‘Meyhane’ Kategorisi için Arşiv

Küçük Ev – Samatya

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Yaz nedeniyle bir vakit boşluğumuz var, sürekli sokaklarda geziniyoruz bu ara, ama Tarabya-Bebek hattı üzerinde, en fazla Taksim’e kadar gitmekten içime fenalıklar gelmişti ki, Ezgi imdadımıza yetişti. Ona uyup, Samatya’ya kadar gittik geçen hafta, çok da iyi yaptık. Küçük Ev’in Samatya Meydanı’na en hakim masalarından birinde, plastik sandalyelerimize kurulup, kendimizi garsonumuzun ellerine emanet ettik. Küçük Ev’de siparişler formalite icabı alınıyor. Bir şekilde, başta aklınızda olanlar gelmiyor önünüze, ama bu sanki sizin fikrinizmiş gibi hissediyorsunuz.

Koca koca porsiyonlarla midye tavalarımız, 2 porsiyon kalamarımız, bir de tepeleme dolu çıtır hamsilerimiz geldi.

Özellikle hamsiler o kadar lezzetliydi ki, ancak yarısını bitirdikten sonra, fotoğrafını çekmek aklıma geldi. Öğlen sıcağının altında bir tek rakı bile içmeye ikna edildim. Tek dediğime de bakmayın, “senin dişinin kavuğuna gitmez bu” diyerek önüme gelen domuz sıkısı tabir ettiğimiz çifte duble rakıydı aslında. Herşeyin gözüme olduğundan güzel gözükmesi, yanımdaki süper arkadaşlarım haricinde, bu dubleye de bağlanabilir.

Üç kişi baya makul bir hesap ödedik, tam hatırlayamıyorum ama 40 küsür bir şeydi galiba.

Akbabalı Meyhane

Perşembe, 27 Mayıs 2010

Bir kaç gün önce, prensip olarak rezervasyon sevmeyen bir grup İzmirliyle birlikte, Asmalımescit’te meyhane arayışına girdik. Çoktan kabul etmemiz gerekirdi ki, artık o eski, güzel rezervasyonsuz günler sona ermiş. Haftaiçi de olsa, saat henüz akşam yemeği için erken de olsa, açlıktan ölüyorum desen, ilaç için oturacak bir yer bulamıyorsun artık o civarlarda. Resmen saatlerimizi ayarlayıp, iki ayrı gruba bölündük yer bulabilmek için, operasyonumuz ise Tünel’de, hani şu parmaklıklı kapıdan girilen pasaj var ya, hah, işte oradaki Akbabalı Meyhane’de son buldu.

Geçen yaz, Büşra’nın doğumgünü kutlamalarının ilk ayağı için gitmiştik, memnun da kalmıştık. Bu sefer de baya memnun kaldık açıkçası. Haftasonları fiks fiyat 70 çekiyorlarmış. Biz 7 kişi 2 büyük Yeşil Efe, yaklaşık 10-12 çeşit soğuk meze, 2 sıcak meze, tatlısı, meyvası, kahvesi kişi başı 45 TL’ye kalktık.

Mezeler içinde buğdaylı süzme yoğurtla dolu, pazı sarma, dereotlu ahtapotlar, şahane beyaz peynir ve fava güzeldi. Deniz börülcesi biraz kılçıklıydı. Patlıcan salatası da benim ağız tadıma pek uymadı, azıcık malzemeden çalmışlar. Sıcaklardan ciğer ve karides güveç aldık. Ciğer sevmememe rağmen, böyle yaprak olunca dayanamıyorum. Karidesler de çimdik, büyük bir şey beklemeyin.

Canlı ve ilginç şekilde ısrarcı olmayan ud, sakin ortam, açık hava, uygun fiyatlar, eli yüzü düzgün mezeler, iyi servis… Baya memnun ayrıldık sonuçta.

Not: Fotoğraf makinamın şarj aleti kayıp, en yakın zamanda bulacağım. O zamana kadar sarı piksellerimden ben sorumluyum.

Adres: Tünel Geçidi, No: 11 Beyoğlu / İstanbul

Tel: 0212 251 43 38

Tarihi Ali Baba Balık Lokantası- Kireçburnu

Salı, 18 Mayıs 2010

Bir kaç gün önce ani bastıran bir rakı-balık krizi esnasında, her zamanki gibi Set Balık’a gitmeye çalışıp, her zamanki gibi yer bulamamızın ardından, Kireçburnu’ndaki Ali Baba Balıkçısı’na bir şans vermeye karar verdik. Her gün bir yerlerin kapanıp, yerlerine yenilerinin açıldığı bir şehirde 1920′den beri müşteri bulabiliyorlarsa, vardır bir hikmeti dedik. Ortam hemen bitişiğindeki Set’e benziyor, deniz kenarında ama deniz görmüyorsunuz, açık havada sığdığı kadar masa yanyana yığılmış, Cumartesi akşamı olmasının da etkisiyle baya kalabalık. Nostaljik tahta sandalyeler var farklı olarak, uzun süre oturunca popo acıtıyor azıcık. Kenarda bir masaya ilişiveriyoruz.

