‘Organik’ Kategorisi için Arşiv

Abra Cadabra 3. kez

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Çemkirmelerim bitmedi, ne yazık ki bu sefer çok da sevdiğim bir yer için yazıyorum. Arnavutköy’deki Abra Cadabra’ya açıldığı yıldan beri kimbilir kaç kere gitmişimdir, daha önce hiç bir yer için yapmadığım şekilde, iki defa da haklarında yazdım burada. Bu üçüncü olacak. Yemeklerine bayılıyorum, midyeli pilavları için can veririm, ortamını da seviyorum (her ne kadar bu sene bir yenilik yapmaları gerektiğini düşünsem de, yolun tozu toprağından baya eskimiş koltukları, masaları) fakat iş servise gelince, orada çuvallıyorlar. Hem de çok fena.

Öyle kötü bir servisleri var ki, yemeklerini de sileceğim, ortamını da. Üstelik bir defa da değil, her seferinde başımıza aynı şey geliyor. Kime sorsam kötü bir anısı var Abra Cadabra’nın servisiyle. İş yalnızca gecikme olsa, o kadar laf etmeyeceğim. Yoğunlardır, mutfakta sorun çıkmıştır, türlü türlü hali var. Ama hayatımda görmediğim kadar kabalar da. En son hafta içi bir akşam yaklaşık 10 kişilik bir grupla bir şeyler içmeye gittik. Oldukça boş oldukları düşünülürse, bir mekanın arayıp da bulamadığı nimet olmamız gerekir değil mi? Yok değil. Abra Cadabra’da size baya baya başlarına açılan iş muamelesi yapılıyor.

Gittik oturduk, abartmıyorum yarım saat boyunca, garson namına birini göremedik bile. En sonunda ben içeri gidip, durumu açıkladım, birinin gelip bizimle ilgilenip ilgilenemeyeceğini sordum. Özür dilemek yerine, bahaneler sıralamaya başladılar. Bizim grubun tamamlanmadığını, arkadaşlarımızı beklediğimizi düşündüklerini söylediler. Halbuki biz böyle bir şey söylememiştik bile. Ekip de tamdı. Dayanamayıp “bu ilk defa olmuyor” dediğimde ise, saklamaya bile gerek duymadan göz devirip, öflediler. Söylemeye gerek yok, böyle bir gerginlikten sonra, gecenin geri kalanında da pek iyi bir servis alamadık. İçkilerin içine tükürdüklerinden şüpheleniyorum.

İnsan düşünmeden edemiyor, bir özür dileyip müşterinin gönlünü almak o kadar kolay ki, ters davranarak bir şey kaybetmeyeceklerini düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar. Güzel yemeği evimde de yaparım, iyi vakit geçirmeye dışarı çıkıyorsam ve böyle bir muamele görüyorsam, bir daha da gelmem Abra Cadabra’ya.

Mangerie

Cumartesi, 03 Temmuz 2010

Bebek’teki Mangerie’ye gideli neredeyse bir ay oldu, bir türlü elim varmadı yazmaya. Neden? Çünkü yiye yiye bir tost yedik. Neden? Çünkü fiyatlar uçmuş. Delirmişler mi nedir? Yasin halinden memnundu, “Böyle güzel manzara, mis gibi ev ortamı için çok da abartılı değil” diyordu. Ben bir daha karnım açken gitmemeye yemin ettim ama. Çay içerek hovardalık yapmak gelirse içimden belki o zaman. Ya da belki kırk yılda bir kahvaltı için. Şöyle ki, çok lüks bir yere gitmediğimiz sürece, her menüde, iyi kötü kesemize uyacak bir kaç yemek bulabiliyoruz. Her yerde gidip de bonfile yemiyoruz da, bazı yerlerde makarna alıyoruz, efendime söyleyeyim, bir salata alıyoruz. Hem hoş bir ortamı varsa, keyfini çıkarıyoruz, hem karnımız doyuyor, hem de cepleri boşaltmıyoruz. Mangerie’de böyle bir seçenek yok.

Menüdeki en uygun fiyatlı bölüm tostlar. Onlar bile 15 TL’den başlıyor. Onun dışında bildiğiniz ızgara sebzeli sandviç bile 25 TL’nin üzerinde, ana yemekler, noodle’lar, burger’ler ise iyice cep yakıyor, 35 TL civarında hepsi.

