‘Fusion’ Kategorisi için Arşiv

Abra Cadabra 3. kez

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Çemkirmelerim bitmedi, ne yazık ki bu sefer çok da sevdiğim bir yer için yazıyorum. Arnavutköy’deki Abra Cadabra’ya açıldığı yıldan beri kimbilir kaç kere gitmişimdir, daha önce hiç bir yer için yapmadığım şekilde, iki defa da haklarında yazdım burada. Bu üçüncü olacak. Yemeklerine bayılıyorum, midyeli pilavları için can veririm, ortamını da seviyorum (her ne kadar bu sene bir yenilik yapmaları gerektiğini düşünsem de, yolun tozu toprağından baya eskimiş koltukları, masaları) fakat iş servise gelince, orada çuvallıyorlar. Hem de çok fena.

Öyle kötü bir servisleri var ki, yemeklerini de sileceğim, ortamını da. Üstelik bir defa da değil, her seferinde başımıza aynı şey geliyor. Kime sorsam kötü bir anısı var Abra Cadabra’nın servisiyle. İş yalnızca gecikme olsa, o kadar laf etmeyeceğim. Yoğunlardır, mutfakta sorun çıkmıştır, türlü türlü hali var. Ama hayatımda görmediğim kadar kabalar da. En son hafta içi bir akşam yaklaşık 10 kişilik bir grupla bir şeyler içmeye gittik. Oldukça boş oldukları düşünülürse, bir mekanın arayıp da bulamadığı nimet olmamız gerekir değil mi? Yok değil. Abra Cadabra’da size baya baya başlarına açılan iş muamelesi yapılıyor.

Gittik oturduk, abartmıyorum yarım saat boyunca, garson namına birini göremedik bile. En sonunda ben içeri gidip, durumu açıkladım, birinin gelip bizimle ilgilenip ilgilenemeyeceğini sordum. Özür dilemek yerine, bahaneler sıralamaya başladılar. Bizim grubun tamamlanmadığını, arkadaşlarımızı beklediğimizi düşündüklerini söylediler. Halbuki biz böyle bir şey söylememiştik bile. Ekip de tamdı. Dayanamayıp “bu ilk defa olmuyor” dediğimde ise, saklamaya bile gerek duymadan göz devirip, öflediler. Söylemeye gerek yok, böyle bir gerginlikten sonra, gecenin geri kalanında da pek iyi bir servis alamadık. İçkilerin içine tükürdüklerinden şüpheleniyorum.

İnsan düşünmeden edemiyor, bir özür dileyip müşterinin gönlünü almak o kadar kolay ki, ters davranarak bir şey kaybetmeyeceklerini düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar. Güzel yemeği evimde de yaparım, iyi vakit geçirmeye dışarı çıkıyorsam ve böyle bir muamele görüyorsam, bir daha da gelmem Abra Cadabra’ya.

Lokal

Pazartesi, 06 Temmuz 2009

img_0964

Küreselleşme neydi, ne oldu diye tartışırken hep Lokal aklıma geliyor. Daha bundan çok kısa zaman önce kültürel emperyalizm karşısında, yerel değerlere sahip çıkalım tartışması yapılırken, işin bu noktaya geleceğini pek tahmin etmiyordu sanırım kimse. Bence İstanbul’da bir restoranda Tayland’lı iki kadın şef, Lübnan, Meksika, Hint, Vietnam ve Thai mutfaklarını birleştiriyorsa, biz de senelerdir bayıla bayıla yiyorsak, hakikaten değişik bir zamanda yaşıyoruz demektir. Kim buna baskın bir kültürün diğerlerini domine etmesi olarak yaklaşabilir ki artık?

Bakınız yukarıda Falafel’ler (7.5 TL)ve Samosa’lar (9 TL) var. Biri Hint, biri Lübnan yemeği olarak biliniyor. Ama biz seviyorsak, istediğimiz gibi yorumluyorsak, giderek yaygın bir şekilde tüketiyorsak, pekala bizim kültürümüzün de bir parçası olabilir bu yemekler.

chicken tikka

Kırmızı tavuklar (17.5 TL) yabancı mı geliyor? Düşünelim ki geleneksel olarak adlandırdığımız Türk yemeklerinde yaygın olarak kullanılan, domates, yeşil biber, fasulye, patates ve kabak ancak 19. yüzyılda Amerika’dan getirildiğinde yaygınlaşmışlar Anadolu’da. Hünkar Beğendi’lerimizin, musakkalarımızın baş aktörü patlıcan ise, ancak Bağdat Halifeliği zamanında, Hindistan’dan getirildiğinde tanınmıştı. Kim bu yemeklere yabancı gözüyle bakıyor şu anda?

karidesli pad thai

Bunlar kısaca Lokal’in bana düşündürdükleri…

Tel: (0212) 245 57 44
Adres: İstiklal Caddesi Müeyyet Sokak 5, Asmalımescit

Spice Market

Salı, 21 Nisan 2009

picture-1

Akaretler’deki değişim, gelip geçerken fark edilemeyecek gibi değildi, fakat ne bir dükkanına girmişliğim vardı, ne de oralarda yemek yemişliğim. Spice Market denemesi, benim için hoş bir tecrübe oldu bu açıdan, hem Akaretler’in yeni imajını yakından görmüş oldum, hem de çok lezzetli bir yemek yedim.

