yemeklerini aynılaştırmanın değil, dost-arkadaş diyerek çeşitliliği kutlamanın peşindeler. Cihangirhane’nin en sevdiğim tarafı, yemek gibi çok yönlü bir alanın, hemen hemen her ayrıntısıyla ilgili kafa patlatmaları. Örneğin malzemelerini çoğunlukla yerinden, doğrudan üreticisinden almayı tercih ediyorlar. Komşuları olan bir Ermeni teyze evinde yaptığı likörleri mi satıyor, Antakya’da taşla ezilen kırma zeytinler mi var, Mardin’de Süryani şarabı mı var, bunları keşfetmeye çalışıyorlar. Özellikle kadınların sattığı ürünlere öncelik vermeleri de +rep.

Yemeklere gelmek için sabırsızlanıyorum. Başlangıç, ana yemekler ve tatlı kısımlarındaki bütün yemekleri denedik 3 saat boyunca, bir yandan da tatlı tatlı muhabbet ederken. Başlangıçlardan başlayayım, favorim hiç kuşkusuz muhammara’ydı (7 TL). Ceviz-ekmek içi-közlenmiş biber ve baharatların karışımı muhammara, normalde çok acı yapıldığı için, bir noktadan sonra beni ağlatan bir meze. Ama Cihangirhane’de acı dozajı harika, hassas dil partiküllerim sünmedi sayelerinde. İkinci favorim babagannuç (6 TL) ki patlıcan söz konusuysa gerisi teferruattır felsefesini benimsediğimden, yine Antakya’dan gelen zeytinyağı, köz biber ve az sarmısaklı, soğuk hali, her yerde ayrı şekilde hazırlanan babagannuçun en sevdiğim hali zaten. Sonracığıma Zahter, yani taze kekikli, taze soğanlı ve nar ekşili bir salata (6 TL) ve yine kekikli bir kırma zeytin piyazları (5 TL) vardı. Soğanla mesafeli bir ilişkimiz olduğundan, kekik ihtiyacımı daha çok kırma zeytin piyazıyla giderdim, garantisini verebilirim ki, hazır satılan, şarküterilerde bulunan ya da Ege Bölgeleri’nde yiyebileceğiniz kırma zeytinlerden oldukça farklı bir lezzetle karşılaşacaksınız.  Ilık başlangıçlardan da asma yaprağına sarılı, ızgara hellimler (8 TL) üzerlerinde çam fıstıklarıyla geliyor, bir diğer ılık başlangıç da falafel (7 TL) onu da tatlımsı sosuyla yiyorsunuz. Son olarak Boşnak mutfağının ünlü simalarından iste kurutulmuş et (8 TL) ve Antakya’da sunulduğu şekilde biber ve salatalık turşuları, salatalık ve bol zeytinyağıyla gelen humus (6 TL) da var. İste kurutulmuş etin daha lime lime, ince haline alışığım, ama humus güzel tutturulmuş tahin oranıyla, birazcık sulu kıvamıyla ağzınıza layık.

Gelelim ana yemekler üzerinden, fasulyenin faydalarına. Günlük yemekleri de var, mesela ben gittiğimde hamsili iç pilav çarptı gözüme. Ama biz menüden gittik. Yazının ilk fotoğrafı Keytaz köfteyle (13 TL) tanıştırayım sizi öncelikle. Yufkanın ortasına oturtulmuş, içine de bol maydanoz konmuş bu köfte yanında da kendilerinin yaptığı süzme yoğurtla geliyor. Masadaki herkesin en çok beğendiği yemeklerden biri olan Mahmudiye (17 TL), Osmanlı saray mutfağından alınmış meyvalı, ballı bir pilav. Bu özellikle ilginç oldu, çünkü tam yemek öncesi muhabbet ederken, bugün geleneksel Türk mutfağı diye tanıdığımız yemeklerin aslında, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı yemeklerinden ne kadar farklı olduğundan bahsediyorduk. Gelenekselleştirilmiş Türk mutfağı’nın klasik malzemeleri olan patlıcan, domates gibi sebzelerin, ancak Amerika’nın keşfi sonrası mutfağa girmesi nedeniyle, daha önceki dönemlerin yemeklerinde ayva, kayısı, bal, şeker gibi malzemeler sıklıkla kullanılıyor. Mahmudiye de bunun canlı kanıtı olarak geldi masamıza. Ortalarda fotoğrafını görebileceğiniz, uzay kapsülü şekilli içli köfteler, oruk köfte (14 TL) olarak anılıyorlar. Benim çok tanıdık bulduğum bir tarçın aromasıyla, mis kokular saçarak geldiler. Vejetaryen versiyonları (11 TL) olmasını da çok hoş buldum.