Bayadır orada çalıştıkları her hallerinden belli olan garsonlarımız, meze tepsisini getiriyorlar. Aklımda kalanlar içinde, ahtapot, karides söğüş, jumbo barbunyalar, acılı ezme, haydari vs. var. Karides söğüşlerin görüntüsü baya iç açıcı, diğerleri idare eder. Balık da yemeye niyetli olduğumuzdan, önden yalnız salata ve karides söğüş söylüyoruz.

Karidesler oldukça dolgun ve tazeler, zeytinyağı biraz dandik ama. Salata da biraz daha roka ağırlıklı ve turşusuz olsa iyiymiş, ama yine de lezzetli. Şimdiki balıkçılarda pek göremediğim incecik, kıtır kızarmış ekmekler kalbimi kazanıyor yine de.

Hala balık için baya yerimiz olduğunu da göz önüne alarak, kalamar da söylemeye karar veriyoruz. Minik bacaklar lezzetli, gerisi idare eder. Karbonat tadı almıyorsunuz en azından, ama öyle ağızda eriyen, yumuşacık kalamarlar da beklemeyin.

Balıklardan dil tava ve tekir tava alıyoruz. Balık vitrininden gördüğüm kadarıyla tekirler barbun boyutunda, barbunlar ise lüfere yaklaşmış. Barbunların kilosu 120 TL olunca tekire yöneliyoruz. Ama pek lezzetli değil. Dil ise bütün akşam yediklerimiz içerisinde en güzel şey. Hem taze, hem bol etli, hem iyi pişirilmiş.

Bir küçük rakıyla birlikte, iki kişi 140 TL ödedik. Genel yorumum “Eh işte!”

Adres: Kireçburnu Cad. No: 20-22 Sarıyer / İstanbul

Tel: 212 223 25 25

Web: www.tarihialibaba.com

Cihangirhane

Cuma, 23 Nisan 2010

Dün çok güzel bir şey oldu. Resmen gökten kucağıma düştü. Bir arkadaşım beni arayıp, yeni çıkacak bir yemek dergisi için tadıma gitme fikrine ne diyeceğimi sordu. Allah dedim, ne diyeyim ben de. Gurmelik yapanlara içten içe hep kızsam da, sırf kıskançlık sonuçta. Hem sürekli güzel yemekler yiyip, hem de üstüne para kazanan insanları kıskanmayacağım da kimi kıskanacağım. Tabi Cihangirhane’ye yaklaştıkça, ya beğenmezsem de gene de iyi bir şeyler yazmak zorunda kalırsam diye de düşünüyordum. Sonuçta, “sade vatandaş” olarak gittiğim yerler hakkında, objektif, tam bağımsız haberciliği ilke edinmişim bugüne bugün. Objektifliğime halel gelir diye çok korktum, ama Allahtan, Cihangirhane’ye aşık oldum da böyle bir derdim olmayacak.

Cihangirhane, isminden de anlaşılabileceği gibi, Cihangir’de. Kahvenin oradan düz gidin gidin gidin, gittiniz mi? Yol ikiye ayrılıyor ya, hah tam orada sağ köşede. Tipine baksanız, içeride şahane Antakya mamaları olduğunu düşünmezsiniz. Beyazlar içinde küçük bir bahçe, köşede sarmaşık gülleri, genişçe masalar, ama onlar her yerde var. Asıl olayları mutfakta.

Leb-i Derya’nın kalabalığında nasılsa herkese yer bulmayı başaran insan olarak hatırladığım Deniz Deniz ve Asmalımescit’teki Badehane’nin sahibi Bade Uygun Cihangirhane’yi kendi çocukluklarından hatırladıkları, anne eli değmiş gibi lezzetli Antakya yemeklerini misafirlerine sunmak için açmışlar. Ama Doğu yemekleri deyince akla gelen kebap değil sundukları, aynı şekilde, herhangi bir mezecide bulabileceğiniz klasik yemeklerle de haşır neşir olmuyorlar pek, en azından kebapçı usulü halleriyle. Bunların hepsi kardeş diyerek, bu coğrafya üzerinde varolan kültürleri ve yemeklerini aynılaştırmanın değil, dost-arkadaş diyerek çeşitliliği kutlamanın peşindeler. Cihangirhane’nin en sevdiğim tarafı, yemek gibi çok yönlü bir alanın, hemen hemen her ayrıntısıyla ilgili kafa patlatmaları. Örneğin malzemelerini çoğunlukla yerinden, doğrudan üreticisinden almayı tercih ediyorlar. Komşuları olan bir Ermeni teyze evinde yaptığı likörleri mi satıyor, Antakya’da taşla ezilen kırma zeytinler mi var, Mardin’de Süryani şarabı mı var, bunları keşfetmeye çalışıyorlar. Özellikle kadınların sattığı ürünlere öncelik vermeleri de +rep.

