‘Kahvaltı’ Kategorisi için Arşiv

Abra Cadabra 3. kez

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Çemkirmelerim bitmedi, ne yazık ki bu sefer çok da sevdiğim bir yer için yazıyorum. Arnavutköy’deki Abra Cadabra’ya açıldığı yıldan beri kimbilir kaç kere gitmişimdir, daha önce hiç bir yer için yapmadığım şekilde, iki defa da haklarında yazdım burada. Bu üçüncü olacak. Yemeklerine bayılıyorum, midyeli pilavları için can veririm, ortamını da seviyorum (her ne kadar bu sene bir yenilik yapmaları gerektiğini düşünsem de, yolun tozu toprağından baya eskimiş koltukları, masaları) fakat iş servise gelince, orada çuvallıyorlar. Hem de çok fena.

Öyle kötü bir servisleri var ki, yemeklerini de sileceğim, ortamını da. Üstelik bir defa da değil, her seferinde başımıza aynı şey geliyor. Kime sorsam kötü bir anısı var Abra Cadabra’nın servisiyle. İş yalnızca gecikme olsa, o kadar laf etmeyeceğim. Yoğunlardır, mutfakta sorun çıkmıştır, türlü türlü hali var. Ama hayatımda görmediğim kadar kabalar da. En son hafta içi bir akşam yaklaşık 10 kişilik bir grupla bir şeyler içmeye gittik. Oldukça boş oldukları düşünülürse, bir mekanın arayıp da bulamadığı nimet olmamız gerekir değil mi? Yok değil. Abra Cadabra’da size baya baya başlarına açılan iş muamelesi yapılıyor.

Gittik oturduk, abartmıyorum yarım saat boyunca, garson namına birini göremedik bile. En sonunda ben içeri gidip, durumu açıkladım, birinin gelip bizimle ilgilenip ilgilenemeyeceğini sordum. Özür dilemek yerine, bahaneler sıralamaya başladılar. Bizim grubun tamamlanmadığını, arkadaşlarımızı beklediğimizi düşündüklerini söylediler. Halbuki biz böyle bir şey söylememiştik bile. Ekip de tamdı. Dayanamayıp “bu ilk defa olmuyor” dediğimde ise, saklamaya bile gerek duymadan göz devirip, öflediler. Söylemeye gerek yok, böyle bir gerginlikten sonra, gecenin geri kalanında da pek iyi bir servis alamadık. İçkilerin içine tükürdüklerinden şüpheleniyorum.

İnsan düşünmeden edemiyor, bir özür dileyip müşterinin gönlünü almak o kadar kolay ki, ters davranarak bir şey kaybetmeyeceklerini düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar. Güzel yemeği evimde de yaparım, iyi vakit geçirmeye dışarı çıkıyorsam ve böyle bir muamele görüyorsam, bir daha da gelmem Abra Cadabra’ya.

Mangerie

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Bebek’teki Mangerie’ye gideli neredeyse bir ay oldu, bir türlü elim varmadı yazmaya. Neden? Çünkü yiye yiye bir tost yedik. Neden? Çünkü fiyatlar uçmuş. Delirmişler mi nedir? Yasin halinden memnundu, “Böyle güzel manzara, mis gibi ev ortamı için çok da abartılı değil” diyordu. Ben bir daha karnım açken gitmemeye yemin ettim ama. Çay içerek hovardalık yapmak gelirse içimden belki o zaman. Ya da belki kırk yılda bir kahvaltı için. Şöyle ki, çok lüks bir yere gitmediğimiz sürece, her menüde, iyi kötü kesemize uyacak bir kaç yemek bulabiliyoruz. Her yerde gidip de bonfile yemiyoruz da, bazı yerlerde makarna alıyoruz, efendime söyleyeyim, bir salata alıyoruz. Hem hoş bir ortamı varsa, keyfini çıkarıyoruz, hem karnımız doyuyor, hem de cepleri boşaltmıyoruz. Mangerie’de böyle bir seçenek yok.

Menüdeki en uygun fiyatlı bölüm tostlar. Onlar bile 15 TL’den başlıyor. Onun dışında bildiğiniz ızgara sebzeli sandviç bile 25 TL’nin üzerinde, ana yemekler, noodle’lar, burger’ler ise iyice cep yakıyor, 35 TL civarında hepsi.