Senelerdir orada olduğuna göre, alıcısı var demektir. Sahibi Delicatessen’in sahibiyle aynı kişi olduğundan yemeklerin çok güzel olduğunu da tahmin edebiliyorum, ama gene de biraz daha insaflı bir fiyat politikası bekliyorum Mangerie’den.

Bir de yağmurda derme çatma merdivenleri çok kayıyor, haberiniz olsun. Morarmış popom ve hala ağrıyan belim Mangerie’ye sempatiyle yaklaşmamı iyice zorlaştırıyor. Ya gözüm çıksaydı Mangerie, ha?

Adres: Cevdet Paşa Cad. No. 69 Küçük Bebek / İstanbul

Tel: 0212 263 5199

Web: www.mangeriebebek.com (Tarifler var sitede, kaçırmayın derim)

Cihangirhane

Cuma, 23 Nisan 2010

Dün çok güzel bir şey oldu. Resmen gökten kucağıma düştü. Bir arkadaşım beni arayıp, yeni çıkacak bir yemek dergisi için tadıma gitme fikrine ne diyeceğimi sordu. Allah dedim, ne diyeyim ben de. Gurmelik yapanlara içten içe hep kızsam da, sırf kıskançlık sonuçta. Hem sürekli güzel yemekler yiyip, hem de üstüne para kazanan insanları kıskanmayacağım da kimi kıskanacağım. Tabi Cihangirhane’ye yaklaştıkça, ya beğenmezsem de gene de iyi bir şeyler yazmak zorunda kalırsam diye de düşünüyordum. Sonuçta, “sade vatandaş” olarak gittiğim yerler hakkında, objektif, tam bağımsız haberciliği ilke edinmişim bugüne bugün. Objektifliğime halel gelir diye çok korktum, ama Allahtan, Cihangirhane’ye aşık oldum da böyle bir derdim olmayacak.

Cihangirhane, isminden de anlaşılabileceği gibi, Cihangir’de. Kahvenin oradan düz gidin gidin gidin, gittiniz mi? Yol ikiye ayrılıyor ya, hah tam orada sağ köşede. Tipine baksanız, içeride şahane Antakya mamaları olduğunu düşünmezsiniz. Beyazlar içinde küçük bir bahçe, köşede sarmaşık gülleri, genişçe masalar, ama onlar her yerde var. Asıl olayları mutfakta.

Leb-i Derya’nın kalabalığında nasılsa herkese yer bulmayı başaran insan olarak hatırladığım Deniz Deniz ve Asmalımescit’teki Badehane’nin sahibi Bade Uygun Cihangirhane’yi kendi çocukluklarından hatırladıkları, anne eli değmiş gibi lezzetli Antakya yemeklerini misafirlerine sunmak için açmışlar. Ama Doğu yemekleri deyince akla gelen kebap değil sundukları, aynı şekilde, herhangi bir mezecide bulabileceğiniz klasik yemeklerle de haşır neşir olmuyorlar pek, en azından kebapçı usulü halleriyle. Bunların hepsi kardeş diyerek, bu coğrafya üzerinde varolan kültürleri ve yemeklerini aynılaştırmanın değil, dost-arkadaş diyerek çeşitliliği kutlamanın peşindeler. Cihangirhane’nin en sevdiğim tarafı, yemek gibi çok yönlü bir alanın, hemen hemen her ayrıntısıyla ilgili kafa patlatmaları. Örneğin malzemelerini çoğunlukla yerinden, doğrudan üreticisinden almayı tercih ediyorlar. Komşuları olan bir Ermeni teyze evinde yaptığı likörleri mi satıyor, Antakya’da taşla ezilen kırma zeytinler mi var, Mardin’de Süryani şarabı mı var, bunları keşfetmeye çalışıyorlar. Özellikle kadınların sattığı ürünlere öncelik vermeleri de +rep.