Yemeklere gelmek için sabırsızlanıyorum. Başlangıç, ana yemekler ve tatlı kısımlarındaki bütün yemekleri denedik 3 saat boyunca, bir yandan da tatlı tatlı muhabbet ederken. Başlangıçlardan başlayayım, favorim hiç kuşkusuz muhammara’ydı (7 TL). Ceviz-ekmek içi-közlenmiş biber ve baharatların karışımı muhammara, normalde çok acı yapıldığı için, bir noktadan sonra beni ağlatan bir meze. Ama Cihangirhane’de acı dozajı harika, hassas dil partiküllerim sünmedi sayelerinde. İkinci favorim babagannuç (6 TL) ki patlıcan söz konusuysa gerisi teferruattır felsefesini benimsediğimden, yine Antakya’dan gelen zeytinyağı, köz biber ve az sarmısaklı, soğuk hali, her yerde ayrı şekilde hazırlanan babagannuçun en sevdiğim hali zaten. Sonracığıma Zahter, yani taze kekikli, taze soğanlı ve nar ekşili bir salata (6 TL) ve yine kekikli bir kırma zeytin piyazları (5 TL) vardı. Soğanla mesafeli bir ilişkimiz olduğundan, kekik ihtiyacımı daha çok kırma zeytin piyazıyla giderdim, garantisini verebilirim ki, hazır satılan, şarküterilerde bulunan ya da Ege Bölgeleri’nde yiyebileceğiniz kırma zeytinlerden oldukça farklı bir lezzetle karşılaşacaksınız.  Ilık başlangıçlardan da asma yaprağına sarılı, ızgara hellimler (8 TL) üzerlerinde çam fıstıklarıyla geliyor, bir diğer ılık başlangıç da falafel (7 TL) onu da tatlımsı sosuyla yiyorsunuz. Son olarak Boşnak mutfağının ünlü simalarından iste kurutulmuş et (8 TL) ve Antakya’da sunulduğu şekilde biber ve salatalık turşuları, salatalık ve bol zeytinyağıyla gelen humus (6 TL) da var. İste kurutulmuş etin daha lime lime, ince haline alışığım, ama humus güzel tutturulmuş tahin oranıyla, birazcık sulu kıvamıyla ağzınıza layık.

Gelelim ana yemekler üzerinden, fasulyenin faydalarına. Günlük yemekleri de var, mesela ben gittiğimde hamsili iç pilav çarptı gözüme. Ama biz menüden gittik. Yazının ilk fotoğrafı Keytaz köfteyle (13 TL) tanıştırayım sizi öncelikle. Yufkanın ortasına oturtulmuş, içine de bol maydanoz konmuş bu köfte yanında da kendilerinin yaptığı süzme yoğurtla geliyor. Masadaki herkesin en çok beğendiği yemeklerden biri olan Mahmudiye (17 TL), Osmanlı saray mutfağından alınmış meyvalı, ballı bir pilav. Bu özellikle ilginç oldu, çünkü tam yemek öncesi muhabbet ederken, bugün geleneksel Türk mutfağı diye tanıdığımız yemeklerin aslında, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı yemeklerinden ne kadar farklı olduğundan bahsediyorduk. Gelenekselleştirilmiş Türk mutfağı’nın klasik malzemeleri olan patlıcan, domates gibi sebzelerin, ancak Amerika’nın keşfi sonrası mutfağa girmesi nedeniyle, daha önceki dönemlerin yemeklerinde ayva, kayısı, bal, şeker gibi malzemeler sıklıkla kullanılıyor. Mahmudiye de bunun canlı kanıtı olarak geldi masamıza. Ortalarda fotoğrafını görebileceğiniz, uzay kapsülü şekilli içli köfteler, oruk köfte (14 TL) olarak anılıyorlar. Benim çok tanıdık bulduğum bir tarçın aromasıyla, mis kokular saçarak geldiler. Vejetaryen versiyonları (11 TL) olmasını da çok hoş buldum.

Bir diğer tanıdık lezzet daha önce Küçük Gurme’de de tarifini yazdığım, Arapların bayram yemeği, keşkeğin, Antakya versiyonu olan Hrise. Diyarbakır’da yapılandan farklı olarak, kişniş kullanılmıyormuş, ama tavukla filan karıştırmayıp, halis muhlis kuzu etiyle yapmaları takdire şayan.