Spice Market, dünyaca ünlü oteller zincirinin Türkiye ayağı, W İstanbul’un içerisinde. “Ne zaman, ne isterseniz emrinizdeyiz” anlayışıyla çalışan, oldukça lüks bir otelmiş, ama ne yalan söyleyeyim, kapısından içeri girer girmez beni gülme tuttu. Modern Osmanlı bir tarz yakalayacağız diye, Playboy Mansion gibi bir şey olmuş otel. Bir tarafta hilalli dev vazolar üzerinize üzerinize gelirken, duvar süsleri, tavana doğru tırmanıyor, çardaklar, aynalar, tüller derken karman çorman bir şey haline geliyor. Biz de minimalizmin kitabını yazmadık ama, azıcık sadelik de göz çıkarmaz yani.

Neyse ki, asansörle yukarı Spice Market’e çıktığınızda, gene oryantal ama azıcık daha az göz yoran bir dekorla karşılaşabiliyorsunuz. Burada da tek problem, ortamın karanlığı… Neyse ki menüyü okumakta zorlananlar için fener bile getirmeyi düşünecek kadar kibarlar.

elmalı salata

Gelelim, dünyanın en iyi şeflerinden biri olarak gösterilen Jean-Georges Vongerichten’in bizim için hazırladığı mamalara. Biz ilk olarak, hafif bir başlangıç yaparak, Yeşil Papaya Salatası (19 TL) aldık. E, koca şef tabi, mutfağından kötü bir şey çıkaracak hali yok, ama açıkçası soya filizleriyle, papayaları karıştırıp, üzerine de limonu sıkarım, 19 TL’m de cebimde kalır. Ama Somon Sashimi’ler öyle mi ya?

somon sashimi

Somon Sashimi’ler (24 TL), sarmısaklı, acılı, limonlu kıtır baharatlarıyla, bir lezzet fırtınası yaratmayı başardılar. Bu arada şu aşamada söylemek lazım, bireysel takılmayı seviyorsanız, Spice Market pek size göre olmayabilir. Yemeklerin hepsi ortaya 2 kişilik porsiyonlar halinde geliyor çünkü, şirket politikasıymış.

spring roll

Son başlangıcımız da Vietnam Usulü Spring Roll’lardı (18TL). Kişniş hiç sevmememe rağmen, sosuyla çok uyumluydu.

kumquatlı tavuk

Ana yemek olarak da, Kumkat ve Limonotuyla, kömür ateşinde pişirilmiş tavuk (29 TL) aldım. En nihayetinde tavuktur diyeceksiniz ama, hakikaten ağızda dağılacak kadar yumuşak, ekşisini, tatlısını, herşeyini kendisine yakıştırmış harika bir yavrucaktı bu.

tatlı

Son olarak, tatlı menüsü insanı kararsızlıktan çıldırtacak kadar iyiydi Spice Market’ın. Ne yazık ki, bir salaklık eseri, ne kendi yediğimi, ne diğer tatlıları hatırlayamıyorum. Yalnızca yukarıdaki tatlının yediğim en güzel şeylerden biri olduğu kalmış aklımda ve yemeğin de en nadide parçası. Biriniz gider de, tesadüf eseri, karanlıkta doğru düzgün çekemediğim şu fotoğraftakine benzer bir şey yerse, beni de bilgilendirsin lütfen.

Adres: Spice Market Istanbul (W Istanbul)
Suleyman Seba Cad No: 22 ·
Akaretler, Beşiktaş ·
Istanbul 34357 · Turkey

Telefon: (90)(212) 381 2121

Topaz

Çarşamba, 04 Mart 2009

Topaz

Havalı mekanlardan çıkmıyormuşum gibi olacak, ama aylarca yazmayınca birikiyorlar işte… Sıradaki restoranımız, Gümüşsuyu’ndaki Topaz… En önemli özelliklerinden bir tanesi, harika manzarası… Tabi, tabaklarınızdan gözlerinizi ayırabilirseniz. Topaz’ın da fiyatlarının Mikla’dan aşağı kalır yanı yok. Fakat degüstasyon menüleri sayesinde, menüdeki pek çok yemeği aynı anda tadıp, biraz  daha uygun bir fiyat ödemeniz mümkün. Osmanlı Tadım Menüsü’nde (85 TL), minik köfteli tarhana çorbasıyla başlayıp, domates ve kabak çiçeği dolması, kıymalı puf böreği, vişneli yaprak dolması, ızgara kuzu sırtı ve afyon kaymaklı ekmek kadayıfıyla kallavi bir ziyafet çekmeniz mümkün. Ayrıca dilerseniz, 50 TL daha ödeyerek, her yemeğinize uygun olarak seçilmiş, farklı şaraplarla da yemeğinizi tamamlayabilirsiniz.