Bir diğer tanıdık lezzet daha önce Küçük Gurme’de de tarifini yazdığım, Arapların bayram yemeği, keşkeğin, Antakya versiyonu olan Hrise. Diyarbakır’da yapılandan farklı olarak, kişniş kullanılmıyormuş, ama tavukla filan karıştırmayıp, halis muhlis kuzu etiyle yapmaları takdire şayan.

Ana yemeklerin kapanışını ise, daha çok bir Kürt yemeği olarak bilinen Kelecoş’a (10 TL) ayırdım. Kelecoş, neredeyse peynir kıvamında ve lezzetinde olan Antakya’nın meşhur tuzlu yoğurdu, tavuk, ıspanak, mercimek, nohut, kuru fasulye, buğday, keten tohumundan oluşan, bir nevi aşurenin ana yemek haline getirilmiş hali. Herkesin damak tadına uyar mı bu kadar karışım bilmiyorum, ama benim bir daha gitsem yiyeceğim yemek bu olur herhalde, çok beğendim. İlginç şekilde, bu kadar çok malzemeyi, uyumla birleştirmeyi başarmışlardı bence.

Bu noktada yemekten patladığımızı düşünüyor olmalısınız. Patladık esasen de, tatlı yemeden nasıl kalkalım masadan. Künefe dediler, vişneli muhallebi dediler, kabak tatlısı (hepsi 8 TL) dediler aklımızı çeldiler. Biliyorum Antakya mutfağı deyince, hepiniz künefeye meyledeceksiniz. Durun, baktığınız tatlıları tatlı diyerek geçmeyin, tanıyın. Bir kabak tatlıları var, ama ne kabak tatlısı. Benim çocukluk travmalarımdan bir tanesidir normalde bu, ilkokulda cani öğretmenim, “o kabak tatlısı bitmeden, masadan kalkılmayacak” diye diye soğuttuğu için. Ama Cihangirhane’de kabakları kireçte bekletip, şekerleme kıvamına getiriyorlar. Dışı sert, içi yumuşak, şeffaf lezzet küplerine dönüşüyor bunlar. Yanındaki tahin sosuna da banarsanız iyice yeme de yanında yat kıvamına geliyor.

Üstüne de artık sindiriminize yardımcı zahter çayı mı içersiniz, menengiç kahvesi mi, ona da siz karar verin.

Adres: Akarsu Cad. Coşkun Sok. No.23 Cihangir/İstanbul

Tel: 0212 251 16 26

Web: www.cihangirhane.com

Pizzeria Trio

Salı, 30 Mart 2010

Londra’da Story Deli‘de pizzaları hüpletip, şarapları gümletirken bir yandan da Taksim’de harika bir pizzacı vardı, ismini aklıma getirsem de yazsam diye düşünüyordum ki, bir anda vahiy geldi hatırladım. Egemen’le bir kaç ay önce gittiğimiz, Pizzeria Trio’ydu tabi ki. Sıraselviler Caddesi’ne girip, ilk sağa saptığınızda Pera Güzel Sanatlar’ın karşısında yeri. Kenarda köşede olduğuna bakmayın, gizli bir vaha burası.

