‘İtalyan’ Kategorisi için Arşiv

Num Num

Perşembe, 27 Mayıs 2010

Bir Blue Cheese perdesi arkasından hatırladığım ilk Amerika seyahatimin ardından o zaman yeni açılan Num Num’a gitme hatasını yapmıştım bir kaç sene önce. Gözüme en sade görünen yemeği ısmarlamama rağmen, henüz aklımdan silinmemiş bir takım Amerikan yemeklerinin hatıralarıyla hamamda kadınlar nasıl bayılır konulu bir filme konu olmak üzere olduğum için de, bir daha uğramamıştım. Ve fakat, ikinci New York seferinde kötü hatıralarımı, leziz olanlarıyla değiştirip, aslında en başta da bu günahın sorumluluğunu haksızca yüklediğim Num Num’a bir şans daha vermeye hazır hale geldim.

Kalabalık bir grupla gittiğimiz için hemen hemen her kategoriden bir yemek görme şansım oldu. Önden bir sürahi Margarita’yla (50 TL) başladık. 5 kişiyi rahat rahat serinletecek miktarda geliyor Margarita. Ardından benim Biberiyeli, Limonlu Piliç’imin (21.25 TL) hazırlanmasının uzun süreceği uyarısıyla, Crunchy Chicken Tenders (14.75 TL) aldık. Ballı-hardallı sosun asrın icadı olduğuyla ilgili bir şeyler mırıldanıyorduk sanırım, aç olduğum zamanlarda bir takım blekaut’lar yaşıyorum, aklımda böyle kalmış da olabilir.

Yaklaşık 20 dakika sonra ana yemeklerimiz de geldi. Biberiyeli, Limonlu Piliç’in görüntüsü oldukça çarpıcıydı. Patates püresi, sosu ve haşlanmış fasulyeleri de süperdi. Yalnız son zamanlarda bir sürü yerde dikkatimi çeken şey, yemeklerin neredeyse sıfır tuzla hazırlanması. Bunun tansiyonu var, selüliti var tamam, ama ben de nedense pişmiş aşa tuz katma konusunda çekimserim. O yüzden patates püresindeki tuzla, tavuğu tatlandırmaya çalıştım. Onun dışında, pişme kıvamı ve lezzeti tatmin ediciydi tavuğumun. Mehmet Gürs’ün ellerinden öperim, arz ederim.

Tavukla birlikte, masanın şampiyonu ilan ettiğim ikinci yemek de Barbekü soslu Dana etiyle yapılmış Pizza’ydı (22.75 TL). Dana etleri lime lime olana kadar pişirilmiş, hafif isli tatlarıyla incecik pizzayı şereflendirmişlerdi. Mehmet Gürs’ün yanaklarından öperim, arz ederim.

Bacon ve Blue Cheese Burger’in (18.75 TL) eti uzaktan bakınca biraz fazla pişmiş gibi görünüyordu. Ama yiyen memnun olduktan sonra bana laf söylemek düşmez diye fazla bulaşmıyorum. Ben patates ve coleshaw’ından aşırdım çaktırmadan, onlar güzeldi bakın. Mehmet Gürs’ün aklını seveyim, arz ederim.

Göze, gönle hitap eden bir başka yemek de Lazanya’ydı (19.75 TL). Gelir gelmez çatalım o tarafa doğru engellenemez, ani reflekslere başladı. Ama uzak düşmüştük kendisiyle, tadına bakamadım.

Num Num’ın hoş taraflarından biri, kaslı kargalarla spor öncesi yiyebileceğiniz, yüksek karbonhidratlı ya da proteinli, düşük yağlı yemekleri işaretlemiş olmaları.

Sonuç olarak bu sefer Num Num’dan memnun ayrıldım. Biraz fiyatlı olması ve azıcık beklemek gerekmesi haricinde her şey yolundaydı. Bu arada telefonuma bütçe kontrol uygulaması kurduğumdan beri, yemeğe verdiğim para gözümü korkutmaya başladı. Ama napiim seviyorum!

Mehmet Gürs’ü de çok seviyorum, söylemiş miydim?