Biz turistik takılmamak için, uluslarası yemeklerden oluşan, diğer tadım menüsüne (95 TL) yöneldik.

enginarlı kuşkonmaz çorbası

Enginarlı Kuşkonmaz Çorbasıyla başladık. Tadımlık dediklerine bakmayın, hiçbir porsiyon çok küçük gelmiyor.

kivili-pancarlı

Ardından kırmızı pancar ve naneli kiviyle hazırlanmış dülger gravlax’ımız geldi. Dülger bildiğiniz dülger, ama soslar harikaydı. Kiviyle balık, ilk duyduğunuzda saçmalık gibi geliyor, ama ekşili tadıyla, balığı bırakıp kivilerle haşır neşir olmanızı sağlıyor.

ızgara ahtapot

Izgara ahtapotlar ise, mercimek fava üzerinde geldiler. Bu yemeğin asıl numarası ise, yoğun trüf aromasıydı.

kaz ciğeri

Tek beğenemediğim tabak kaz ciğeri tabağıydı. Açıkçası kaz ciğeri diyince, benim aklıma ezmesi gelmişti, bu haliyle kaz ciğeri, billurdan farksızmış. Mango chutney’si güzeldi, ama kaz ciğerlerini yemeyi kaldıramadım.

Dana Yanağı

Nihayet soğuk ve sıcak başlangıçlarımızı bitirdikten sonra, sıra ana yemeğe geldi, menümüzün ana yemeği, Izgara Dana Yanağı, Kalamata zeytin sos ve Mantarlı Lazanya’ydı. Hepsi de birbirinden güzeldi. Dana yanağı, dana etinden çok kuzu etine yakın, bol lifli, lime lime bir etmiş. Çok güzel pişmişti ve tam ağzıma layıktı.

creme brulee

Son olarak Kumkuatlı Creme Brulee’ye geldiğimizde, tek bir lokma daha yiyemeyeceğimi düşünüyordum, ama ah’laya oh’laya, onu da yedik. Kaz ciğeri hariç, hepsi çok güzeldi ama, dülger ve ahtapotun tadını unutamayacağım lezzetler arasına yazdım.

Topaz’ın ayrıca geniş bir şarap mahzeni ve usta bir de sommelier’si var. Fakat Monsieur Alain’le İngilizce ya da Fransızca bilmeyen müşterilerinin nasıl anlaştığını çözemedik.

Adres: Ömer Avni Mahallesi İnönü Cad. No. 50. Gümüşsuyu İstanbul

Tel: 0212 249 10 01

Web: www. topazistanbul.com

Mikla

Çarşamba, 04 Mart 2009

2292192718_e5e3fd0572_o

Bütün çemkirmelerimi bitirdiğime göre, son zamanlarda gittiğim mükemmel yerlere geçebilirim ki, bunların başta geleni elbette Mikla’ydı. Açıldığından gidip yemek yemek içimde ukteydi, en sonunda “Mikla’da yemeden ölürsem, gözüm açık gider.” nazlanmalarım sonuç verdi. İkinci yıldönümü şenlikleri çerçevesinde, gidip Mehmet Gürs’ün övüle övüle bitirilemeyen İskandinav mamaları nasılmış tecrübe edebildik. Sonuç: Hakikaten de övüle övüle bitirilemeyecek bir yemekti.

Mikla çoğunuzun bildiği gibi, Tepebaşı The Marmara’nın roof’unda konumlanmış olmanın bütün avantajlarından cömertçe yararlanan bir mekan. Yani manzara şahane. Müşterileri çoğunlukla orta yaş, fiyatlar da haliyle birazcık kallavi, ama hakediyor mu, ediyor. Özellikle turistler ve İstanbul’da yaşayan yabancıların da sıklıkla tercih ettiği bir yer olduğunu da gördük, neredeyse bütün masalarda İngilizce konuşuluyordu.

Restoran kısmının dışında, oldukça şık bir bar bölümü de var, ufak bir aperatif almak isteyenlere de rahatlıkla tavsiye edebilirim. Mekan son derece sade, ama çok şık. Özellikle ışıklandırmaya bayıldım. Ortama genel olarak baktığınızda oldukça loş, fakat fotoğraflardan da anlaşılabileceği gibi, masalar son derece aydınlık.

ızgara karides

Gelelim en civcivli kısım olan yemeklere… Başlangıçlardan itibaren, menüye baktığınızda, ne yiyeceğinize karar verememekten kaynaklanan bir çılgınlık hali yaşıyorsunuz. Kısa bir menü olmasına rağmen hepsi kulağa mükemmel geliyor. Biz uzun bir kararsızlık dönemi ardından, “Izgara Karides, Zeytinyağlı Pırasa, Hafif Sarmısaklı ve Acılı Ispanak, Limon Confit” den oluşan başlangıcımızda (27 TL) karar kıldık. Fakat Marine Somon (21 TL) ve Foie Gras’da (29 TL) da aklımız kalmadı değil.

somon

Karidesler, nasıl diyeyim, özendirmek gibi olmasın ama bir içim su, bir lezzet fırtınası, bir sanat eseri gibiydi… Ispanak gibi çocukluk anılarımızda kötü anılar bırakan, bir sebze bile bu kadar lezzetli olabilirdi. Limon confit ise tabağın yıldızıydı. Artık daha ne diyeyim, çok güzeldi işte… Bütün yemeklerin olduğu gibi, başlangıcımızın sunumu da harikaydı.

trakya kıvırcık fileto

Ana yemeklere gelince, deniz ürünü ve et ağırlıklı menüde yine seçim yapmakta zorlandık. Yukarıda gördüğünüz Trakya Kıvırcık Fileto (41 TL) bir etin ne kadar pişmesi gerektiğinin ve bir sosun ete nasıl bambaşka bir lezzet verebileceğinin tarifi gibiydi.

dana bonfile

Izgara dana bonfile (42 TL) ise, patates kreması ve şarap redüksiyonuyla hazırlanmıştı ve artık söylemeye gerek duymuyorum, çok lezzetliydi.