Kırmızı beyaz pöti kareli örtüleri, ahşap sandalyeleri, özenli servisi, geniş şarap menüsü, kenarda buram buram güzel kokular saçan taş fırınlarıyla İtalya’yı ayağımıza getirmişler, haber vermesem ayıp olacaktı.

O kadar keyfim yerindeydi ki gittiğimde, ne fotoğraf çekmişim, ne bir şey. Şimdilik sitelerinden aldığım fotoğraflarla yazıyorum. Türkiye’ye döner dönmez tekrar gidip, yerinde incelemelerimi, belgeleriyle kamuoyuna sunacağım.

Fotoğrafları olmasa da, neler yediğimiz dün gibi aklımda. Başlangıçlardan, parmesan, domates ve rokalı Carpaccio di Manzo (11 TL)  aldık. Zeytinyağlarının istisnai bir lezzette olduğunu hatırlıyorum. Ana yemek olarak da, ben jambon ve mantarlı Trio Pizza (14.5 TL), Egemen ise 3 çeşit mantarlı Funghi Pizza (14.5 TL) aldı. İkisi de ne çok ince, ne çok kalın hamurluydu. Yani İtalyan zevkleriyle, Türk zevkleri arasındaki orta yolu tutturmuşlardı. Çıtır çıtır, dozunda sarmısaklı, güzel zeytinyağlı, şahane pizzalardı.

Pizzalar içerisinde Chorizo’lu, Parma Jambonlu olanları da var, domuz sevenler için. Ayrıca risotto ve diğer ana yemeklerine de meyledebilirsiniz, ama pizzaları kadar güzel midir bilemiyorum.

Küçük bir yer olduğu için, rezervasyon yaptırmakta fayda olabilir. Arabalı olanlar için, karşısında otoparkı da var.

Adres: Sıraselviler Cad. Billurcu Sok. No. 5 Taksim/İstanbul

Tel: 0212-252 44 44

Web: www.pizzeriatrio.com

Yeniköy Kahvesi

Salı, 23 Mart 2010

yeniköy kahvesi

Bunca yıllık Tarabya-İstinye yolcusuyum, Sait Halim Paşa Yalısı’nın karşısındaki merdivenlerin başında kimbilir kaç kere görmüşümdür, sarı Yeniköy Kahvesi tabelasını. Ama bazı yerler lanetli gibi işte, bir türlü yolu düşmüyor insanın. Tabi eskiden Emek vardı, ihtiyaç duymuyorduk Pazar kahvaltısı için başka yer düşünmeye. Emek kapanınca, mecburen yeni kahvaltıcı arayışına girdik. Yeniköy Kahvesi hızır gibi yetişti imdadımıza bu noktada.

yenikoy_cafe_001z

Çok abartmaya gerek yok, ama Yeniköy Kahvesi’nin kuş bakışı şahane deniz manzarası, çardak altı keyifli masaları, biraz suratsızca garsonları, eli yüzü düzgün de bir kahvaltısı var. Malzemeler tabi ki, organik modasından nasibini almış. Fiyatları not etmemişim, ama pahalı değildi.

Cookshop

Salı, 23 Mart 2010

ugly bird

Başka bir yıllanmış İstanbul tavsiyesiyle daha sizlerleyim. Eğer yokluğumda yemekleri bozmadıysa, servis elemanlarını şeytan ikizleriyle değiştirmediyse ya da fiyatlarına %200 zam yapmadıysa, Cookshop İstanbul’un en yemek yenesi yerlerinden bir tanesi olmaya oynuyordu Ağustos ayı civarlarında. Merak içindeyim akıbeti ne oldu, bilen varsa beni de aydınlatırsa sevinirim.