Adres: Kanyon Alışveriş Merkezi, Levent-İstanbul

Tel: 0212 353 07 08

Web: www.numnum.com.tr

Happily Ever After

Pazar, 23 Mayıs 2010

Bebek’teki Happily Ever After senelerdir orada, senelerdir bir defa da “Burada da ne yapıyorlarmış” diye merak etmedim ne yalan söyleyeyim. İsminden midir, önünden geçip giderken içeride pek bir kalabalık görmememden midir, o kadar zamandır orada olmasına rağmen, kimseden duymamamdan mıdır, artık bilemiyorum, hep biraz uyduruk ama pahalı bir yermiş izlenimi verdi bana. Geçenlerde Time Out’un en iyi şef ödülünü, Happily Ever After’ın şefi Burcu Esin’in aldığını okuduktan sonra, haksızlık yaptığıma karar verdim ve Cumartesi kahvaltımız için Bebek’in yolunu tuttuk.

Sigara içen zavallılar olarak, deniz yerine yola bakan, soğuk havaya rağmen sobaları açılmamış ön bahçeye mahkum edilmiştik. Bir süre sonra, zangır zangır titremektense, içeride oturup, sigara içmemenin daha katlanılabilir bir işkence olduğuna karar verdik. İyi de yapmışız, sıcak sıcak oturup, bir yandan da pencereden Bosphorus Cup’ı izlemek pek keyifliydi.

Kahvaltılarımız geldiğinde ise keyfimiz ikiye katlandı. Croissant’ın içine scrambled eggs, bacon ve cheddar peyniri oturtmasından oluşan, California Croissant (19 TL) bir kahvaltıdan beklediğim her şeyi elle yenebilir kıvama getirmişti. Ama elle yemesi de, keserek yemesi de zordu, taş kıvamına gelmiş bacon’ları yüzünden. Biraz daha az pişirselermiş, iyi olacakmış. Keza, devasa domatesler de, hem tatsızlardı, hem zeytinyağı, limon, kekik namına hiçbir şey eklenmemişti, hem de bir zahmet edip de kese kağıdı kalınlığındaki kabuklarını soymadıkları için iştah uyandırmıyorlardı. Yine de kahvaltı tabağım, croissant’ların çıtırlığıyla kalbimi kazandı.

Pancake’ler ise kahvaltının orgazmatronik kısmıydı. Hem Chocolate Chip Pancake (13 TL), hem Chunky Banana Pancake (14 TL) alıp, gerek Nutella’ya banarak, gerek akçaağaç şurubu dökerek paylaştık. Bir süre sonra tatlı komasına girecek gibi olsak da, çok güzellerdi.

Bu arada gözümüz öğle ve akşam menülerine de takıldı da, kahvaltı fiyatları daha makul olmasına rağmen, ana yemekler oldukça tuzlu. Fakat İtalyan-Amerikan esintili ilginç seçenekler vardı. Bilmiyorum dener miyim ilerde?

Adres: Cevdetpaşa Caddesi 24/A, Bebek

Tel: (0212) 263 41 38

Blog Ödülleri ve Son Günlerin Yemek Trafiği

Çarşamba, 14 Nisan 2010

Bu hafta bir seneye yakın zamandır içinde bulunduğum Canterbury Tales’in son çeptır’ına geldim. Bu sabah itibarıyla, başucumda gazetem (her ne kadar içindeki haberler pek parlak olmasa da), mutfakta taze ekmek ve birazdan yapacağım boğaz kenarı kahvaltı sefasının da yardımıyla İstanbul’a döndüğümü idrak etmeye başlayacağım. Vatana millete hayırlı olsun.

İstanbul’un yeni restoranları benim yorumlarımı beklerken, İngiltere’deki son akşam yemeklerim arkamdan ağlamasınlar diye, hemen onları da yazayım. Cuma günü tez sunumumu alnımın akıyla bitirdikten sonra kendimi baya ödüllendirdim çünkü.

Cumartesi gününün aktivitesi Allaturca Londra‘nın yıldızı Okan’ın doğumgünüydü. Elleriyle hazırladığı kokteyllerin, Filistin’li ev arkadaşı Basma’nın yaptığı müthiş humusların, mangalda cozurdattığımız naneli kebapların havalarda uçuştuğu, bir Alman, bir Fransız, bir de Temel tadında, son derece enternasyonel, çok da eğlenceli bir doğumgünü partisi oldu.

Günün yıldızı Humus’un tarifini hemen sizlerle paylaşalım.