ızgara kılıç

Ana yemeklerden gözümüze çarpan diğer güzel seçenekler arasında “Izgara Kılıç, hafif sarmısaklı ve acılı ıspanak, Sebzeli Risotto” (45.50 TL), “Fıstıklı Trakya Kıvırcık Pirzola, Confit Soğan, Fıstık Ezmesi, Patates Terini” (45 TL) ve “Fırında Güllü Tavuk, Fırında Nohutlu Sebze, Erik Ekşisi” (36 TL) gibi yemekleri de sayabilirim.

Granny Smith Sufle

Tatlılara gelince, biz yeşil elmayla hazırlanmış, Granny Smith sufle (13.50 TL) yedik. Açıkçası ben çikolatalı bir tatlı hayal etmiştim, yeşil elmayla karşılaşınca birazcık şaşırdım, ama hafif hafif yedik, fena da olmadı. Bir daha gidersem, Sakız ve şekerli kahveli milföy (15 TL) ya da Ilık Ahududu Çorbası (13 TL) deneyebilirim.

Tabi fiyatlar nedeniyle müdavimi olmak yürek ister, ama belki bir dahaki yıldönümüne : )

Adres: The Marmara Pera, Meşrutiyet Cad. No:1 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212 293 56 56

It’s a Joke!

Salı, 28 Ekim 2008

Bir kaç gün önce, hem bir süredir biriktirdiğim tarifleri, hem de haftasonu mükellef bir ziyefet çektiğimiz It’a Joke’u yazmak için bilgisayar başına oturmuştum ki, Blogger’ın kapatıldığı haberini aldım. Keyifle bir yazı yazma hevesim kaçtı, o sinirle, sansürle ilgili yazacaktım, o da çok ağır oluyordu. Ben de bir parça erteledim. Bugün nihayet Blogger açılmış, ama sansürün etkisi hala internetin özgür ortamına damgasını vurmaya devam ediyor. Kararları alan hakimlerimiz konuyla ilgili biraz bilgi sahibi olmadıkça, yasalarımız revizyondan geçmedikçe, internet kullanıcılarımız, özellikle telif hakları konusunda daha hassas olmadıkça (itiraf edeyim, ben de bazen bu konuyu es geçenlerdenim), ifade özgürlüğünün anlamı tam olarak kavranmadıkça, bu olaylar yaşanmaya devam edecek. Ne yazık ki! Şimdilik hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Evet efendim, sepet efendim, bu haftasonu Nişantaşı City’s deki, It’s a Joke’taydık. Hakikaten şaka gibi bir mekan, It’s a Joke. İçeri girer girmez, çıfıtçı çarşısına girmiş gibi oluyorsunuz. Neler yok ki, lise üniformalı garsonlardan tutun (eskiden ilkokul önlüğüydü), gerçek boyutlarda at şeklinde abajura, Atatürk büstünden, plastik tabak şeklinde porselen tabaklara, mekandaki her şey birbirinden komik ve eğlenceli. Mutfak tabi ki yeni restoranların çoğunda olduğu gibi açık mutfak. Girişte, vitrinde duran çeşit çeşit pasta ve tatlı ise, aç midelere işkence gibi.

İzzet Çapa’nın ismi geçen her yerde olduğu gibi, içerisi tıklım tıkış… Müşterilerin bir kısmı da hayli sosyetik. Yani rezervasyonsuz gitmemenizi tavsiye ederim. Garsonlar da hayli enteresan, 55 yaşında bir ev hanımı, bir sosyolog, bir arkeolog ve bir matematik öğretmenleri var.

Menüye gelirsek, kenarı kırmızı çizgili, ilkokul defteri kılıklı, şirin menülerinde nefis yemekler var. Başlangıçlardan ortaya, hafif acılı çıtır karides (28 YTL) ve ravioli (22 YTL) geldi. İkisi de birbirinden lezzetliydi, yemeye kıyamadık resmen. Başlangıçlarda denemeyi düşündüğümüz bir diğer seçenek, breasolaya sarılı enginardı (25 YTL). Nedir diye sormayın, biz de nasıl birşey  olduğunu merak ettiğimizden alacaktık.

Başlangıç menüsü pek geniş olmasa da, salata menüleri çok yaratıcı ve zengindi. İskender Kebap salatadan (25 YTL), Enginar, avokado ve kerevizli truffle’a (24 YTL), Fattoush salata ve tavuk tandoori’den (23 YTL), benim kişisel favorim olan çıtır karides salatasına (26 YTL) denemek için çıldırdığım çeşit çeşit salata vardı. En son, çıtır karides’te karar kıldım. Fakat uyarayım, biraz fazla acı olabilir bu salata. Mümkünse az soslu söyleyin, hassassanız. Ben ciğerlerime kadar yandım çünkü.