Yemeklere gelmek için sabırsızlanıyorum. Başlangıç, ana yemekler ve tatlı kısımlarındaki bütün yemekleri denedik 3 saat boyunca, bir yandan da tatlı tatlı muhabbet ederken. Başlangıçlardan başlayayım, favorim hiç kuşkusuz muhammara’ydı (7 TL). Ceviz-ekmek içi-közlenmiş biber ve baharatların karışımı muhammara, normalde çok acı yapıldığı için, bir noktadan sonra beni ağlatan bir meze. Ama Cihangirhane’de acı dozajı harika, hassas dil partiküllerim sünmedi sayelerinde. İkinci favorim babagannuç (6 TL) ki patlıcan söz konusuysa gerisi teferruattır felsefesini benimsediğimden, yine Antakya’dan gelen zeytinyağı, köz biber ve az sarmısaklı, soğuk hali, her yerde ayrı şekilde hazırlanan babagannuçun en sevdiğim hali zaten. Sonracığıma Zahter, yani taze kekikli, taze soğanlı ve nar ekşili bir salata (6 TL) ve yine kekikli bir kırma zeytin piyazları (5 TL) vardı. Soğanla mesafeli bir ilişkimiz olduğundan, kekik ihtiyacımı daha çok kırma zeytin piyazıyla giderdim, garantisini verebilirim ki, hazır satılan, şarküterilerde bulunan ya da Ege Bölgeleri’nde yiyebileceğiniz kırma zeytinlerden oldukça farklı bir lezzetle karşılaşacaksınız.  Ilık başlangıçlardan da asma yaprağına sarılı, ızgara hellimler (8 TL) üzerlerinde çam fıstıklarıyla geliyor, bir diğer ılık başlangıç da falafel (7 TL) onu da tatlımsı sosuyla yiyorsunuz. Son olarak Boşnak mutfağının ünlü simalarından iste kurutulmuş et (8 TL) ve Antakya’da sunulduğu şekilde biber ve salatalık turşuları, salatalık ve bol zeytinyağıyla gelen humus (6 TL) da var. İste kurutulmuş etin daha lime lime, ince haline alışığım, ama humus güzel tutturulmuş tahin oranıyla, birazcık sulu kıvamıyla ağzınıza layık.

Gelelim ana yemekler üzerinden, fasulyenin faydalarına. Günlük yemekleri de var, mesela ben gittiğimde hamsili iç pilav çarptı gözüme. Ama biz menüden gittik. Yazının ilk fotoğrafı Keytaz köfteyle (13 TL) tanıştırayım sizi öncelikle. Yufkanın ortasına oturtulmuş, içine de bol maydanoz konmuş bu köfte yanında da kendilerinin yaptığı süzme yoğurtla geliyor. Masadaki herkesin en çok beğendiği yemeklerden biri olan Mahmudiye (17 TL), Osmanlı saray mutfağından alınmış meyvalı, ballı bir pilav. Bu özellikle ilginç oldu, çünkü tam yemek öncesi muhabbet ederken, bugün geleneksel Türk mutfağı diye tanıdığımız yemeklerin aslında, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı yemeklerinden ne kadar farklı olduğundan bahsediyorduk. Gelenekselleştirilmiş Türk mutfağı’nın klasik malzemeleri olan patlıcan, domates gibi sebzelerin, ancak Amerika’nın keşfi sonrası mutfağa girmesi nedeniyle, daha önceki dönemlerin yemeklerinde ayva, kayısı, bal, şeker gibi malzemeler sıklıkla kullanılıyor. Mahmudiye de bunun canlı kanıtı olarak geldi masamıza. Ortalarda fotoğrafını görebileceğiniz, uzay kapsülü şekilli içli köfteler, oruk köfte (14 TL) olarak anılıyorlar. Benim çok tanıdık bulduğum bir tarçın aromasıyla, mis kokular saçarak geldiler. Vejetaryen versiyonları (11 TL) olmasını da çok hoş buldum.

Bir diğer tanıdık lezzet daha önce Küçük Gurme’de de tarifini yazdığım, Arapların bayram yemeği, keşkeğin, Antakya versiyonu olan Hrise. Diyarbakır’da yapılandan farklı olarak, kişniş kullanılmıyormuş, ama tavukla filan karıştırmayıp, halis muhlis kuzu etiyle yapmaları takdire şayan.