Malzemeler:

- 1 bardak nohut

- 1/2 bardak tahin

- 1 limonun suyu

- 1 diş sarmısak

- 1 çay kaşığı kimyon

- 1 çorba kaşığı kabartma tozu

- Zeytinyağı

Yapılışı:

1) Nohutları bir gece önceden içine bir kaşık kabartma tozu katılmış suyun içerisinde dinlendirin.

2) Nohutlar suyu iyice çektikten sonra, yine birazcık kabartma tozu eklediğiniz suyun içerisinde 1 saat kadar pişirin. İyice yumuşadıktan sonra, suyunu süzün, fakat pişirdiğiniz suyu saklayın.

3) Bir mutfak robotu yardımıyla nohutları ezin, tahini, sarmısak, kimyon, limon suyu ve tuzu ekleyin.

4) Üzerine biraz zeytinyağı gezdirip, servis edin.

Pazar gününün yemeği ise, cennet vatan Canterbury’nin en güzel İtalyan restoranlarından Little Italy’deydi. Keçi peynirli, pesto soslu bir başlangıç yaptığımız yemeğimize, Cotoletta alla Milanese ve Trüf mantarlı spagettiyle devam ederken, bir şişe de rosé şarap eşlik ediyordu bizlere.

Tatlılarda ise tercihimizi, aynı makarnaları gibi elleriyle açtıkları cannoli ve profiterollerden yana kullandık. Sizi özleyeceğim küçük hamur parçacıkları…

Son olarak dün, havada, karada hep yanınızda olan Küçük Gurme, bedava milleri ve Kevin Costner’lı reklamları haricinde THY’yi tercih etmesinin yegane nedenlerinden olan Do&Co yemeklerini de yalnızca sizin için fotoğrafladı.

İnsanı acaba bu sefer ne yemek var merakıyla uçağa bindirdikleri için kendilerini tekrar tekrar tebrik etmek istiyorum. Memleketimin Hamidiye suyunu bile özlemişim orası ayrı, ama yoğurtlu patates salatası, somon füme, sebzeli, baharatlı tavuk sote ve cheese cake’leri de muhteşemdi.

En güzel haberi ise, sona sakladım. Küçük Gurme Blog Ödülleri’nde yarışıyor bu sene. Hani böyle iyice karnınızı acıktırıp, yazı sonunda en saf ve temiz duygularınızı kullanmak gibi olmasın, ama şu linkten beş dakikanızı ayırıp oy verirseniz çok sevinirim. Oy vermek vatandaşlık borcudur sonuçta.

Ayrıca yarından itibaren bir kaç günlüğüne Çin’de olacağım. En gizli mutfak sırlarını çalıp, size getirmeyi planlıyorum. Bu da önümüzdeki bir kaç yazının spoiler’ı olsun.

Pizzeria Trio

Salı, 30 Mart 2010

Londra’da Story Deli‘de pizzaları hüpletip, şarapları gümletirken bir yandan da Taksim’de harika bir pizzacı vardı, ismini aklıma getirsem de yazsam diye düşünüyordum ki, bir anda vahiy geldi hatırladım. Egemen’le bir kaç ay önce gittiğimiz, Pizzeria Trio’ydu tabi ki. Sıraselviler Caddesi’ne girip, ilk sağa saptığınızda Pera Güzel Sanatlar’ın karşısında yeri. Kenarda köşede olduğuna bakmayın, gizli bir vaha burası.

Kırmızı beyaz pöti kareli örtüleri, ahşap sandalyeleri, özenli servisi, geniş şarap menüsü, kenarda buram buram güzel kokular saçan taş fırınlarıyla İtalya’yı ayağımıza getirmişler, haber vermesem ayıp olacaktı.

O kadar keyfim yerindeydi ki gittiğimde, ne fotoğraf çekmişim, ne bir şey. Şimdilik sitelerinden aldığım fotoğraflarla yazıyorum. Türkiye’ye döner dönmez tekrar gidip, yerinde incelemelerimi, belgeleriyle kamuoyuna sunacağım.