Senelerdir orada olduğuna göre, alıcısı var demektir. Sahibi Delicatessen’in sahibiyle aynı kişi olduğundan yemeklerin çok güzel olduğunu da tahmin edebiliyorum, ama gene de biraz daha insaflı bir fiyat politikası bekliyorum Mangerie’den.

Bir de yağmurda derme çatma merdivenleri çok kayıyor, haberiniz olsun. Morarmış popom ve hala ağrıyan belim Mangerie’ye sempatiyle yaklaşmamı iyice zorlaştırıyor. Ya gözüm çıksaydı Mangerie, ha?

Adres: Cevdet Paşa Cad. No. 69 Küçük Bebek / İstanbul

Tel: 0212 263 5199

Web: www.mangeriebebek.com (Tarifler var sitede, kaçırmayın derim)

Happily Ever After

Pazar, 23 Mayıs 2010

Bebek’teki Happily Ever After senelerdir orada, senelerdir bir defa da “Burada da ne yapıyorlarmış” diye merak etmedim ne yalan söyleyeyim. İsminden midir, önünden geçip giderken içeride pek bir kalabalık görmememden midir, o kadar zamandır orada olmasına rağmen, kimseden duymamamdan mıdır, artık bilemiyorum, hep biraz uyduruk ama pahalı bir yermiş izlenimi verdi bana. Geçenlerde Time Out’un en iyi şef ödülünü, Happily Ever After’ın şefi Burcu Esin’in aldığını okuduktan sonra, haksızlık yaptığıma karar verdim ve Cumartesi kahvaltımız için Bebek’in yolunu tuttuk.

Sigara içen zavallılar olarak, deniz yerine yola bakan, soğuk havaya rağmen sobaları açılmamış ön bahçeye mahkum edilmiştik. Bir süre sonra, zangır zangır titremektense, içeride oturup, sigara içmemenin daha katlanılabilir bir işkence olduğuna karar verdik. İyi de yapmışız, sıcak sıcak oturup, bir yandan da pencereden Bosphorus Cup’ı izlemek pek keyifliydi.

Kahvaltılarımız geldiğinde ise keyfimiz ikiye katlandı. Croissant’ın içine scrambled eggs, bacon ve cheddar peyniri oturtmasından oluşan, California Croissant (19 TL) bir kahvaltıdan beklediğim her şeyi elle yenebilir kıvama getirmişti. Ama elle yemesi de, keserek yemesi de zordu, taş kıvamına gelmiş bacon’ları yüzünden. Biraz daha az pişirselermiş, iyi olacakmış. Keza, devasa domatesler de, hem tatsızlardı, hem zeytinyağı, limon, kekik namına hiçbir şey eklenmemişti, hem de bir zahmet edip de kese kağıdı kalınlığındaki kabuklarını soymadıkları için iştah uyandırmıyorlardı. Yine de kahvaltı tabağım, croissant’ların çıtırlığıyla kalbimi kazandı.

Pancake’ler ise kahvaltının orgazmatronik kısmıydı. Hem Chocolate Chip Pancake (13 TL), hem Chunky Banana Pancake (14 TL) alıp, gerek Nutella’ya banarak, gerek akçaağaç şurubu dökerek paylaştık. Bir süre sonra tatlı komasına girecek gibi olsak da, çok güzellerdi.

Bu arada gözümüz öğle ve akşam menülerine de takıldı da, kahvaltı fiyatları daha makul olmasına rağmen, ana yemekler oldukça tuzlu. Fakat İtalyan-Amerikan esintili ilginç seçenekler vardı. Bilmiyorum dener miyim ilerde?

Adres: Cevdetpaşa Caddesi 24/A, Bebek

Tel: (0212) 263 41 38

Gölge’de Kahve

Perşembe, 29 Nisan 2010

Çağla ve Emrah günlerdir Gölge’de Kahve’yi öve öve bitiremiyorlardı. Özellikle de bir şeyler okumak için sessiz sakin köşe avında olduğum bugünlerde, çıkmaz bir sokakta olduğundan geleni geçeni az olan, Gölge’de Kahve keşfi son derece hayırlı oldu. Aslında geçen sene Rejans’a giderken önünden geçmiş, burası da neymiş diye merak etmiştim, ama sonradan unutmuşum. Gittiğimde jeton düştü. Kocaman mermer masalarına oturup, keyifli keyifli yedik, içtik.