Ana yemeklerin kapanışını ise, daha çok bir Kürt yemeği olarak bilinen Kelecoş’a (10 TL) ayırdım. Kelecoş, neredeyse peynir kıvamında ve lezzetinde olan Antakya’nın meşhur tuzlu yoğurdu, tavuk, ıspanak, mercimek, nohut, kuru fasulye, buğday, keten tohumundan oluşan, bir nevi aşurenin ana yemek haline getirilmiş hali. Herkesin damak tadına uyar mı bu kadar karışım bilmiyorum, ama benim bir daha gitsem yiyeceğim yemek bu olur herhalde, çok beğendim. İlginç şekilde, bu kadar çok malzemeyi, uyumla birleştirmeyi başarmışlardı bence.

Bu noktada yemekten patladığımızı düşünüyor olmalısınız. Patladık esasen de, tatlı yemeden nasıl kalkalım masadan. Künefe dediler, vişneli muhallebi dediler, kabak tatlısı (hepsi 8 TL) dediler aklımızı çeldiler. Biliyorum Antakya mutfağı deyince, hepiniz künefeye meyledeceksiniz. Durun, baktığınız tatlıları tatlı diyerek geçmeyin, tanıyın. Bir kabak tatlıları var, ama ne kabak tatlısı. Benim çocukluk travmalarımdan bir tanesidir normalde bu, ilkokulda cani öğretmenim, “o kabak tatlısı bitmeden, masadan kalkılmayacak” diye diye soğuttuğu için. Ama Cihangirhane’de kabakları kireçte bekletip, şekerleme kıvamına getiriyorlar. Dışı sert, içi yumuşak, şeffaf lezzet küplerine dönüşüyor bunlar. Yanındaki tahin sosuna da banarsanız iyice yeme de yanında yat kıvamına geliyor.

Üstüne de artık sindiriminize yardımcı zahter çayı mı içersiniz, menengiç kahvesi mi, ona da siz karar verin.

Adres: Akarsu Cad. Coşkun Sok. No.23 Cihangir/İstanbul

Tel: 0212 251 16 26

Web: www.cihangirhane.com

Fıstık Ahmet

Salı, 23 Mart 2010

fıstık ahmet

Yazın yediklerimiz yaz yaz bitmiyor, hepsine de tekrar bakarken, inceden hüzünleniyorum İstanbul’u hatırlayıp, ama Büyükada Fıstık Ahmet’in fotoğrafını bulunca resmen gözlerim doldu artık. Bütün gün, güneşin altında, Büyükada’nın yokuşlarını arşınladıktan, Avrupa’nın en büyük ahşap binası olan Büyükada Rum Yetimhanesi’nde Yasin’in mimari meraklarını tatmin ettikten sonra, Ezgi nihayet halime acıdı da, bizi Fıstık Ahmet’e götürdü.

Fıstık Ahmet, rakının ve adanın kitabını, hatta kitaplarını yazmış, lakabını fıstık yeşili gözlerinden almış şeker gibi bir insan. Çalışanları ayrı güzel, neredeyse ayaklarınıza gelecek deniz kenarı masaları ayrı… Minicik gelen çeşit çeşit mezelerin birine doyamadan, diğeri geliyor, yanında da mis gibi Yeşil Efe’nizi içiyorsunuz. Sakın porsiyonların küçüklüğünden şikayet etmeye kalkmayın, Fıstık Ahmet büyük porsiyonlarda servis edilen mezelerin açgözlülük ve görgüsüzlük olduğunu ima edip sizi bozum edebilir. En güzeli bütün sorumluluğu ona bırakıp, muhabettin, batan güneşin ve rakınızın keyfini çıkarın.

Yakamoz – Söğüt (Marmaris)

Cuma, 12 Mart 2010

yakamoz

Yahu ilk defa bir yeri yazıp yazmamakla ilgili Nur Çintay’vari kaygıları içerisindeyim. Ama bana mı kaldı, Söğüt’ü Türkbükü olmaktan kurtarmak. Küçükgurmeperverlere tek söyleyeceğim, yolunuz düşer de giderseniz, ızgara ahtapotları yerken, beni de anınız, bir de bulduğunuz gibi bırakınız.

img_0066

Yelkenciyseniz filan, belki çoktan keşfetmişsinizdir. Söğüt, Marmaris Bozburun civarında, Selimiye’ye gelmeden burunu döner dönmez küçücük bir köy. Karadan da ulaşabilirsiniz, ama yollar kötüymüş duyduğum kadarıyla. Selimiye zaten çoktan reiki’cilerin akınına uğramış, Ertuğrul Özkök’le yanyana bioenerji masajı yaptırabiliyorsunuz da, Söğüt hala “küçük bir pansiyonda, sessiz sakin kafamı dinler, yüzerim” fantezilerinizi gerçekleştirebilecek durumda. Ne yalan söyleyeyim beni daha çok “o ahtapotun nasıl böyle pamuk kıvamında olduğu” gibi sorular ilgilendiriyor.