Pizza yiyen olmadı, o yüzden pizza analizlerini bir dahaki sefere bırakıyorum ve hamburgerlerle devam ediyorum. 50 YTL’lik, siyah truffe mantarlı (ve sanırım elmas parçacıklı) hamburgeri cüzdanınız kaldırmıyorsa, daha mütevazi bir New York Burger’den (21 YTL) de memnun kalacaksınızdır diye düşünüyorum. Özellikle açma hamurundan yaptıkları ekmekleri pek lezzetli görünüyordu.

Makarnalara gelince, yazının başında fotoğrafı olan, odun ateşinde pişmiş hamurun içinde gelen, deniz ürünlü spagetti (28 YTL) hepimizin favorilerinden oldu. Fakat ben hamur krizine girmeyeyim derseniz, pappardelle telefone (18 YTL) de mozarella peyniri, kurutulmuş domates ve fesleğenleriyle sade bir seçenek olarak menüde yerini almış.

Risottolardan, is peynirli (çerkez peyniri) ve patlıcanlı risotto (28 YTL), tadına baktığım en güzel risottolardan biriydi. Hem tam kıvamında, hem de malzemeleri çok uyumluydu, hem doyurucu, hem de hafifti. Odun ateşinde pişmesi de lezzetine önemli katkılar yapmıştı sanırım.

Ana yemeklerde de, birbirlerinden ne farkları olduğunu ne yazık ki anlayamadığım bir sürü et dışında, kılıç balığı (38 YTL), şaşlık kebabı (28 YTL), 23 otlu tavuk tandoori (25 YTL), tas kebabı safranlı risotto (29 YTL) gibi seçenekler vardı. Bütün gece tek sinir olduğum şey de, menünün bu sayfasındaydı. “Et dediğin ya az pişmiş, ya orta pişmiş yenir, eti et gibi yiyecekseniz, öyle sipariş edin, benim canımı sıkmayın” yazıyordu. Bu et diktası benim canımı sıkan bir boyuta vardı son günlerde. Belki beni kan tutuyor arkadaşım, illa vejeteryan mı olacağım?

Çok şey yemişiz, gitgide uzuyor yazı, o yüzden tatlı kısmından tek bir ipucu verip, It’s a Joke dosyasına ara verelim. Hem de yemeğin sonu da sürprizli olsun azıcık. İpucunuz: Dağ Meyveli Beze (19 YTL) ve sakızlı martini (24 YTL)…

Ayrıca yeni uygulama, haftasonu 10.00-14.00 arası annenizin kahvaltısından veriyormuş, It’s a Joke. Facebook’un yalancısıyım.

Afiyet olsun…

Adres: Teşvikiye Cad. No:162 City’s Alışveriş Merkezi Kat:5 Nişantaşı

Tel: (212) 373 23 00

Tekrar Abra Cadabra!

Pazar, 17 Ağustos 2008

Bu yaz, şahsi favorim kesinlikle Arnavutköy Abra Cadabra’ydı. Hatırlarsanız yaz başında keşfetmiş, ballandıra ballandıra da anlatmıştım. O zamandan beri, 4-5 defa daha gittim, neredeyse bütün menüyü denedim, günün farklı saatlerinde neler oluyor, hangi katın servis elemanları şeker, hangisi sinir hepsini teftiş ettim.

Bu yazıyı yazmamın ise iki nedeni var. Birincisi, menüde çok beğendiğim başka lezzetler oldu, onları sizinle paylaşmak istedim. İkincisi ise, teras katına bakan servis elemanı gerçekten çok antipatik, giderseniz alt kata oturun, yemeğiniz rezil olmasın diyerek, adamcağızı afişe etmeden duramadım. Adamcağız diyorum da, biraz yumuşatmak için… Yoksa hakkındaki şok gerçekleri Türk halkıyla paylaştığımda, işinden mişinden olur, durduk yere vicdan azabı çekerim. Çok uzatmayayım, terasın manzarası güzel, püfür püfür de esiyor, fakat bu amcanın her sorunuza küçümseyen bakışlarla verdiği cevapları, top patlatsan bakmayacak derecede ilgisizliği ve ve ve en güzeli geliyor, siparişimizi yanlış getirmesine rağmen, neredeyse rica minnet değiştirmesi takdire şayan oldu. Yanlış anlaşılmasın, rica minnet eden taraf bizdik, yoksa ısmarlamadığımız şeyleri zorla içiriyordu bize… Sanki yanlış yapan taraf bizmişiz gibi “Aaa yanlış mı olmuş, olur o kadar artık, napalım…” demesine (hoşgörü timsali), değiştirmesini rica ettiğimizde de surat asmasına gülsek mi ağlasak mı bilemedik… Oysa bakınız, alt katın garsonları ne kadar semmpatik, siz beni dinleyin, alt katlarda takılın…