Çağla’yla sabahtan öğlene kadar, Cihangirhane’de kahvaltı maratonunda olduğumuzdan karnımız çok aç değildi. Gene de Fırında Mücver (15 TL) fikrine karşı koyamadık. Biraz karabiberi fazlaydı, ama süzme yoğurtla dengelenemeyecek bir fazlalık değil…

Derya’nın tavuklu dürüm’ünde (16 TL) közlenmiş biber sosu, marul, domates ve kırmızı soğan vardı. Yanında da bol yağlı patates kızartmaları geldi.

Emrah’ın keşli cevizli eriştesi (13 TL) ise, tam bir köy lezzeti, burcu burcu Anadolu’ydu.

Gölge’de Kahve Yeşilaycı bir mekan, içki yok. Ama gece geç saate kadar açık.

Adres: Olivia Geçidi 21 Galatasaray / İstanbul (Barcelona’nın sokağından girip, sola kıvrılın)

Tel: 0212 2924053

Cihangirhane

Cuma, 23 Nisan 2010

Dün çok güzel bir şey oldu. Resmen gökten kucağıma düştü. Bir arkadaşım beni arayıp, yeni çıkacak bir yemek dergisi için tadıma gitme fikrine ne diyeceğimi sordu. Allah dedim, ne diyeyim ben de. Gurmelik yapanlara içten içe hep kızsam da, sırf kıskançlık sonuçta. Hem sürekli güzel yemekler yiyip, hem de üstüne para kazanan insanları kıskanmayacağım da kimi kıskanacağım. Tabi Cihangirhane’ye yaklaştıkça, ya beğenmezsem de gene de iyi bir şeyler yazmak zorunda kalırsam diye de düşünüyordum. Sonuçta, “sade vatandaş” olarak gittiğim yerler hakkında, objektif, tam bağımsız haberciliği ilke edinmişim bugüne bugün. Objektifliğime halel gelir diye çok korktum, ama Allahtan, Cihangirhane’ye aşık oldum da böyle bir derdim olmayacak.

Cihangirhane, isminden de anlaşılabileceği gibi, Cihangir’de. Kahvenin oradan düz gidin gidin gidin, gittiniz mi? Yol ikiye ayrılıyor ya, hah tam orada sağ köşede. Tipine baksanız, içeride şahane Antakya mamaları olduğunu düşünmezsiniz. Beyazlar içinde küçük bir bahçe, köşede sarmaşık gülleri, genişçe masalar, ama onlar her yerde var. Asıl olayları mutfakta.

Leb-i Derya’nın kalabalığında nasılsa herkese yer bulmayı başaran insan olarak hatırladığım Deniz Deniz ve Asmalımescit’teki Badehane’nin sahibi Bade Uygun Cihangirhane’yi kendi çocukluklarından hatırladıkları, anne eli değmiş gibi lezzetli Antakya yemeklerini misafirlerine sunmak için açmışlar. Ama Doğu yemekleri deyince akla gelen kebap değil sundukları, aynı şekilde, herhangi bir mezecide bulabileceğiniz klasik yemeklerle de haşır neşir olmuyorlar pek, en azından kebapçı usulü halleriyle. Bunların hepsi kardeş diyerek, bu coğrafya üzerinde varolan kültürleri ve yemeklerini aynılaştırmanın değil, dost-arkadaş diyerek çeşitliliği kutlamanın peşindeler. Cihangirhane’nin en sevdiğim tarafı, yemek gibi çok yönlü bir alanın, hemen hemen her ayrıntısıyla ilgili kafa patlatmaları. Örneğin malzemelerini çoğunlukla yerinden, doğrudan üreticisinden almayı tercih ediyorlar. Komşuları olan bir Ermeni teyze evinde yaptığı likörleri mi satıyor, Antakya’da taşla ezilen kırma zeytinler mi var, Mardin’de Süryani şarabı mı var, bunları keşfetmeye çalışıyorlar. Özellikle kadınların sattığı ürünlere öncelik vermeleri de +rep.