Ana yemeklerin kapanışını ise, daha çok bir Kürt yemeği olarak bilinen Kelecoş’a (10 TL) ayırdım. Kelecoş, neredeyse peynir kıvamında ve lezzetinde olan Antakya’nın meşhur tuzlu yoğurdu, tavuk, ıspanak, mercimek, nohut, kuru fasulye, buğday, keten tohumundan oluşan, bir nevi aşurenin ana yemek haline getirilmiş hali. Herkesin damak tadına uyar mı bu kadar karışım bilmiyorum, ama benim bir daha gitsem yiyeceğim yemek bu olur herhalde, çok beğendim. İlginç şekilde, bu kadar çok malzemeyi, uyumla birleştirmeyi başarmışlardı bence.

Bu noktada yemekten patladığımızı düşünüyor olmalısınız. Patladık esasen de, tatlı yemeden nasıl kalkalım masadan. Künefe dediler, vişneli muhallebi dediler, kabak tatlısı (hepsi 8 TL) dediler aklımızı çeldiler. Biliyorum Antakya mutfağı deyince, hepiniz künefeye meyledeceksiniz. Durun, baktığınız tatlıları tatlı diyerek geçmeyin, tanıyın. Bir kabak tatlıları var, ama ne kabak tatlısı. Benim çocukluk travmalarımdan bir tanesidir normalde bu, ilkokulda cani öğretmenim, “o kabak tatlısı bitmeden, masadan kalkılmayacak” diye diye soğuttuğu için. Ama Cihangirhane’de kabakları kireçte bekletip, şekerleme kıvamına getiriyorlar. Dışı sert, içi yumuşak, şeffaf lezzet küplerine dönüşüyor bunlar. Yanındaki tahin sosuna da banarsanız iyice yeme de yanında yat kıvamına geliyor.

Üstüne de artık sindiriminize yardımcı zahter çayı mı içersiniz, menengiç kahvesi mi, ona da siz karar verin.

Adres: Akarsu Cad. Coşkun Sok. No.23 Cihangir/İstanbul

Tel: 0212 251 16 26

Web: www.cihangirhane.com

Yeniköy Kahvesi

Salı, 23 Mart 2010

yeniköy kahvesi

Bunca yıllık Tarabya-İstinye yolcusuyum, Sait Halim Paşa Yalısı’nın karşısındaki merdivenlerin başında kimbilir kaç kere görmüşümdür, sarı Yeniköy Kahvesi tabelasını. Ama bazı yerler lanetli gibi işte, bir türlü yolu düşmüyor insanın. Tabi eskiden Emek vardı, ihtiyaç duymuyorduk Pazar kahvaltısı için başka yer düşünmeye. Emek kapanınca, mecburen yeni kahvaltıcı arayışına girdik. Yeniköy Kahvesi hızır gibi yetişti imdadımıza bu noktada.

yenikoy_cafe_001z

Çok abartmaya gerek yok, ama Yeniköy Kahvesi’nin kuş bakışı şahane deniz manzarası, çardak altı keyifli masaları, biraz suratsızca garsonları, eli yüzü düzgün de bir kahvaltısı var. Malzemeler tabi ki, organik modasından nasibini almış. Fiyatları not etmemişim, ama pahalı değildi.

Beymen Bej

Pazartesi, 22 Mart 2010

bej salata

Ne zamandır biriktirdiğim yemekleri, bilgisayarımın tozlu byte’larından teker teker çıkarırken, şimdi de İstinye Park’taki Bej’e geldi sıra. Geçtiğimiz Eylül gibi gitmişim Bej’e, şimdiye kadar kapanmadıysa, en azından menülerini değiştirmişlerdir, ama eli yüzü düzgün fotoğraflarını çektiğim nadir yerlerden biri olması itibarıyla sizinle paylaşmadan da edemedim.

bej 2

Beymen Bej Cafe, İstinye Park’ın açık teras katında. Menüsü Beymen’den biraz önce aldığı kıyafetlerin içine girebilmek için rejime girenleri sevindirecek cinsten, çoğunlukla hafif yemeklerden oluşuyor. Beymen Brasserie’de de olduğu gibi, oldukça basit, hatta yaratıcılıktan uzak diyebileceğimiz basitlikte, tek sayfalık bir menü. Yemekler lezzetli olmasına rağmen, uçuk fiyatlarını hakettiğini söyleyemeyeceğim.