Şimdi de yemeklere dönelim. Bir defa öğrendim ki, günün yemeklerine ilgi, sevgi ve şefkatle yanaşmak, onları koruyup, kollamak lazım. Nadide lezzetler keşfedebiliyorsunuz bu kısımda… Menünün sabit lezzetlerden ise, karidesli mantı (17 YTL) tuzlu ama çok lezzetli, yanında bol bol içecek almanızı tavsiye ederim. En son gittiğimde “Gerçek Köy Tavuğu” (20 YTL) yedim. “Hangi köy bu? Beni o köyün yağmurlarında yıkasınlar…” diyecektim. Tavuk mu desem, ördek mi, kuzu mu, farklı bir lezzet… Tavuğumuz üzerinde hardallı ve ballı olduğunu tahmin ettiğim şahane sosu, gerçek köy tavuğunun içinde haşlandığı sudan, gerçek tavuk suyu çorba ve karpuz frozen görünümünde pespembe, pancarlı patates püresiyle paket program olarak geliyor. Çorba çok çok ağırdı, pek beğenemedim ama, tavuk mükemmel, püre ise sırf rengi için bile takdir edilesi (Girly Püre). Ördeği (22 YTL) zaten geçen sefer yazmıştım. Kuşburnu sosuyla pek uyumlu, tam kıvamında pişmişti. Köpek balığı yahni (18 YTL), daha doğrusu Jaws Yahnisi (rın rın rın rın..) diyetteyseniz tavsiye edebileceğim bir yemek, yağsız, çok hafif, ama haliyle içinde kilo yapan bir şey olmayınca, o kadar da lezzetli değil. Denemek istediğim son bir şey kaldı, o da “Zeytinyağında yavaş pişmiş kuzu kafes” (25 YTL)… Bikini sezonu kapanır kapanmaz Abra Cadabra’nın kapısındayım kuzu kafes için…

Başlangıçlardan da ekşili kabak çiçeği dolması (7 YTL) bol şekerli, bol ekşili, bütün başlangıçlar gibi miniminnacık, ama çok güzel. Deniz börülcesi (8 YTL), daha önce hiç yemediğiniz tarzda, asyalı sosu ve soya fasülyeleriyle beraber geliyor. Başlangıçların en güzeli ise, Rumeli Kavağı midyeli pilav (7 YTL)… Her gün güzel olmuyor, ama iyi olmadığı günler sizi uyarıyorlar zaten, korkmaya gerek yok. Bir de, Demirhindi şerbeti için, pişman olmayacaksınız…

Sonuçta ben Abra Cadabra’yı öpmek istiyorum, üst kattaki amca hariç…

Abra Cadabra’yla ilgili ilk yazım için tıklayın.

Adres : Arnavutköy Cad. No: 50/1 (Arnavutköy İskelesi karşısı)
Tel : 0212 – 263 76 19
Websitesi : www.abracadabra-ist.com

White Mill

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Cihangir cafelerinden söz açılmışken, semtin yeni incisinden bahsetmemek olmaz. Smyrna’nın garsonlarını peşinden sürükleyince, organik yemeklere göz kırpınca, güzel bir bahçe açınca, e Leyla da kapanınca White Mill, Cihangir’in yeni müdavim barı olma ünvanını ele geçirmiş gibi gözüküyor. Üstelik Mehmet Günsur’dan, Nejat İşler’e oldukça yakışıklı bir müdavim kitlesinden bahsediyorum burada, kızlar lafım size… Mahallenin paparazzisi olarak bildireyim, biz oradayken, Mehmet Aslantuğ ve Bıçak Sırtı’nın Serra’sı Canan Ergüder de yan masalarda konaklıyorlardı.

Susam Sokak’ta, Susam Cafe’yi geçince solda, gösterişsiz bir girişten geçiyorsunuz White Mill’e ulaşmak için, ama içerisi apayrı bir dünya. Son zamanlarda gittiğim yerlerden içinde en çok beğendiğim White Mill’in atmosferiydi. Galata Yapı Mimarlık yapmış. Yüksek tavanlar, tavandan sarkan çıplak ampüller, geniş bir bar, barın arkasındaki kutu kutu ahşap raflarda çeşit çeşit şaraplarla hem minimalist ve endüstriyel, hem de renkli ve sıcak bir ambiyans yaratmışlar. Bir parça Otto, bir parça House Cafe havası var. İster alt katta kanapelere kuruluyorsunuz, isterseniz üst katta masalara tünüyorsunuz. Tabi yer bulabilirseniz… Bahçeye rezervasyon yapmıyorlar ama, içerisi için rezervasyon öneririm.

Yaz aylarının favorisi, tabi ki bahçe kısmı… Cihangir’de pek az yerde olduğundan, tıklım tıkış, her daim dolu, ama ne olursa olsun, bahçe işte… Yeşilliğe aç bünyelere iyi gelir (Maazallah Nur Çintay’laşıyor muyum ne). Giriş katında bir de organik ürünlerin satıldığı City Farm marketi var. Biz gittiğimizde bahçede yer yoktu, hemen orada sıra bekleyen 2 masanın arkasına ismimizi yazdırdık, içeride bir masaya oturduk, makul bir vakitte bahçeye geçeriz belki diye düşünerek. Geçtik geçmesine ama, ben yemeğimin yarısındaydım, arkadaşımsa bitirmişti bile. Bu süre içinde şıpır şıpır akıtan havalandırma borusunun altında oturmak zorunda kalmamız da ayrı bir hoşluk oldu geceye… Endüstriyel borulara iltifatımı ettim ama damlayan sular, White Mill’in eksi puan hanesine yazıldı.