Yemeklere gelmek için sabırsızlanıyorum. Başlangıç, ana yemekler ve tatlı kısımlarındaki bütün yemekleri denedik 3 saat boyunca, bir yandan da tatlı tatlı muhabbet ederken. Başlangıçlardan başlayayım, favorim hiç kuşkusuz muhammara’ydı (7 TL). Ceviz-ekmek içi-közlenmiş biber ve baharatların karışımı muhammara, normalde çok acı yapıldığı için, bir noktadan sonra beni ağlatan bir meze. Ama Cihangirhane’de acı dozajı harika, hassas dil partiküllerim sünmedi sayelerinde. İkinci favorim babagannuç (6 TL) ki patlıcan söz konusuysa gerisi teferruattır felsefesini benimsediğimden, yine Antakya’dan gelen zeytinyağı, köz biber ve az sarmısaklı, soğuk hali, her yerde ayrı şekilde hazırlanan babagannuçun en sevdiğim hali zaten. Sonracığıma Zahter, yani taze kekikli, taze soğanlı ve nar ekşili bir salata (6 TL) ve yine kekikli bir kırma zeytin piyazları (5 TL) vardı. Soğanla mesafeli bir ilişkimiz olduğundan, kekik ihtiyacımı daha çok kırma zeytin piyazıyla giderdim, garantisini verebilirim ki, hazır satılan, şarküterilerde bulunan ya da Ege Bölgeleri’nde yiyebileceğiniz kırma zeytinlerden oldukça farklı bir lezzetle karşılaşacaksınız.  Ilık başlangıçlardan da asma yaprağına sarılı, ızgara hellimler (8 TL) üzerlerinde çam fıstıklarıyla geliyor, bir diğer ılık başlangıç da falafel (7 TL) onu da tatlımsı sosuyla yiyorsunuz. Son olarak Boşnak mutfağının ünlü simalarından iste kurutulmuş et (8 TL) ve Antakya’da sunulduğu şekilde biber ve salatalık turşuları, salatalık ve bol zeytinyağıyla gelen humus (6 TL) da var. İste kurutulmuş etin daha lime lime, ince haline alışığım, ama humus güzel tutturulmuş tahin oranıyla, birazcık sulu kıvamıyla ağzınıza layık.

Gelelim ana yemekler üzerinden, fasulyenin faydalarına. Günlük yemekleri de var, mesela ben gittiğimde hamsili iç pilav çarptı gözüme. Ama biz menüden gittik. Yazının ilk fotoğrafı Keytaz köfteyle (13 TL) tanıştırayım sizi öncelikle. Yufkanın ortasına oturtulmuş, içine de bol maydanoz konmuş bu köfte yanında da kendilerinin yaptığı süzme yoğurtla geliyor. Masadaki herkesin en çok beğendiği yemeklerden biri olan Mahmudiye (17 TL), Osmanlı saray mutfağından alınmış meyvalı, ballı bir pilav. Bu özellikle ilginç oldu, çünkü tam yemek öncesi muhabbet ederken, bugün geleneksel Türk mutfağı diye tanıdığımız yemeklerin aslında, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı yemeklerinden ne kadar farklı olduğundan bahsediyorduk. Gelenekselleştirilmiş Türk mutfağı’nın klasik malzemeleri olan patlıcan, domates gibi sebzelerin, ancak Amerika’nın keşfi sonrası mutfağa girmesi nedeniyle, daha önceki dönemlerin yemeklerinde ayva, kayısı, bal, şeker gibi malzemeler sıklıkla kullanılıyor. Mahmudiye de bunun canlı kanıtı olarak geldi masamıza. Ortalarda fotoğrafını görebileceğiniz, uzay kapsülü şekilli içli köfteler, oruk köfte (14 TL) olarak anılıyorlar. Benim çok tanıdık bulduğum bir tarçın aromasıyla, mis kokular saçarak geldiler. Vejetaryen versiyonları (11 TL) olmasını da çok hoş buldum.

Bir diğer tanıdık lezzet daha önce Küçük Gurme’de de tarifini yazdığım, Arapların bayram yemeği, keşkeğin, Antakya versiyonu olan Hrise. Diyarbakır’da yapılandan farklı olarak, kişniş kullanılmıyormuş, ama tavukla filan karıştırmayıp, halis muhlis kuzu etiyle yapmaları takdire şayan.