Fotoğrafları olmasa da, neler yediğimiz dün gibi aklımda. Başlangıçlardan, parmesan, domates ve rokalı Carpaccio di Manzo (11 TL)  aldık. Zeytinyağlarının istisnai bir lezzette olduğunu hatırlıyorum. Ana yemek olarak da, ben jambon ve mantarlı Trio Pizza (14.5 TL), Egemen ise 3 çeşit mantarlı Funghi Pizza (14.5 TL) aldı. İkisi de ne çok ince, ne çok kalın hamurluydu. Yani İtalyan zevkleriyle, Türk zevkleri arasındaki orta yolu tutturmuşlardı. Çıtır çıtır, dozunda sarmısaklı, güzel zeytinyağlı, şahane pizzalardı.

Pizzalar içerisinde Chorizo’lu, Parma Jambonlu olanları da var, domuz sevenler için. Ayrıca risotto ve diğer ana yemeklerine de meyledebilirsiniz, ama pizzaları kadar güzel midir bilemiyorum.

Küçük bir yer olduğu için, rezervasyon yaptırmakta fayda olabilir. Arabalı olanlar için, karşısında otoparkı da var.

Adres: Sıraselviler Cad. Billurcu Sok. No. 5 Taksim/İstanbul

Tel: 0212-252 44 44

Web: www.pizzeriatrio.com

Cookshop

Salı, 23 Mart 2010

ugly bird

Başka bir yıllanmış İstanbul tavsiyesiyle daha sizlerleyim. Eğer yokluğumda yemekleri bozmadıysa, servis elemanlarını şeytan ikizleriyle değiştirmediyse ya da fiyatlarına %200 zam yapmadıysa, Cookshop İstanbul’un en yemek yenesi yerlerinden bir tanesi olmaya oynuyordu Ağustos ayı civarlarında. Merak içindeyim akıbeti ne oldu, bilen varsa beni de aydınlatırsa sevinirim.

Ben Etiler şubesine gittiğimde, yukarıda fotoğrafını gördüğünüz, Ugly Bird (18 TL) tabir ettikleri, çirkin tavuğa aşık olmuştum resmen. Yanında bebek maması gibi duran köri sosu ve sütlü patatesleriyle uyum içinde gelmişti ne güzel. Ana yemeklerden bir başka favorim de Alternatif İskender’di (22 TL). Tırnak pide üzerine, özel soslu bonfile parçaları, köfte, patlıcan beğendi, yoğurt, közde domates, biber ile hazırladıkları bu yalancı iskender, sahicisinden bile güzel olabilir.

mücver

Çirkin tavuğa altlık olarak, Müco (11 TL) yiyebilirsiniz. Yoğurtlu sosuyla servis ettikleri bildiğiniz, sevdiğiniz mücver kendisi. Pazı dolmaları (14 TL) da fena değil, ama bence başlangıç menülerini biraz daha zenginleştirebilirler.

magnolia

Başlangıçlar öyle aman aman bir özellikte olmamasına rağmen, şu Magnolia (8TL) dedikleri tatlıyı tatmadan masadan kalkmamanızı rica ediyorum. Hatta dilerseniz, bütün yemekleri es geçin, bir kahveyle birlikte Magnolia deneyin. Aslında son derece basit bir şey, hatta neredeyse dandik diyeceğim. Ufalanmış kurabiye üzerine, krema ve çikolata sosu alt tarafı. Üstelik de normalde pek tutmayacağım şekilde, margarin tadı alıyorsunuz. Ama nedense bütün bunlara rağmen, dakikalar içerisinde, “bir kaşık tadına bakarım” diye başladığınız tatlının, yarısını götürebiliyorsunuz.

Cookshop’u Ataşehir Palladium, Nişantaşı City’s ya da Etiler Nispetiye Caddesi’nde bulabilirsiniz.

Osteria Posillipo Pizzeria – Canterbury

Salı, 23 Mart 2010

posillipo

Hani hangi birinizin yolu düşer bilemiyorum ama ben bir seneye yakın zamandır Canterbury isimli pek şirin İngiliz kasabasında yaşıyorum. Kıta Avrupası’ndan feribotla gelen turistler, özellikle haftasonlarında kasabamızı şenlendirdiği için bol bol güzel restoranımız var. Ayrıca II. Henry’yle kilisenin konumu üzerine yaşadığı anlaşmazlık yüzünden öldürülen, ardından da şehit ve aziz ilan edilen Thomas Becket’in öldürüldüğü Canterbury Katedrali’ni görmeye gelen çok sayıda ziyaretçimiz de oluyor. Siz de buralara uğrayıp, hangi restoranda yesek diye kararsızlığa düşerseniz (varsayım üstüne varsayım oldu ama idare edin) önerilerimin başında Posillipo geliyor. Gelmezseniz de canınız sağolsun, Küçük Gurme oralarda aç mı açıkta mı diye düşünmekten vazgeçersiniz en azından.

possilipo 2

Fotoğraflardan da görebileceğiniz gibi, taptaze deniz mahsüllü salatalar, fırında pişmiş bolognez makarnalar ve gnocchi’ler yiyorum ben buralarda.

gnocchi

Gözünüz arkada kalmasın.