Menüye gelince, aslında çok şatafatlı değil… Hatta ilk bakışta fazla basit, insan ne yiyeceğine karar vermekte zorlanıyor. Ama kulağa en sade gelen yemekler bile, sunumu hoş ve çok lezzetli şekilde önünüze geliyorlar. Menünün dörtte biri tamamen organik malzemelerle hazırlanmış, ama organiklik bir yere kadar, dörtte üçü, bildiğimiz hormonlar filan işte… Kahvaltı, Cihangir cafeleri için en önemli ayrıntılardan biri, 19 YTL’ye bol peynirli bir Geleneksel Kahvaltı Tabağı alabilirsiniz, omletler, yumurtalar 7-8 YTL civarı. Sağlık çılgınlığı kahvaltı bölümünü de kaplamış, bembeyaz omlet (8.5 YTL) var mesela, yumurtanın yalnız beyazından yapıyorlarmış. Herhalde kolestrol içindir diye düşündüm. Benim için de yumurtanın sırf sarısından yapsalar, çok memnun olurdum, beyazını hiç sevmem de…

Salatalar (16-20 YTL) görünüşte bir orijinallik içermiyor. Ama bizim aldığımız roka salatasının (16 YTL) içindeki bütün malzemeler taptazeydi, masaya gelmesiyle tükenmesi bir oldu. Normalde salatanın içinde elimizi sürmeyeceğimiz havuçlar bile anında silip süpürüldü. Başlangıçlardan tek orijinallik MILL Pazı Dilimleri’nde (10 YTL), onlar da tablo gibi, insan yemeye kıyamaz… Pazı yapraklarını, patates püresi içindeki köz biberlere sarıyorlarmış, sushi görünümlü bu başlangıçları için.

Ana yemeklere gelince, 17-20 YTL arasında makarnalar var. Izgara bonfile (27 YTL), 3 değişik sos alternatifiyle sunuluyor. Etlerini Dükkan’dan aldıkları belli, pek lezzetli, tombul tombul geldi bonfilemiz. Son trend gurmelerin hepsi eti azıcık çiğ yemek gerektiğini söylüyorlar biliyorum, ama ben gene de bir parça daha ince ve daha az kanlı bir bonfileyi tercih ederdim. Ben ise, şefimizin tavsiyesiyle, buharda levrek (26 YTL) yedim. Açıkçası hiç mi hiç ümitli de değildim buharda levreğin güzel olabileceği konusunda. Fakat çok memnun kaldım, üstelik günlerdir ne bulursam yediğimden, bu geceyi hafif bir yemekle geçirmenin verdiği iç huzuru da bir başka. Biberiyeler tabaktaydı, ama lezzetinde başka baharatların da katkısı vardı sanırım, tam çözemedim ne olduklarını.

Tatlıya gelince, Balkabaklı Dondurma ve Şeftalili Tart (10 YTL) denenmeli, sanırım yemeğin en güzel kısmı, tatlı faslıydı. Bir de zaten çoktan meşhur olmuş Satsuma Bodrum Kokteyli’nin tadına bakılmalı… İlk yudumda azıcık acı ve ekşi, ama içtikçe daha şekerli gibi gelmeye başlıyor, buram buram mandalina kokusu her tarafı kaplıyor. Sanırım bir de Lucca’da yapıyorlarmış bu kokteyli.

Servis oldukça hızlıydı, müdavimlerine daha fazla güleryüz gösteriyorlardı ama, kıskandım… Bize de gayet profesyonelce servis yaptılar gene de, haklarını yemeyelim. Kusurları ise, bahçeye rezervasyon almamak, biraz pahalı olmak, bahçeden tuvalete gidişin fuzuli zorluğu, yetersiz aydınlatma ve akıtan havalandırma boruları olarak sayılabilir. Gene de başarılı bir keşif olarak bir kenara yazdım.

White Mill’e farklı bir bakış yesek.com‘da…

Adres: Susam Sokak No:13 Cihangir Beyoğlu 34433 İstanbul

Tel: (0212) 292 28 95 – 96

Web: www.whitemillcafe.com/

Kitchenette

Pazar, 10 Ağustos 2008

Kitchenette, Address İstanbul, Kanyon, İstinye Park, Taksim, Bebek derken, bütün İstanbul’luların bildiği ve sevdiği yerler listesine girdi. House Cafe’yle beraber, neredeyse Starbucks’la yarışacak kadar çok şube açtılar. Nereye gidersek gidelim, karşımıza çıkıyor, çoğunlukla da masadan memnun ayrılmamızı sağlıyorlar. Fakat ikisinin de kalitesi, şube sayılarını arttırdıkça düşüyor sanki.

Kitchenette, İstanbul’un en hoş mağaza ve restoranlarını yapan Autoban Mimarlık tarafından tasarlanmış dekorasyonu, akıllıca mekan seçimleri, lezzetli yemekleri ve görece uygun fiyatlarıyla popülerliğini haketmişti aslında. Grissinili şinitzelleri, creme brule’leri, çorbaları, macaronları ve pizzaları gönüllerde taht kurmuştu. Fakat ilk açıldıklarından beri çözemedikleri bir problemleri var ki, son günlerde iyice ayyuka çıkmış durumda. O da servislerinin yavaşlığı.