lokum lokum

Kalınabilecek ya da yemek yenebilecek yerler içinde, Deniz Kızı ve Yakamoz başta geliyor. İkisi de temiz pak pansiyonlar, ikisinin de yemekleri efsanevi, ama ben bir tek Yakamoz’da fotoğraf çekmişim. Ne yiyoruz derseniz, en temizi, tavsiyelerini sormak, ama ızgara ahtapot yemeden kalkarsanız hakkımı helal etmiyorum.

patlıcan - börülce

Onun dışında biz tekirler yedik, deniz börülceleri, patlıcan kızartmaları… Hepsi birbirinden güzeldi. Yaz gelsin, bahar gelsin de gene gidelim.

Adres: Cumhuriyet Mah. Söğüt Köyü, Söğüt, Marmaris, Muğla

Telefon: +90 252 4965185

Kosinitza

Cuma, 10 Temmuz 2009

img_8081

Son zamanlarda etrafımdakilere en çok tavsiye ettiğim restoranların başında Kuzguncuk’taki Kosinitza geliyor. Aslında uzun zamandır gitmek istediğim bir yer olmasına rağmen, Kuzguncuk pek yol üstü bir semtimiz olmadığından, benimle gelecek insan bulmak için, doğumgünü nazı kozumu kullanmak zorunda kaldım. Biraz psikopatça ama, nasıl olsa doğumgünümde beni kıramazlar diye, ta Tarabya’dan Kuzguncuk’a kadar taşıdım arkadaşlarımı. Gıklarını da çıkaramadılar zavallıcıklarım, paşa paşa geldiler. Fakat sonunda, o kadar yola rağmen pişman olmadıklarını söyleyebilirim.

İsmini Kuzguncuk’un eski isminden alan Kosinitza’yı hangi kategoriye koyabileceğimi bilmiyorum. Menüsü ağırlıklı olarak deniz ürünlerinden oluşuyor, ama balık lokantası denmez buraya. Dünya lezzetleri desem, o da değil, misler gibi halis muhlis Türk mezeleri var. Hasılı, burası tamamen kendine özgü bir yer. Kuzguncuk’ta Dilim Pastanesi’nin sokağına girdiğinizde sağda, miniminicik bir mahalle lokantası görünümünde.

img_8086

Sunumları, yemeklerinin yaratıcılığı, servisinin ve ortamın mükemmelliğiyle Kosinitza’ya hayran olmamak çok zor.

açık büfe

Restoranın ortasında bulunan açık büfe meze masasından istediğimiz mezeleri seçerek yemeğimize başlıyoruz. Karidesli patlıcan salatası ve Jumbo barbunyalar harika…

roka salatası

Bu kadar sade bir salatada yazacak ne var diyebilirsiniz ama, parmesanlı roka salatası (14 TL) bile kapış kapış bitirildi masada.

dil balığı güveç

Ana yemeklere gelince, benim yediğim milföy kaplı, porçini mantarlı dil balığı güveç (35 TL), yemek değil sanattı.

parmesanlı dil balığı

Fırında parmesanlı dil balığı (25 TL) ise ikinci favorim oldu.

Tatlıya ne yazık ki yer kalmamıştı.

Adres: İcadiye Cad. Bereketli Sok. No: 2/A Kuzguncuk

Tel: 216 334 04 00 (Çok küçük bir yer, mutlaka erken rezervasyon yapmakta fayda var)

Web: http://www.kosinitzarest.com/

İzz Cafe

Pazartesi, 06 Temmuz 2009

İzz Cafe

“Yaz geldi, hafif bir şeyler yiyelim” dedik ve dün mezelerinin namını duyduğumuz Arnavutköy İzz Cafe’nin yolunu tuttuk ama oturduğumuz süre içerisinde “Hadi şunu da deneyelim”, “Bu zaten küçük bir şey” derken, toplamda ne az, ne de hafif yemiş olduk sanırım. Neyse ki Küçük Gurme var da, her şey sevgili okuyucularım için diyerek, gönlümü ferahlatabiliyorum.

İzz Cafe, Arnavutköy İskelesi’ne gelmeden, yolun sol tarafında yeni bir restoran. Bu mevsimde oturulmaz ya, içerisi oldukça şık ve modern döşenmiş, hatta Arnavutköy sahildeki bir restoran için biraz fazla modern olduğunu bile düşündük. Dışarıda ise, bol bol söyleyeceğimiz mezelerin rahat rahat sığabileceği kocaman mermer masalar var. Tek problem yol kenarından vızır vızır geçen arabaların gürültüsü, fakat buna da yapacak bir şey yok sanırım.