Beymen Bej

Pazartesi, 22 Mart 2010

bej salata

Ne zamandır biriktirdiğim yemekleri, bilgisayarımın tozlu byte’larından teker teker çıkarırken, şimdi de İstinye Park’taki Bej’e geldi sıra. Geçtiğimiz Eylül gibi gitmişim Bej’e, şimdiye kadar kapanmadıysa, en azından menülerini değiştirmişlerdir, ama eli yüzü düzgün fotoğraflarını çektiğim nadir yerlerden biri olması itibarıyla sizinle paylaşmadan da edemedim.

bej 2

Beymen Bej Cafe, İstinye Park’ın açık teras katında. Menüsü Beymen’den biraz önce aldığı kıyafetlerin içine girebilmek için rejime girenleri sevindirecek cinsten, çoğunlukla hafif yemeklerden oluşuyor. Beymen Brasserie’de de olduğu gibi, oldukça basit, hatta yaratıcılıktan uzak diyebileceğimiz basitlikte, tek sayfalık bir menü. Yemekler lezzetli olmasına rağmen, uçuk fiyatlarını hakettiğini söyleyemeyeceğim.

bej 3

Yasin’in veda yemeği olması itibarıyla kendimize azıcık iyi davranıp yemişiz, ama fiyatlara tekrar bakınca içime oturdu açıkçası. Ben taze patates küpleriyle süslenmiş baharatlı karides salatası (33 TL) yedim. Çağla soğuk buğday çorbası (12 TL) ve biftekli fusulli (29 TL) aldı.

bej 4

Yasin de közlenmiş patlıcan ve bonfileli risotto (33 TL) yedi. Menüde ayrıca pizzalar (28-36 TL) ve kırmızı et ağırlıklı ana yemekler (29-47 TL) de var. Kokteyllerini de övüyorlar. Değişik bir içki tatmak isteyenler için Japon erik şarabı önerebilirim.

Tel: (0212) 345 63 87
Adres: İstinye Park, İstinye
Semt: Sarıyer

Story Deli – Londra

Cuma, 12 Mart 2010

story deli

Keşke akıl edip biricik, yakışıklı İtalyan arkadaşım Giammy’nin (evet, Türk kızlarına bayılıyorlar, çatlayın) önce/sonra fotoğraflarını çekseydim. Story Deli daha güzel anlatılamazdı. Gene de elimden geldiğince tarif etmeye çalışayım.

Gianmarco (Story Deli’ye girmeden önce)

- hmm, mmhh, ben bir kere İtalyan’ım, pizza’nın kitabını yazmışım, gerzek İngilizler ne anlar, homur homur homur…

Gianmarco (Story Deli’de pizza yerken)

- mariaaa, jesus, mamma mia ve bilimum katolik sevdiklerim, (gnom, gnom) hepinizi bu lezzetten aklımı kaybetmemem için yardıma çağırıyorum (gnom gnom) (kilit nokta geliyor…) İTALYA’DA BİLE BÖYLE PİZZA YEMEDİM!

Şu son cümleyi kendisine söylettiği için Story Deli’yi ne kadar takdir etsem, küçüklerinin gözlerinden, büyüklerinin ellerinden ne kadar saygıyla öpsem az. Aylardır kendisine yemek beğendirmeye çalışıyorduk, suratını pizzanın içine gömüp, “al sana pizza” demek istedim resmen.

Bu güzide pizzacımız, Londra’nın en eğlenceli kısımlarından, eski göçmen mahallesi, yeni vintage kraliçesi Brick Lane’de. Shoreditch’te otobüsten inip, yürürken tonlarca Hint, Bangladeş ve Endonezya restoranına rastlayacaksınız. Eğer haftasonu gittiyseniz, sokakta dizi dizi atıştırmalık satan tezgahlar göreceksiniz. Özellikle açsanız dayanması güç, ama sabredin, yolun sonunda sizi bekleyen güzel sürprizle kıyas kabul etmez hiç biri.