En başta, yeni açıldılar, toparlarlar diyorduk, şimdi ise bir yemeği 45 dakika beklememize neden olmaları, onlara bu hoşgörüyü göstermemizi zorlaştırıyor. Üstelik yalnızca yemek de değil, buzdolabında hazır bekleyen, turtayı bile getirmeleri için minimum 10 dakika geçiyor. Çalışanları son derece güleryüzlü ve sempatik oldukları için bu satırları yazdığıma üzülüyorum ama bu probleme acilen bir çözüm bulmaları gerektiği de aşikar. Özellikle de Taksim şubeleri için…

grisinili tavuk şinitzel

Yıllar sonra gelen edit: Servislerinin yavaşlığı bir nebze olsun çözüldü allahtan. Üstüne bir de menülerini de geliştirdiler. Artık ördek var Kitchenette’te. Tek problem 3. sınıf lokallerde bile kullanılmayan iğrenç şarap bardakları… Yine de Grisinili Tavuk Şinitzel’lerinin tadı hiçbir yerde yok…

Lluvia Cafe

Pazartesi, 04 Ağustos 2008


Ne zamandır şöyle açık havada, keyifle kahvaltı yapabileceğim bir yer arıyordum. Hem yeşillikler içinde, doğayla içiçe, hem lezzetli, bir kahvaltıyı uzaklara gitmeden bulmak bu kadar zor olmasa gerek diye düşünürken, Lluvia’yı keşfettim. Maçka Parkı’nın Abdi İpekçi girişinde, Avea Genel Müdürlüğü’nün karşısındaki Lluvia cennet gibi bir yer, kahvaltı için oturup, öğle ve akşam yemeklerini de yiyip, sonra kalkmak istiyor insan.

Mekanın şefi, Tariq James, uzun yıllar Asya, Amerika ve Avrupa mutfaklarında çalışmış, Hint, Çin, Endonezya, Thailand yemekleri konusunda uzman bir isim. 2006 yılında Türk Aşçılar Birliği tarafından “en iyi füzyon şefi” ünvanıyla ödüllendirilmiş. Daha önce Q Jazz’da çalışan ve Whirlpool Mutfak Sanatları Akademisi’nde de dersler veren James, “baharat kullanımı konusunda gerçek bir sihirbaz” olarak anılıyor.

Serpme Kahvaltı Tabağı (10.50 YTL) oldukça sade, 2 çeşit peynir, tereyağ, reçel, zeytin, söğüş domates-salatalık var. Lluvia kahvaltı Tabağı (21 YTL) seçerseniz, peynirler çeşitleniyor, pastırmalar, jambonlar, kruasanlar havalarda uçuşmaya başlıyor. Kahvaltıya ek olarak, çeşit çeşit omletler, ızgara hellim peynirleri, bal-kaymak vs. alabiliyorsunuz. Haftasonları kahvaltı saat 17.00′e kadar sürdüğünden, akşamdan kalmaların erken kalkma stresi yaşamalarına gerek yok. Hafta içi ise, 12.00′ye kadar kahvaltı yapabilirsiniz.

Öğle ya da akşam yemeği için gidenler de güzel yemeklerle karşılaşabilirler Lluvia’da. Başlangıçlardan göze çarpanlar, soğuk servis edilen Buğdaylı Cacık Çorba (7.50 YTL), Peynir Soslu Cajun Baharatlı Tavuk (9.50 YTL), Mango Caprice (11.50 YTL) olabilir. Fiyatları 14.50-19.50 YTL arası değişen ızgara sandviçleri, Wrap&Eat Yourself konseptiyle sundukları wey’leri var. Makarnalarda çok ilginç bir şey göremedim, ama salatalar oldukça yaratıcı. Yeşil elmalısından, tropik meyvalısına, narenciye turşulusundan, havyarlı somon salatasına (12.50-19.50) her menüde rastlayamayacağınız salatalar çıkıyor karşınıza. Et yemeden doyamayan, karnivorlara, köfteler, tavuklar, etler var. Espresso Soslu Bonfile (25.50 YTL) ‘yle ilgili harika yorumlar duydum yan masalardan, garsonumuzun da en çok tavsiye ettiği yemeklerden biriydi bu, yanında cevizli patates püresiyle geliyor ve oldukça lezzetli görünüyordu.

Tatlılara (8.50 YTL) gelince, Tariq James, yine baharatlardan vazgeçememiş gibi görünüyordu. Karabiberli Kanyaklı Brownie merak uyandırıcıydı, ama biz kahvaltının üzerine kahveli ve sade İkiz Brule tercih ettik. Sunumu ve lezzeti gayet başarılıydı.

Sonuç olarak fiyatlar biraz tuzluydu, ama biz çok keyifli bir yemek yedik. Bir de akşam yemeğinde denemeyi planlıyorum, sonra daha ayrıntılı yorumlarla karşınızda olacağım.
Adres : Abdi İpekçi Caddesi Maçka Demokrasi Parkı No: 3 (Avea Genel Müdürlüğü karşısında)

Tel : 212 240 40 04
Fax : 212 240 40 73
Web : www.lluvia.com.tr