Ana yemeklerin kapanışını ise, daha çok bir Kürt yemeği olarak bilinen Kelecoş’a (10 TL) ayırdım. Kelecoş, neredeyse peynir kıvamında ve lezzetinde olan Antakya’nın meşhur tuzlu yoğurdu, tavuk, ıspanak, mercimek, nohut, kuru fasulye, buğday, keten tohumundan oluşan, bir nevi aşurenin ana yemek haline getirilmiş hali. Herkesin damak tadına uyar mı bu kadar karışım bilmiyorum, ama benim bir daha gitsem yiyeceğim yemek bu olur herhalde, çok beğendim. İlginç şekilde, bu kadar çok malzemeyi, uyumla birleştirmeyi başarmışlardı bence.

Bu noktada yemekten patladığımızı düşünüyor olmalısınız. Patladık esasen de, tatlı yemeden nasıl kalkalım masadan. Künefe dediler, vişneli muhallebi dediler, kabak tatlısı (hepsi 8 TL) dediler aklımızı çeldiler. Biliyorum Antakya mutfağı deyince, hepiniz künefeye meyledeceksiniz. Durun, baktığınız tatlıları tatlı diyerek geçmeyin, tanıyın. Bir kabak tatlıları var, ama ne kabak tatlısı. Benim çocukluk travmalarımdan bir tanesidir normalde bu, ilkokulda cani öğretmenim, “o kabak tatlısı bitmeden, masadan kalkılmayacak” diye diye soğuttuğu için. Ama Cihangirhane’de kabakları kireçte bekletip, şekerleme kıvamına getiriyorlar. Dışı sert, içi yumuşak, şeffaf lezzet küplerine dönüşüyor bunlar. Yanındaki tahin sosuna da banarsanız iyice yeme de yanında yat kıvamına geliyor.

Üstüne de artık sindiriminize yardımcı zahter çayı mı içersiniz, menengiç kahvesi mi, ona da siz karar verin.

Adres: Akarsu Cad. Coşkun Sok. No.23 Cihangir/İstanbul

Tel: 0212 251 16 26

Web: www.cihangirhane.com

Yeniköy Kahvesi

Salı, 23 Mart 2010

yeniköy kahvesi

Bunca yıllık Tarabya-İstinye yolcusuyum, Sait Halim Paşa Yalısı’nın karşısındaki merdivenlerin başında kimbilir kaç kere görmüşümdür, sarı Yeniköy Kahvesi tabelasını. Ama bazı yerler lanetli gibi işte, bir türlü yolu düşmüyor insanın. Tabi eskiden Emek vardı, ihtiyaç duymuyorduk Pazar kahvaltısı için başka yer düşünmeye. Emek kapanınca, mecburen yeni kahvaltıcı arayışına girdik. Yeniköy Kahvesi hızır gibi yetişti imdadımıza bu noktada.

yenikoy_cafe_001z

Çok abartmaya gerek yok, ama Yeniköy Kahvesi’nin kuş bakışı şahane deniz manzarası, çardak altı keyifli masaları, biraz suratsızca garsonları, eli yüzü düzgün de bir kahvaltısı var. Malzemeler tabi ki, organik modasından nasibini almış. Fiyatları not etmemişim, ama pahalı değildi.

Aşşk Cafe

Cuma, 10 Temmuz 2009

deniz sandviç

Çok “Ş”li Aşk Cafe’nin manzarasına bayılıyor, fakat yemeklerinden bir türlü memnun kalamıyordum. Fakat en son gidişimin üzerinden aylar geçmesine rağmen, eski fotoğraflara bakarken, tadını unutamadığım somonlu sandviçlerini görünce önyargımdan dolayı utandım. Köy ekmekleri üzerine, Photoshop’lu rengi ve koca kaparileriyle harika bir sandviçti.

sosyetik panini

Sosyetik Panini’nin ( 15 TL) de ondan aşağı kalır yanı yoktu.

cheese cake

Son olarak oburluk yapıp, Frenk Üzümlü Cheese Cake’le noktaladık… Hepsi birbirinden lezzetliydi…

Adres: Muallim Naci Cad. No: 64/B Kuruçeşme

Tel: 212 – 265 47 34

Web: http://www.asskkahve.com/

It’s a Joke!