Story Deli, Brick Lane’in bir diğer gözde mekanı Cafe 1001‘in (ki allaturcalondra çok güzel tanıtmış 1001′i, linke tık tık) hemen yanında, devasa müzik market Rough Trade’in hemen karşısında, kime sorsanız gösterir bir lokasyonda konuşlanmış. Arkadaş canlısı bir atmosfer, masalar paylaşımlı, tabureler kalın karton kutulardan, sırtınızı arkanızdakinin sırtına dayayıp baya rahat oturabiliyorsunuz… Kışın gidiyorsanız içerilere doğru oturunuz, yönetici kaloriferleri yakmıyor. Bir de yanınızda işaret fişeği götürmekte fayda var, garsonların dikkatini çekmek hayli güç. Hatta siparişinizi yazılı, imzalı, mühürlü vermekte de fayda var. Ismarladığınız şeylerin yarısı yanlış gelebiliyor, ama sorun değil, ne yeseniz güzel zaten.

Bunların dışındaki tek problem, pizzaların çıtırtısından konuştuğunuzu duyamamak olabilir ki, bu almaya gönüllü olduğumuz bir riskti zaten. Menü sade, bildiğimiz, sevdiğimiz pizzalar var. Ben iki seferdir enginar, jambon ve mantarlı olanından yiyorum. Chorizo’lu, mantarlı, 8 peynirli, organik sebzeli seçenekleriniz de var. Fiyatlar 10-12 pound arası değişiyor. Zeytinyağı, sarmısak, domates sosu oranlarını harika tutturuyorlar.

Sonuna kadar arkalarındayım, seviyorum.

Not: Tuvalet yokmuş yahu içeride, hacet giderecek olanların dikkatine…

Adres: Old Truman Brewery, 3 Dray Walk, E1 6QL London

Otto Sofyalı

Çarşamba, 04 Mart 2009

Otto Sofyalı

Uzun zamandır yazmadığım için kısaca özür diliyor (uzunca özür dilemeye yüzüm yok) ve hemen bütün bu zaman zarfında biriktirdiğim bütün mükemmel yerleri sıralayarak, sadık okurlarımın beni affetmesini diliyorum. Aslında ilk yazacağım yer, pek de mükemmel bir yer değil. Otto Sofyalı’ya yaklaşık 3 ay önce, henüz yeni bir mekan sayılabileceklerken gittim, umarım şimdi bizim yaşadığımız çeşitli aksaklıklarla ilgili bir şeyler yapmışlardır.

Aslında Otto’nun Bilgi Üniversitesi kampüsü içerisindeki yerlerine bayılıyorduk. Bizim okulda olsa kesin iflas edeceğiz. Ama çok sevgili bir arkadaşımın doğumgününü kutlamak için gittiğimiz Otto Sofyalı bizde aynı hissiyatı yaratmadı ne yazık ki. Öncelikle doğal olarak, Dolapdere’deki şubelerine göre çok daha küçük ve sıkışık döşendiği için, dekorasyonlarındaki bütün güzel ayrıntılar gözden kaçıyor. İkincisi, karanlıktan göz gözü görmüyor, ne yediğinizi seçemiyorsunuz. Ama en önemlisi, fiyat-kalite ilişkisindeki orantısızlık. Fakat haklarını da yemeyelim, müzik ve servis son derece başarılıydı.

İlk hayal kırıklığımızı, Anne Çorbası’nın olmamasıyla yaşadık. Anne Çorbası’nı bilenler bilir, hakikaten Otto’nun en önemli lezzetlerinden biriydi. Ben şahsen o soğuk havada, yoğurtlu naneli, mis gibi bir çorba hayaliyle kapıdan içeri girdiğimi söyleyebilirim. O olamyınca da, Tarhana Çorbası (5 TL) güzel gözükmedi gözüme. Fiyatlıca başlangıçları geçip (12-25 TL), pizzalara yöneldik her beraber.

jambon-mantarlı

Ben Jambon-mantarlı pizza yedim (18 TL). Büyük boy olmasına rağmen, resmen doymadım yahu, üstelik de normalde pizza yeme kapasitem 3 dilimi geçmez, anında tıkanırım. Masaya gelen diğer pizzalarla karşılaştırıldığında en güzel seçenek olmasına rağmen, boyutu nedeniyle puan kaybetti. Lezzetinden de pek etkilendiğimi söyleyemem ama, kıvam açısından pideyle – İtalyan tarzı pizza arası çıtırlık dozu hoşuma gitti.