Ben Etiler şubesine gittiğimde, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz, Ugly Bird (18 TL) tabir ettikleri, çirkin tavuğa aşık olmuştum resmen. Yanında bebek maması gibi duran köri sosu ve sütlü patatesleriyle uyum içinde gelmişti ne güzel. Ana yemeklerden bir başka favorim de Alternatif İskender’di (22 TL). Tırnak pide üzerine, özel soslu bonfile parçaları, köfte, patlıcan beğendi, yoğurt, közde domates, biber ile hazırladıkları bu yalancı iskender, sahicisinden bile güzel olabilir.

mücver

Çirkin tavuğa altlık olarak, Müco (11 TL) yiyebilirsiniz. Yoğurtlu sosuyla servis ettikleri bildiğiniz, sevdiğiniz mücver kendisi. Pazı dolmaları (14 TL) da fena değil, ama bence başlangıç menülerini biraz daha zenginleştirebilirler.

magnolia

Başlangıçlar öyle aman aman bir özellikte olmamasına rağmen, şu Magnolia (8TL) dedikleri tatlıyı tatmadan masadan kalkmamanızı rica ediyorum. Hatta dilerseniz, bütün yemekleri es geçin, bir kahveyle birlikte Magnolia deneyin. Aslında son derece basit bir şey, hatta neredeyse dandik diyeceğim. Ufalanmış kurabiye üzerine, krema ve çikolata sosu alt tarafı. Üstelik de normalde pek tutmayacağım şekilde, margarin tadı alıyorsunuz. Ama nedense bütün bunlara rağmen, dakikalar içerisinde, “bir kaşık tadına bakarım” diye başladığınız tatlının, yarısını götürebiliyorsunuz.

Cookshop’u Ataşehir Palladium, Nişantaşı City’s ya da Etiler Nispetiye Caddesi’nde bulabilirsiniz.

Sosa Ciyaaak!

Çarşamba, 04 Mart 2009

Sosa

Şimdi ben Sosa’yı liseden beri çok severim. ÖSS zamanı, hızla şişerken, “Acaba rejim mi yapsam, ne güzel hep Sosa’dan yerim.” dediğim nadir zamanlarda hayat kurtarıcı bir önem arzederdi benim için. Hakikaten de, en güzel, en şık yerlerde bile, Sosa’nınki gibi güzel salatalara rastlamak zor hala. Karışık meyve-sebze kokteylleri de sağlıklı yaşamcıları olduğu kadar, küçük gurmeleri de cezbediyor. 

Ve fakaat, geçen ay Sosa Kanyon kendilerine karşı olanca sempatimize rağmen, bizi çileden çıkardı. Şimdi durum şöyle: Bizim acelemiz var 1 saat sonra sinemaya gideceğiz, ama çok da açız. Uzun uzadıya yemek yemeye vaktimiz yok diye, Sosa’da bir salata yer, hemen sinemaya koşarız dedik, ki aslında 1 saat yemek yemek için çok da sıkışık bir zaman dilimi değil. Güzel güzel oturduk. Sayıyorum: Menünün gelmesi 10 dk, meyve sularından yalnızca 1′inin gelmesi 15 dk, yine salatalardan yalnızca 1′inin gelmesi 20 dk. sürdü. Yani 45 dakikada siparişimizin ancak yarısını alabildik. Birimiz yer, birimiz bakarken, fark ettik ki, son 15 dk’da ancak hesabı alabileceğiz. Dedik siparişin yarısını iptal edelim. Derdimizi anlatacak bir garsonla göz göze gelebilmemiz de 10 dk’mızı aldı. Kaldı size 5 dk. Bu arada ben salatanın yarısını bırakıp, sinemaya bilet almaya koştum. Can Berk’çiğim ise gariban gibi, hem aç kaldı, hem sinemaya geç kaldı. 

Üstelik bütün bunlar yalnız bizim masada değil, etrafımızdaki bütün masalarda yaşandı. Yani mutfakta kuzu çevirme yapmıyorlar. Hepsi hazır olan malzemeleri karıştırıp, önümüze 2 parça yeşillik koyacaklar epi topu. Üstelik kalabalık değil, üstelik tonla da gencecik garson var. E, o zaman ayıp oluyor biraz Sosa’cığım, bizi bu kadar bekletmek.