Salı, 28 Ekim 2008

Bir kaç gün önce, hem bir süredir biriktirdiğim tarifleri, hem de haftasonu mükellef bir ziyefet çektiğimiz It’a Joke’u yazmak için bilgisayar başına oturmuştum ki, Blogger’ın kapatıldığı haberini aldım. Keyifle bir yazı yazma hevesim kaçtı, o sinirle, sansürle ilgili yazacaktım, o da çok ağır oluyordu. Ben de bir parça erteledim. Bugün nihayet Blogger açılmış, ama sansürün etkisi hala internetin özgür ortamına damgasını vurmaya devam ediyor. Kararları alan hakimlerimiz konuyla ilgili biraz bilgi sahibi olmadıkça, yasalarımız revizyondan geçmedikçe, internet kullanıcılarımız, özellikle telif hakları konusunda daha hassas olmadıkça (itiraf edeyim, ben de bazen bu konuyu es geçenlerdenim), ifade özgürlüğünün anlamı tam olarak kavranmadıkça, bu olaylar yaşanmaya devam edecek. Ne yazık ki! Şimdilik hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Evet efendim, sepet efendim, bu haftasonu Nişantaşı City’s deki, It’s a Joke’taydık. Hakikaten şaka gibi bir mekan, It’s a Joke. İçeri girer girmez, çıfıtçı çarşısına girmiş gibi oluyorsunuz. Neler yok ki, lise üniformalı garsonlardan tutun (eskiden ilkokul önlüğüydü), gerçek boyutlarda at şeklinde abajura, Atatürk büstünden, plastik tabak şeklinde porselen tabaklara, mekandaki her şey birbirinden komik ve eğlenceli. Mutfak tabi ki yeni restoranların çoğunda olduğu gibi açık mutfak. Girişte, vitrinde duran çeşit çeşit pasta ve tatlı ise, aç midelere işkence gibi.

İzzet Çapa’nın ismi geçen her yerde olduğu gibi, içerisi tıklım tıkış… Müşterilerin bir kısmı da hayli sosyetik. Yani rezervasyonsuz gitmemenizi tavsiye ederim. Garsonlar da hayli enteresan, 55 yaşında bir ev hanımı, bir sosyolog, bir arkeolog ve bir matematik öğretmenleri var.

Menüye gelirsek, kenarı kırmızı çizgili, ilkokul defteri kılıklı, şirin menülerinde nefis yemekler var. Başlangıçlardan ortaya, hafif acılı çıtır karides (28 YTL) ve ravioli (22 YTL) geldi. İkisi de birbirinden lezzetliydi, yemeye kıyamadık resmen. Başlangıçlarda denemeyi düşündüğümüz bir diğer seçenek, breasolaya sarılı enginardı (25 YTL). Nedir diye sormayın, biz de nasıl birşey  olduğunu merak ettiğimizden alacaktık.

Başlangıç menüsü pek geniş olmasa da, salata menüleri çok yaratıcı ve zengindi. İskender Kebap salatadan (25 YTL), Enginar, avokado ve kerevizli truffle’a (24 YTL), Fattoush salata ve tavuk tandoori’den (23 YTL), benim kişisel favorim olan çıtır karides salatasına (26 YTL) denemek için çıldırdığım çeşit çeşit salata vardı. En son, çıtır karides’te karar kıldım. Fakat uyarayım, biraz fazla acı olabilir bu salata. Mümkünse az soslu söyleyin, hassassanız. Ben ciğerlerime kadar yandım çünkü.

Pizza yiyen olmadı, o yüzden pizza analizlerini bir dahaki sefere bırakıyorum ve hamburgerlerle devam ediyorum. 50 YTL’lik, siyah truffe mantarlı (ve sanırım elmas parçacıklı) hamburgeri cüzdanınız kaldırmıyorsa, daha mütevazi bir New York Burger’den (21 YTL) de memnun kalacaksınızdır diye düşünüyorum. Özellikle açma hamurundan yaptıkları ekmekleri pek lezzetli görünüyordu.