4 Peynirli

Gelelim, doğumgünü sahibi Burcu’nun pizzasınaaa… Üstte de gördüğünüz 4 Peynirli olduğu iddia edilen bu güzide pizzamızdaki (22 TL) sorunlar saymakla bitmez. Öncelikle üşenmedim saydım, taş çatlasa üç çeşit peynir vardı içerisinde, o da Otto’nun güzel hatrı için biraz kıyak geçersem. Alıştığımız, sevdiğimiz Rokfor kardeşimiz, Gorgonzola abimize rastlayamadık. Üstelik de bu incelikte bir pizzaya, bu kadar peyniri boca ettiğimizde, 5 dakika sonra, pizzanın lastik kıvamına geleceğini de, bu deneyimizde görmüş ve öğrenmiş olduk. Sonuçta sevgili arkadaşım, çift kaşarlı soğumuş büfe tostu kıvamında bir şey yemek zorunda kaldı doğumgününde.

Pomodoro Dolce

Pomodore Dolce (22 TL) adlı bu pizzamız ise, Superfresh pizzadan hallice bir kıvamdaydı. Daha fazla sövmeden, bari biraz da güzel şeylerden bahsedeyim diyorum, ama tatlıyla ilgili de söylenecek güzel bir şey bulamıyorum.

çikolatalı brownie

Çikolatalı Browni’miz kötü değildi tabiki. Ama olağanüstü bir özelliği de yoktu. Belki vıcık krema yerine bir top dondurma, biraz daha ıslak ve seksi bir kıvamda olsa, bütün yemeği kurtarabilirdi ama, herhangi bir kafede, herhangi bir zaman yiyebileceğiniz bir Browni’den farksızdı.

Sonuç: İyi servis, iyi müzik, iyi şarap ve mükemmel arkadaşlar sayesinde güzel bir akşam geçirdik, ama bir parça aç kaldık sevgili Otto.

It’s a Joke!

Salı, 28 Ekim 2008

Bir kaç gün önce, hem bir süredir biriktirdiğim tarifleri, hem de haftasonu mükellef bir ziyefet çektiğimiz It’a Joke’u yazmak için bilgisayar başına oturmuştum ki, Blogger’ın kapatıldığı haberini aldım. Keyifle bir yazı yazma hevesim kaçtı, o sinirle, sansürle ilgili yazacaktım, o da çok ağır oluyordu. Ben de bir parça erteledim. Bugün nihayet Blogger açılmış, ama sansürün etkisi hala internetin özgür ortamına damgasını vurmaya devam ediyor. Kararları alan hakimlerimiz konuyla ilgili biraz bilgi sahibi olmadıkça, yasalarımız revizyondan geçmedikçe, internet kullanıcılarımız, özellikle telif hakları konusunda daha hassas olmadıkça (itiraf edeyim, ben de bazen bu konuyu es geçenlerdenim), ifade özgürlüğünün anlamı tam olarak kavranmadıkça, bu olaylar yaşanmaya devam edecek. Ne yazık ki! Şimdilik hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Evet efendim, sepet efendim, bu haftasonu Nişantaşı City’s deki, It’s a Joke’taydık. Hakikaten şaka gibi bir mekan, It’s a Joke. İçeri girer girmez, çıfıtçı çarşısına girmiş gibi oluyorsunuz. Neler yok ki, lise üniformalı garsonlardan tutun (eskiden ilkokul önlüğüydü), gerçek boyutlarda at şeklinde abajura, Atatürk büstünden, plastik tabak şeklinde porselen tabaklara, mekandaki her şey birbirinden komik ve eğlenceli. Mutfak tabi ki yeni restoranların çoğunda olduğu gibi açık mutfak. Girişte, vitrinde duran çeşit çeşit pasta ve tatlı ise, aç midelere işkence gibi.