İzz Cafe-2

Yediklerimize gelirsek, nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. İlk turda, biraz kuru kabak çiçeği dolmaları (11 TL), falafeller (2.5 TL) , üzerinde tatlı soğanlar, kuş üzümleri ve dolmalık fıstıklar olan humuslu ekmekler (2.5 TL), buharda pişmiş midyeler (3 TL)ve İspanyol usülü kızarmış küp patateslerle (6 TL) başladık. Bu turda en beğendiğimiz meze ise, karidesli, jambonlu patates dolmalarıydı (5 TL).

İkinci turda ise, patlıcan salatası (7.5 TL), deniz börülcesi (7.5 TL), ikram olarak gelen domates soslu turşu ve cennetten çıkma lezzetiyle baharatlı, antep fıstıklı, ezine peyniri ezmesi vardı.

Domates soslu turşu ve üzerine mayonez sıkılmış gibi duran patlıcan salatası pek gözümüze hitap etmedi aslında, ama lezzetleri kıvamındaydı.

sufle

Tatlıya gelince en büyük şaşkınlığımızı burada yaşadık. Kızarmış çikolatalı sufle (12 TL) istediğimizde, kızarmış kısmından çok sufle kısmına odaklanıp, haliyle daha çok sufleye benzeyen bir tatlı bekliyorduk. Önümüze gelen ise, kızarmış dondurmaya benzeyen, yanında soğuk marshmallow’lar ve vanilyalı dondurmayla gelen bir tatlıydı. Fena değildi, ama bir daha gitsem başka bir şey  deneyebilirim.

Adres: 1. Cadde No: 4 Arnavutköy İstanbul

Tel: 0212 257 05 25

Dokuz – Ece Aksoy

Pazartesi, 25 Ağustos 2008

Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Abra Cadabra’dan sonra bu yazın favorileri listeme bir adres daha ekledim: Dokuz Ece Aksoy. Bilen bilir (benim yaşım pek müsait değil, ama abilerim ablalarımdan çok dinledim) Arnavutköy’deki Ece Bar bir zamanların en büyük fenomenlerinden biriymiş. Sadece, dinlediğim Sezen Aksu hikayelerinin çoğunun geçtiği yer olması yüzünden bile, gözümde başka bir yeri var Ece Bar’ın. Fakat Ece Aksoy, burayı ismiyle beraber başkasına devrettiğinden, gidip havasını solumak, mezelerinden tatmak fırsatım olmamıştı. 2 gün önce, nerede yesek diye araştırma yaparken rastladım. Cumartesi akşamı, bir kaç saat öncesinden, 8 kişilik masa bulmak imkansız gibi gelmişti, ama şansımıza sokaktaki en güzel masayı kaptık. Hatta biraz şüphelendim bile ne yalan söyleyeyim, yer varsa bir problem mi var acaba diye. Bütün bu düşüncelerimi afiyetle yedim gecenin sonunda. Fakat siz siz olun işinizi böyle son ana bırakmayın, erkenden rezervasyonunuzu yaptırın.

Biz bu sefer, 8 kişilik bir heyetle gidince bir sürü yemek deneme fırsatımız oldu.

Dokuz’un esas klasiği Karışık Ot Salatası, mevsim itibariyla ellerinde olmadığından yemyeşil salatayla (10 YTL) onu kompanse ederiz diye düşündük. Sırf marul gibi durduğuna bakmayın, içinde tere, nane, roka, fesleğen, maydanoz gibi yeşilliklerden oluşan bir karışım var, ama küçük diyince, bu kadar küçük geleceğini düşünmemiştik.

Vatan hasretiyle yanıp tutuşan İzmir’lilerimiz, isminin cazibesine kapıldı, Ege Lokumu’yla devam ettik. Ege Lokumu (18 YTL), bol bol, çok bol sarmısaklı, kıymalı cevizli yufka esasen. Bana göre fazla sarmısaklıydı, ben yalnızca tadına baktım, ama sarmısak sevenler, ayıla bayıla yediler.

Onno patates (10 YTL), Onno Tunç’a adanacak kadar güzel, hatta bence masaya gelenlerin en güzeliydi. İncecik, cips gibi kesilmiş patatesler, çok ince bir sarmısak aroması ve taze kekikle geliyor. Neyse ki, hemen yanımda oturan Ayşe Nur ısmarlamıştı da, bütün yemek boyunca otlanıp durdum. İnce bir vicdan azabım da var, kızcağızı aç bıraktım diye, ama hakkaten dayanılmazdı.