bej 3

Yasin’in veda yemeği olması itibarıyla kendimize azıcık iyi davranıp yemişiz, ama fiyatlara tekrar bakınca içime oturdu açıkçası. Ben taze patates küpleriyle süslenmiş baharatlı karides salatası (33 TL) yedim. Çağla soğuk buğday çorbası (12 TL) ve biftekli fusulli (29 TL) aldı.

bej 4

Yasin de közlenmiş patlıcan ve bonfileli risotto (33 TL) yedi. Menüde ayrıca pizzalar (28-36 TL) ve kırmızı et ağırlıklı ana yemekler (29-47 TL) de var. Kokteyllerini de övüyorlar. Değişik bir içki tatmak isteyenler için Japon erik şarabı önerebilirim.

Tel: (0212) 345 63 87
Adres: İstinye Park, İstinye
Semt: Sarıyer

Lokal

Pazartesi, 06 Temmuz 2009

img_0964

Küreselleşme neydi, ne oldu diye tartışırken hep Lokal aklıma geliyor. Daha bundan çok kısa zaman önce kültürel emperyalizm karşısında, yerel değerlere sahip çıkalım tartışması yapılırken, işin bu noktaya geleceğini pek tahmin etmiyordu sanırım kimse. Bence İstanbul’da bir restoranda Tayland’lı iki kadın şef, Lübnan, Meksika, Hint, Vietnam ve Thai mutfaklarını birleştiriyorsa, biz de senelerdir bayıla bayıla yiyorsak, hakikaten değişik bir zamanda yaşıyoruz demektir. Kim buna baskın bir kültürün diğerlerini domine etmesi olarak yaklaşabilir ki artık?

Bakınız yukarıda Falafel’ler (7.5 TL)ve Samosa’lar (9 TL) var. Biri Hint, biri Lübnan yemeği olarak biliniyor. Ama biz seviyorsak, istediğimiz gibi yorumluyorsak, giderek yaygın bir şekilde tüketiyorsak, pekala bizim kültürümüzün de bir parçası olabilir bu yemekler.

chicken tikka

Kırmızı tavuklar (17.5 TL) yabancı mı geliyor? Düşünelim ki geleneksel olarak adlandırdığımız Türk yemeklerinde yaygın olarak kullanılan, domates, yeşil biber, fasulye, patates ve kabak ancak 19. yüzyılda Amerika’dan getirildiğinde yaygınlaşmışlar Anadolu’da. Hünkar Beğendi’lerimizin, musakkalarımızın baş aktörü patlıcan ise, ancak Bağdat Halifeliği zamanında, Hindistan’dan getirildiğinde tanınmıştı. Kim bu yemeklere yabancı gözüyle bakıyor şu anda?

karidesli pad thai

Bunlar kısaca Lokal’in bana düşündürdükleri…

Tel: (0212) 245 57 44
Adres: İstiklal Caddesi Müeyyet Sokak 5, Asmalımescit

İzz Cafe

Pazartesi, 06 Temmuz 2009

İzz Cafe

“Yaz geldi, hafif bir şeyler yiyelim” dedik ve dün mezelerinin namını duyduğumuz Arnavutköy İzz Cafe’nin yolunu tuttuk ama oturduğumuz süre içerisinde “Hadi şunu da deneyelim”, “Bu zaten küçük bir şey” derken, toplamda ne az, ne de hafif yemiş olduk sanırım. Neyse ki Küçük Gurme var da, her şey sevgili okuyucularım için diyerek, gönlümü ferahlatabiliyorum.

İzz Cafe, Arnavutköy İskelesi’ne gelmeden, yolun sol tarafında yeni bir restoran. Bu mevsimde oturulmaz ya, içerisi oldukça şık ve modern döşenmiş, hatta Arnavutköy sahildeki bir restoran için biraz fazla modern olduğunu bile düşündük. Dışarıda ise, bol bol söyleyeceğimiz mezelerin rahat rahat sığabileceği kocaman mermer masalar var. Tek problem yol kenarından vızır vızır geçen arabaların gürültüsü, fakat buna da yapacak bir şey yok sanırım.