İzzet Çapa’nın ismi geçen her yerde olduğu gibi, içerisi tıklım tıkış… Müşterilerin bir kısmı da hayli sosyetik. Yani rezervasyonsuz gitmemenizi tavsiye ederim. Garsonlar da hayli enteresan, 55 yaşında bir ev hanımı, bir sosyolog, bir arkeolog ve bir matematik öğretmenleri var.

Menüye gelirsek, kenarı kırmızı çizgili, ilkokul defteri kılıklı, şirin menülerinde nefis yemekler var. Başlangıçlardan ortaya, hafif acılı çıtır karides (28 YTL) ve ravioli (22 YTL) geldi. İkisi de birbirinden lezzetliydi, yemeye kıyamadık resmen. Başlangıçlarda denemeyi düşündüğümüz bir diğer seçenek, breasolaya sarılı enginardı (25 YTL). Nedir diye sormayın, biz de nasıl birşey  olduğunu merak ettiğimizden alacaktık.

Başlangıç menüsü pek geniş olmasa da, salata menüleri çok yaratıcı ve zengindi. İskender Kebap salatadan (25 YTL), Enginar, avokado ve kerevizli truffle’a (24 YTL), Fattoush salata ve tavuk tandoori’den (23 YTL), benim kişisel favorim olan çıtır karides salatasına (26 YTL) denemek için çıldırdığım çeşit çeşit salata vardı. En son, çıtır karides’te karar kıldım. Fakat uyarayım, biraz fazla acı olabilir bu salata. Mümkünse az soslu söyleyin, hassassanız. Ben ciğerlerime kadar yandım çünkü.

Pizza yiyen olmadı, o yüzden pizza analizlerini bir dahaki sefere bırakıyorum ve hamburgerlerle devam ediyorum. 50 YTL’lik, siyah truffe mantarlı (ve sanırım elmas parçacıklı) hamburgeri cüzdanınız kaldırmıyorsa, daha mütevazi bir New York Burger’den (21 YTL) de memnun kalacaksınızdır diye düşünüyorum. Özellikle açma hamurundan yaptıkları ekmekleri pek lezzetli görünüyordu.

Makarnalara gelince, yazının başında fotoğrafı olan, odun ateşinde pişmiş hamurun içinde gelen, deniz ürünlü spagetti (28 YTL) hepimizin favorilerinden oldu. Fakat ben hamur krizine girmeyeyim derseniz, pappardelle telefone (18 YTL) de mozarella peyniri, kurutulmuş domates ve fesleğenleriyle sade bir seçenek olarak menüde yerini almış.

Risottolardan, is peynirli (çerkez peyniri) ve patlıcanlı risotto (28 YTL), tadına baktığım en güzel risottolardan biriydi. Hem tam kıvamında, hem de malzemeleri çok uyumluydu, hem doyurucu, hem de hafifti. Odun ateşinde pişmesi de lezzetine önemli katkılar yapmıştı sanırım.

Ana yemeklerde de, birbirlerinden ne farkları olduğunu ne yazık ki anlayamadığım bir sürü et dışında, kılıç balığı (38 YTL), şaşlık kebabı (28 YTL), 23 otlu tavuk tandoori (25 YTL), tas kebabı safranlı risotto (29 YTL) gibi seçenekler vardı. Bütün gece tek sinir olduğum şey de, menünün bu sayfasındaydı. “Et dediğin ya az pişmiş, ya orta pişmiş yenir, eti et gibi yiyecekseniz, öyle sipariş edin, benim canımı sıkmayın” yazıyordu. Bu et diktası benim canımı sıkan bir boyuta vardı son günlerde. Belki beni kan tutuyor arkadaşım, illa vejeteryan mı olacağım?

Çok şey yemişiz, gitgide uzuyor yazı, o yüzden tatlı kısmından tek bir ipucu verip, It’s a Joke dosyasına ara verelim. Hem de yemeğin sonu da sürprizli olsun azıcık. İpucunuz: Dağ Meyveli Beze (19 YTL) ve sakızlı martini (24 YTL)…

Ayrıca yeni uygulama, haftasonu 10.00-14.00 arası annenizin kahvaltısından veriyormuş, It’s a Joke. Facebook’un yalancısıyım.

Afiyet olsun…

Adres: Teşvikiye Cad. No:162 City’s Alışveriş Merkezi Kat:5 Nişantaşı

Tel: (212) 373 23 00