Makarnalara gelince, yazının başında fotoğrafı olan, odun ateşinde pişmiş hamurun içinde gelen, deniz ürünlü spagetti (28 YTL) hepimizin favorilerinden oldu. Fakat ben hamur krizine girmeyeyim derseniz, pappardelle telefone (18 YTL) de mozarella peyniri, kurutulmuş domates ve fesleğenleriyle sade bir seçenek olarak menüde yerini almış.

Risottolardan, is peynirli (çerkez peyniri) ve patlıcanlı risotto (28 YTL), tadına baktığım en güzel risottolardan biriydi. Hem tam kıvamında, hem de malzemeleri çok uyumluydu, hem doyurucu, hem de hafifti. Odun ateşinde pişmesi de lezzetine önemli katkılar yapmıştı sanırım.

Ana yemeklerde de, birbirlerinden ne farkları olduğunu ne yazık ki anlayamadığım bir sürü et dışında, kılıç balığı (38 YTL), şaşlık kebabı (28 YTL), 23 otlu tavuk tandoori (25 YTL), tas kebabı safranlı risotto (29 YTL) gibi seçenekler vardı. Bütün gece tek sinir olduğum şey de, menünün bu sayfasındaydı. “Et dediğin ya az pişmiş, ya orta pişmiş yenir, eti et gibi yiyecekseniz, öyle sipariş edin, benim canımı sıkmayın” yazıyordu. Bu et diktası benim canımı sıkan bir boyuta vardı son günlerde. Belki beni kan tutuyor arkadaşım, illa vejeteryan mı olacağım?

Çok şey yemişiz, gitgide uzuyor yazı, o yüzden tatlı kısmından tek bir ipucu verip, It’s a Joke dosyasına ara verelim. Hem de yemeğin sonu da sürprizli olsun azıcık. İpucunuz: Dağ Meyveli Beze (19 YTL) ve sakızlı martini (24 YTL)…

Ayrıca yeni uygulama, haftasonu 10.00-14.00 arası annenizin kahvaltısından veriyormuş, It’s a Joke. Facebook’un yalancısıyım.

Afiyet olsun…

Adres: Teşvikiye Cad. No:162 City’s Alışveriş Merkezi Kat:5 Nişantaşı

Tel: (212) 373 23 00

Cafe Nar

Cumartesi, 04 Ekim 2008

Ben biraz snob olduğum içüün, bütün lise yıllarımı geçirdiğim, Rumeli Hisarı kahvaltıcılarını pek bir salaş bulup, sevmemeye başladım artık. Gene de Sade Kahve’ye fırsat buldukça gidiyorum, artık güzelim deniz manzaramızın içine kadar girmiş, inşaat çalışmaları (Büyükşehir çalışıyor!) ve gürültüleri müsade ederse, çayımı içiyor, kahvaltımı ediyorum. Buna rağmen, insan istiyor ki, bir örnek kahvaltıcılarda, aynı çok tuzlu omletler, aynı sucuklu yumurtalardan başka, daha özgün, küçük, şirin yerler de olsun Boğaz’da. Soyaddaşım, Demet Kaynak da benzer düşünceler içindeymiş ki demek, yıllardır niye orada olduğunu anlayamadığım, manasız Edward’s mağazasının yerine Cafe Nar’ı açmış. Önce Tünel’deki Nar Cafe’nin bir şubesi olduğunu düşünmüştüm. Değilmiş. Orası da güzeldi bu arada.

Yukarıdaki örnekten de anlayabileceğiniz üzere, Cafe Nar, bildiğimiz klasik kahvaltılardan sunmuyor. Beril’in, Aslı’nın, Yiğit’in tabağını sunuyor. Beril Hanım kim bilmiyorum ama kahvaltısı (23 YTL) pek güzeldi. Pornof patates nedir çözememiştik, bildiğiniz patates kızartması çıktı, o biraz hayal kırıklığıydı. Bir de, yağda yumurtamın sarıları, tabakta ilerleyip, meyvalarıma, pancake’lerime bulaşmasın diye, ciddi akrobatik çabalarım oldu. Aynı tabağın içinde pek şık görünüyorlar tabi mamalarımız, ama pratikte zorluk çıkartıyorlar insana böyle. Çocukluğumda okuduğum bir romanda pancake’in üzerine akçaağaç şurubu döken çocuklar vardı. O günden beri merak ettiğim akçaağaç şurubunu tatmam için de güzel bir fırsat oldu bana bu kahvaltı tabağı. Ha bildiğiniz karamelden pek bir farkı yoktu, çocukken insan çok abartıyor canım bazı şeyleri. Vicdansız yazar da pek güzel anlatmıştı o da ayrı. Daha klasik ve büyük bir kahvaltı tabağı isterseniz, Yiğit’in kahvaltısını (25 YTL) da önerebilirim. İçinde örgü peynirler, ballar, kaymaklar var bol bol.