Sahanda kuzu (22 YTL) benim tercihimdi. Çok güzel pişmişti, tam kıvamında yağlıydı, ne olduğunu tam çözemediğim hoş bir ot aroması da vardı. Tek eksiği, insan o kadar etin yanında, ağzının tadını değiştirecek bir garnitür arıyor. Azıcık patates ya da pilavla gelse çok memnun olurdum.

Izgara kırmızı biber püreli sosuyla gelen, pembe soslu bonfile (25 YTL), çok güzel gözüküyordu. Can Berk ve Fuat, etlerin bir parça daha az pişmiş olmasını tercih edeceklerini söylediler, ama bence çiğ et yemeye devam edersek, hepimiz kurtlanıcaz. Sosyetik kasabımız Dükkan bana kızarsa kızsın ama, ben etlerden kan akmayan eski güzel günleri özlüyorum. Ayrıca tırtıkladığım kadarıyla, etin yanındaki soğanlı patates püresi harikaydı.

Sokak köftesi (13 YTL) yine menünün klasiklerinden… Bildiğiniz maç çıkışı tükrük köftesi tadında, yanında yağına bandırılmış ekmek ve arpacık soğanlarıyla geliyor.

Bir de dağdaki kümeslerden gelen tavuk kanatları (10 YTL) vardı ki, onların çok pişmiş olduğuna ben de katılıyorum.

Bu kadar yemeğin üstüne hala aklımda kalan yemekler olmadı mı, oldu… Mesela 10 defa alsak mı almasak mı dedik, en sonunda almadık ama, bir daha rakımı açıcam, yanına da zeytinyağlı tabağı (18 YTL) alacağım. Mevsimi gelince kesin ot salatası (10 YTL) yiyeceğim. Sarmısaklı köfteden (13 YTL) en azından tadacağım.

Tatlılara gelince, en büyük kararsızlık orada yaşandı. “Doğrusu şık kadındır, Şık Latife…” diyip, krema, meyve püresi, kakao, brendy ve pandispanya karışımından oluşan Şık Latife (12 YTL) yedim. Beklediğim kadar özel bir lezzetle karşılaşamadım. Ama sıcak çikolata soslu Adisababa (12 YTL), gelincik reçelli sakızlı muhallebi (10 YTL) ve kuşburnu soslu meyveli irmik (10 YTL) çok feci içimde kaldı. Bir daha gidildiğinde yenecekler listesinde yer almaya hak kazandılar.

Dokuz’un şu an itibariyla tek kusuru, daracık bir sokakta yer alması. Sokağa masa atmaları pek güzel, ama dana gibi cipleriyle, hatta ve hatta kamyonları, tanklarıyla o sokaktan geçmek için debelenen güzide şöförlerimiz oldukça, sokakta oturmak, Jungle Safari yapmakla eşdeğer. Yol kenarında oturan arkadaşlarımız, her saniye sandalyelerinden yuvarlanma tehlikesiyle burun buruna yediler yemeklerini. Dokuz ve arkadaşları, sokaktan araba geçmemesi için imza toplamışlar, ama henüz etkili olmamış.

Bu kusuru rahatlıkla göz ardı etmenize yarayacak en güzel tarafı ise, iki yandan örgülü saçlarıyla Ece Aksoy’un sürekli orada olması, masa masa gezip, herkesle sohbet etmesi (hatta bir ara hemen karşıdaki La Brise’in müşterilerini çalacaktı) ve çalışanların had safhada iş bilir ve profesyonel olmasıydı.

Bu arada, başta yapmam gerekeni, sona bıraktım ama, Dokuz’un yerini de tarif edeyim. Tepebaşı The Marmara’nın yanındaki sokak, ismi gibi dokuz numara. Karadeniz Pidecisi ve La Brise’in tam karşısı…

Yesek.com da yazmış burayı.

Adres: Asmalımescit Oteller Sokak no:9-B Tepebaşı / Beyoğlu / İstanbul

Tel: 0212 245 76 28-41

Web: http://www.dokuzeceaksoy.com

Set Balık

Pazartesi, 04 Ağustos 2008



Bu akşam Gurme Tanrıları bana çalıştılar. İstesem, ayarlasam böyle keyifli yemek yiyemezdim. Oysa ben hiç bir çaba göstermeden Dear Universe, benim için bütün gerekli koşulları sağladı. Kireçburnu’ndaki Set Balık’ı biliyorsunuzdur belki. İstanbul’da uygun fiyata pek güzel balık yenebilecek bir yerdir. Fakat ben ne zaman gitsem, ya toktum, ya acelem vardı, bir türlü keyfini çıkaramamıştım.