İzz Cafe-2

Yediklerimize gelirsek, nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum. İlk turda, biraz kuru kabak çiçeği dolmaları (11 TL), falafeller (2.5 TL) , üzerinde tatlı soğanlar, kuş üzümleri ve dolmalık fıstıklar olan humuslu ekmekler (2.5 TL), buharda pişmiş midyeler (3 TL)ve İspanyol usülü kızarmış küp patateslerle (6 TL) başladık. Bu turda en beğendiğimiz meze ise, karidesli, jambonlu patates dolmalarıydı (5 TL).

İkinci turda ise, patlıcan salatası (7.5 TL), deniz börülcesi (7.5 TL), ikram olarak gelen domates soslu turşu ve cennetten çıkma lezzetiyle baharatlı, antep fıstıklı, ezine peyniri ezmesi vardı.

Domates soslu turşu ve üzerine mayonez sıkılmış gibi duran patlıcan salatası pek gözümüze hitap etmedi aslında, ama lezzetleri kıvamındaydı.

sufle

Tatlıya gelince en büyük şaşkınlığımızı burada yaşadık. Kızarmış çikolatalı sufle (12 TL) istediğimizde, kızarmış kısmından çok sufle kısmına odaklanıp, haliyle daha çok sufleye benzeyen bir tatlı bekliyorduk. Önümüze gelen ise, kızarmış dondurmaya benzeyen, yanında soğuk marshmallow’lar ve vanilyalı dondurmayla gelen bir tatlıydı. Fena değildi, ama bir daha gitsem başka bir şey  deneyebilirim.

Adres: 1. Cadde No: 4 Arnavutköy İstanbul

Tel: 0212 257 05 25

Spice Market

Salı, 21 Nisan 2009

picture-1

Akaretler’deki değişim, gelip geçerken fark edilemeyecek gibi değildi, fakat ne bir dükkanına girmişliğim vardı, ne de oralarda yemek yemişliğim. Spice Market denemesi, benim için hoş bir tecrübe oldu bu açıdan, hem Akaretler’in yeni imajını yakından görmüş oldum, hem de çok lezzetli bir yemek yedim.

Spice Market, dünyaca ünlü oteller zincirinin Türkiye ayağı, W İstanbul’un içerisinde. “Ne zaman, ne isterseniz emrinizdeyiz” anlayışıyla çalışan, oldukça lüks bir otelmiş, ama ne yalan söyleyeyim, kapısından içeri girer girmez beni gülme tuttu. Modern Osmanlı bir tarz yakalayacağız diye, Playboy Mansion gibi bir şey olmuş otel. Bir tarafta hilalli dev vazolar üzerinize üzerinize gelirken, duvar süsleri, tavana doğru tırmanıyor, çardaklar, aynalar, tüller derken karman çorman bir şey haline geliyor. Biz de minimalizmin kitabını yazmadık ama, azıcık sadelik de göz çıkarmaz yani.

Neyse ki, asansörle yukarı Spice Market’e çıktığınızda, gene oryantal ama azıcık daha az göz yoran bir dekorla karşılaşabiliyorsunuz. Burada da tek problem, ortamın karanlığı… Neyse ki menüyü okumakta zorlananlar için fener bile getirmeyi düşünecek kadar kibarlar.

elmalı salata

Gelelim, dünyanın en iyi şeflerinden biri olarak gösterilen Jean-Georges Vongerichten’in bizim için hazırladığı mamalara. Biz ilk olarak, hafif bir başlangıç yaparak, Yeşil Papaya Salatası (19 TL) aldık. E, koca şef tabi, mutfağından kötü bir şey çıkaracak hali yok, ama açıkçası soya filizleriyle, papayaları karıştırıp, üzerine de limonu sıkarım, 19 TL’m de cebimde kalır. Ama Somon Sashimi’ler öyle mi ya?

somon sashimi

Somon Sashimi’ler (24 TL), sarmısaklı, acılı, limonlu kıtır baharatlarıyla, bir lezzet fırtınası yaratmayı başardılar. Bu arada şu aşamada söylemek lazım, bireysel takılmayı seviyorsanız, Spice Market pek size göre olmayabilir. Yemeklerin hepsi ortaya 2 kişilik porsiyonlar halinde geliyor çünkü, şirket politikasıymış.