Sabah saatlerini geçtiyseniz, güzel sandviçlere bir göz atın. Yukarıda bir örneğini gördüğünüz, barbekü soslu steak sandviçi (19 YTL), Can Berk hala anlatıp duruyor. Haşhaşlı ekmeği, yanında gelen harika salsa sosu ve gerçek nachoslarıyla pek şık bir arkadaştı kendisi. Bu devirde, Meksika restoranları bile nachos yerine doritos (benim için hala panço o…) verirken, Cafe Nar’ın ne güzel bir iş yaptığı hakkında uzun uzun konuştuk bile.

Ayrıca çok aklımda kalan bir şey daha var Cafe Nar’da, onu yemek için yakın zamanda uğrayacağım tekrar. O da, kadayıf ve ayçekirdekleriyle panelenmiş piliç şinitzel (18 YTL). Bu kadarla kaldığını zannetmeyin. Cafe Nar’ın menüsü geniş, gidip bir deneyin, beni de haberdar edin derim. Taptaze meyve kokteyllerinden içmeyi de unutmayın.

Adres: Yahya Kemal Cad. No.32 – 34 Rumeli Hisarı / İstanbul

Tel: 0 212 265 65 86

Web: www.cafenar.com

Circle Cafe

Pazar, 07 Eylül 2008

Yeniköy maceralarım sürüyor. Gene yıllardır uğramadığım, ama bir zamanlar çok sık gittiğim yerlerden biriyle devam ediyorum: Circle Cafe. Yeniköy HSBC’nin sokağında, Aleko’nun Yeri’nin yanında, kuş yuvası gibi bir köşkün alt katında cici bir cafe Circle. Yeniköy’de denizin dibine cafe açıp da, denize sırtını dönen yerlere inat, şıpır şıpır dalgaların sesiyle, vapurlar, kuşlarla beraber yemeğinizi yiyebileceğiniz, çok keyifli bir mekan.

Erken saatlerde gitmeyi tercih edenler için, 20 YTL’ye kahvaltı tabağı, 10 YTL’ye karışık omletleri var. İçkinizin yanında ufak atıştırmalıklar isterseniz, 15 YTL’ye ara sıcak tabağı alabilirsiniz. Salatalar ise iddialı. Ben bu sefer, deniz ürünlü salata (20 YTL) aldım. İçinde ıstakozdan, karideslere, somondan, yengeçe yok yoktu, üstelik geçen günkü Gazebo faciasından sonra, porsiyonları da oldukça doyurucuydu.

Tek problem, krik krakların çok taze olmaması ve konserve soya fasulyelerinin deniz mahsüllerine pek yakışmamasıydı. Ama diğer malzemeler taze ve lezzetliydi.

Circle Cafe’nin pizzalarını (17-21 YTL) şiddetle öneririm, incecik ve çok lezzetliler. Fakat biz karnımız çok aç olmadığından, makarnayla yetindik bu sefer. Yasin’in favori yemeği Penne Arabiata (15 YTL) hiç fena değildi.

Çağlacığım da ızgara köfte (23 YTL) aldı.

Ben bazı çocukluk travmaları nedeniyle köfte sevmeme rağmen, Çağla’nın köftelerine bayıldım. Çok hoş baharatlarla tatlandırılmış, gayet güzel ve doyurucu bir yemekti.

Servise gelince, yemekler ve manzara için gönül rahatlığıyla sıraladığım iltifatları, servis için söyleyemeyeceğim. Son derece kibar ve ölçülü olmalarına rağmen, içeride bir tek biz varken bile, çok yavaşlardı. Birazcık daha dikkatle, bu eksikliği de halledebileceklerini düşünüyorum gene de.

Uçuk olmayan fiyatlarla, deniz kenarında güzel ve sakin bir yemek için, Circle Cafe’yi hepinize öneririm.