Bu akşam aklımıza esti gidelim dedik. Pazartesi akşam saat 21.00′e yaklaşırken, bir restoran böyle tıklım tıkış dolu oluyorsa, orada bir ekstraordinerlik vardır diye düşünüyorum. Hakikaten gittiğimizde yalnızca iki ya da üç masa boştu, o da şansımıza. Her masadan keyifli bir muhabbet ve kahkahalar yükseliyordu üstelik. Hemen güzel bir masa ayarlandı, oturduk. Rakı içeceksem, nerede olsa Yeşil Efe arıyorum, Set’te ne yazık ki Yeşil Efe yoktu, onun yerine Tekirdağ’ın yeşil üzüm rakısını doldurdular hemen, o da fena değildi.

Ardından sıra sıra mezeler gelmeye başladı. Zaten açlıktan gözümüz dönmüş haldeydi, soğuk meze tepsisine saldırdık neredeyse. Eğer yazıları takip ediyorsanız, orijinal lezzetlere zaafımı biliyorsunuzdur. Farklı olsun da ne olursa olsun diye yaklaşabiliyorum bazen yediklerime. Bazen hayal kırıklığıyla da sonuçlanabiliyor, ama Set’teki seçimlerimiz çok şükür öyle olmadı. Soğuk mezelerden, zencefilli lagos, levrek marine beklentilerimizi sonuna kadar karşıladı. Lagos biraz sert gibiydi, ama Sezen Aksu şarkısı gibi, bir-iki lokmadan sonra çok sevdik. Levrek Marine zaten efsane bir lezzet, her balıkçının menüsünde olmalı bence. Onun dışında, Patlıcan Salatası gayet başarılı, deniz börülcesini ise yoğurtla getirdiler ki, ben hiç yakıştıramadım. Bence yalnız bir parça limon ve zeytinyağıyla güzel olan bir meze deniz börülcesi. Bir de yazın sulu sulu mis gibi limonlarımız varken, şişede satılan, limon sularını sevmiyorum ki, ondan da vardı ne yazık ki masamızda.

Daha biz hangi mezeden yiyeceğimizi şaşırmış haldeyken, tabaklara balık börek geldi. Dışı çok sert, ama içinde yumuşacık, karidesler, ahtapotlar, bayıldım… Ardından çin soslu karides, yaprak dolması gibi yapılmış, dışı pane edilmiş, balık sarma, susamlı levrek, balık köfte ve balık kokoreç geldi. Bunlardan da favorim, susamlı levrekti. Evde de yapsam nasıl olur diye düşünmeye başladım hatta. Balık kokoreç benim damak tadıma göre biraz fazla acıydı. Gene kalamar ve midye tava klasik lezzetler, ama Küçük Gurme İzmir şubesi bile beğenerek yedi kalamarları ki, ona İstanbul’da kalamar yedirmek zor iştir.

Bu arada Set’in servisi son derece başarılı, güleryüzlü ve hızlı. Her yemeklerinin içinde ne var, nasıl yapılıyor, hangisi güzel, hangisi değil, biliyorlar ve sıkılmadan yardımcı oluyorlar. Bunu da belirtmekte ve kendilerine teşekkür etmekte fayda var.

Neyse, efendime söyleyeyim, bu kadar meze üzerine haliyle bizde balık filan yiyecek hal kalmadı. Tam karnımız doymuş, sakin sakin rakımızı yudumlayacakken, yan masayla çok da keyifli bir müzik sohbetine girdik, nasıl olduğunu anlamadan. Müzik ve rakı kesinlikle insanları birbirine bağlayan en önemli zevklerden. Yemeğimizin keyfi böylece ikiye katlandı.

Son olarak, bir-iki tatlı, meyva demişlerdi. Bir baktık, masaya gene çeşit çeşit tatlı dolmuş, sıcak hamurun içinde dondurma, kağıt helva içinde dondurma, baklava, revani, ne ararsanız vardı, hem de kallavi porsiyonlarla. Bekliyorduk ki hesap da aynı kallavilikte olsun. Hiç de öyle olmadı. Daha önce de duymuştum, ama hiç bu şekilde test ettiğim olmamıştı. Bir şehir efsanesine göre Set’te ne yerseniz yiyin, kişi başı 50 YTL’nin üzerine çıkmıyormuş hesap. Bu kadar yemeğin üzerine biz kişi başı 45 YTL ödedik, bilmiyorum başka test eden var mıdır aranızda bu hesap efsanesini. Yalnız bir noktayı akılda tutmakta fayda var. Set kredi kartı kabul etmiyor. Uygun fiyatlarını bu şekilde koruyorlarmış. Eğer bu noktayı unutursanız, üzülmeyin, bir gün sonra hesabı yatırabileceğiniz bir banka hesapları da var. Bir de rezervasyon yaptırmayı unutmayın, her mevsim, her gün dolu oluyorlar.

Adres: Kireçburnu Caddesi, No:18 Tarabya
Tel: 0212 262 04 11 – 262 34 98