spring roll

Son başlangıcımız da Vietnam Usulü Spring Roll’lardı (18TL). Kişniş hiç sevmememe rağmen, sosuyla çok uyumluydu.

kumquatlı tavuk

Ana yemek olarak da, Kumkat ve Limonotuyla, kömür ateşinde pişirilmiş tavuk (29 TL) aldım. En nihayetinde tavuktur diyeceksiniz ama, hakikaten ağızda dağılacak kadar yumuşak, ekşisini, tatlısını, herşeyini kendisine yakıştırmış harika bir yavrucaktı bu.

tatlı

Son olarak, tatlı menüsü insanı kararsızlıktan çıldırtacak kadar iyiydi Spice Market’ın. Ne yazık ki, bir salaklık eseri, ne kendi yediğimi, ne diğer tatlıları hatırlayamıyorum. Yalnızca yukarıdaki tatlının yediğim en güzel şeylerden biri olduğu kalmış aklımda ve yemeğin de en nadide parçası. Biriniz gider de, tesadüf eseri, karanlıkta doğru düzgün çekemediğim şu fotoğraftakine benzer bir şey yerse, beni de bilgilendirsin lütfen.

Adres: Spice Market Istanbul (W Istanbul)
Suleyman Seba Cad No: 22 ·
Akaretler, Beşiktaş ·
Istanbul 34357 · Turkey

Telefon: (90)(212) 381 2121

Mikla

Çarşamba, 04 Mart 2009

2292192718_e5e3fd0572_o

Bütün çemkirmelerimi bitirdiğime göre, son zamanlarda gittiğim mükemmel yerlere geçebilirim ki, bunların başta geleni elbette Mikla’ydı. Açıldığından gidip yemek yemek içimde ukteydi, en sonunda “Mikla’da yemeden ölürsem, gözüm açık gider.” nazlanmalarım sonuç verdi. İkinci yıldönümü şenlikleri çerçevesinde, gidip Mehmet Gürs’ün övüle övüle bitirilemeyen İskandinav mamaları nasılmış tecrübe edebildik. Sonuç: Hakikaten de övüle övüle bitirilemeyecek bir yemekti.

Mikla çoğunuzun bildiği gibi, Tepebaşı The Marmara’nın roof’unda konumlanmış olmanın bütün avantajlarından cömertçe yararlanan bir mekan. Yani manzara şahane. Müşterileri çoğunlukla orta yaş, fiyatlar da haliyle birazcık kallavi, ama hakediyor mu, ediyor. Özellikle turistler ve İstanbul’da yaşayan yabancıların da sıklıkla tercih ettiği bir yer olduğunu da gördük, neredeyse bütün masalarda İngilizce konuşuluyordu.

Restoran kısmının dışında, oldukça şık bir bar bölümü de var, ufak bir aperatif almak isteyenlere de rahatlıkla tavsiye edebilirim. Mekan son derece sade, ama çok şık. Özellikle ışıklandırmaya bayıldım. Ortama genel olarak baktığınızda oldukça loş, fakat fotoğraflardan da anlaşılabileceği gibi, masalar son derece aydınlık.

ızgara karides

Gelelim en civcivli kısım olan yemeklere… Başlangıçlardan itibaren, menüye baktığınızda, ne yiyeceğinize karar verememekten kaynaklanan bir çılgınlık hali yaşıyorsunuz. Kısa bir menü olmasına rağmen hepsi kulağa mükemmel geliyor. Biz uzun bir kararsızlık dönemi ardından, “Izgara Karides, Zeytinyağlı Pırasa, Hafif Sarmısaklı ve Acılı Ispanak, Limon Confit” den oluşan başlangıcımızda (27 TL) karar kıldık. Fakat Marine Somon (21 TL) ve Foie Gras’da (29 TL) da aklımız kalmadı değil.

somon

Karidesler, nasıl diyeyim, özendirmek gibi olmasın ama bir içim su, bir lezzet fırtınası, bir sanat eseri gibiydi… Ispanak gibi çocukluk anılarımızda kötü anılar bırakan, bir sebze bile bu kadar lezzetli olabilirdi. Limon confit ise tabağın yıldızıydı. Artık daha ne diyeyim, çok güzeldi işte… Bütün yemeklerin olduğu gibi, başlangıcımızın sunumu da harikaydı.

trakya kıvırcık fileto

Ana yemeklere gelince, deniz ürünü ve et ağırlıklı menüde yine seçim yapmakta zorlandık. Yukarıda gördüğünüz Trakya Kıvırcık Fileto (41 TL) bir etin ne kadar pişmesi gerektiğinin ve bir sosun ete nasıl bambaşka bir lezzet verebileceğinin tarifi gibiydi.

dana bonfile

Izgara dana bonfile (42 TL) ise, patates kreması ve şarap redüksiyonuyla hazırlanmıştı ve artık söylemeye gerek duymuyorum, çok lezzetliydi.

ızgara kılıç

Ana yemeklerden gözümüze çarpan diğer güzel seçenekler arasında “Izgara Kılıç, hafif sarmısaklı ve acılı ıspanak, Sebzeli Risotto” (45.50 TL), “Fıstıklı Trakya Kıvırcık Pirzola, Confit Soğan, Fıstık Ezmesi, Patates Terini” (45 TL) ve “Fırında Güllü Tavuk, Fırında Nohutlu Sebze, Erik Ekşisi” (36 TL) gibi yemekleri de sayabilirim.

Granny Smith Sufle

Tatlılara gelince, biz yeşil elmayla hazırlanmış, Granny Smith sufle (13.50 TL) yedik. Açıkçası ben çikolatalı bir tatlı hayal etmiştim, yeşil elmayla karşılaşınca birazcık şaşırdım, ama hafif hafif yedik, fena da olmadı. Bir daha gidersem, Sakız ve şekerli kahveli milföy (15 TL) ya da Ilık Ahududu Çorbası (13 TL) deneyebilirim.

Tabi fiyatlar nedeniyle müdavimi olmak yürek ister, ama belki bir dahaki yıldönümüne : )

Adres: The Marmara Pera, Meşrutiyet Cad. No:1 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212 293 56 56

Sosa Ciyaaak!

Çarşamba, 04 Mart 2009

Sosa

Şimdi ben Sosa’yı liseden beri çok severim. ÖSS zamanı, hızla şişerken, “Acaba rejim mi yapsam, ne güzel hep Sosa’dan yerim.” dediğim nadir zamanlarda hayat kurtarıcı bir önem arzederdi benim için. Hakikaten de, en güzel, en şık yerlerde bile, Sosa’nınki gibi güzel salatalara rastlamak zor hala. Karışık meyve-sebze kokteylleri de sağlıklı yaşamcıları olduğu kadar, küçük gurmeleri de cezbediyor. 

Ve fakaat, geçen ay Sosa Kanyon kendilerine karşı olanca sempatimize rağmen, bizi çileden çıkardı. Şimdi durum şöyle: Bizim acelemiz var 1 saat sonra sinemaya gideceğiz, ama çok da açız. Uzun uzadıya yemek yemeye vaktimiz yok diye, Sosa’da bir salata yer, hemen sinemaya koşarız dedik, ki aslında 1 saat yemek yemek için çok da sıkışık bir zaman dilimi değil. Güzel güzel oturduk. Sayıyorum: Menünün gelmesi 10 dk, meyve sularından yalnızca 1′inin gelmesi 15 dk, yine salatalardan yalnızca 1′inin gelmesi 20 dk. sürdü. Yani 45 dakikada siparişimizin ancak yarısını alabildik. Birimiz yer, birimiz bakarken, fark ettik ki, son 15 dk’da ancak hesabı alabileceğiz. Dedik siparişin yarısını iptal edelim. Derdimizi anlatacak bir garsonla göz göze gelebilmemiz de 10 dk’mızı aldı. Kaldı size 5 dk. Bu arada ben salatanın yarısını bırakıp, sinemaya bilet almaya koştum. Can Berk’çiğim ise gariban gibi, hem aç kaldı, hem sinemaya geç kaldı. 

Üstelik bütün bunlar yalnız bizim masada değil, etrafımızdaki bütün masalarda yaşandı. Yani mutfakta kuzu çevirme yapmıyorlar. Hepsi hazır olan malzemeleri karıştırıp, önümüze 2 parça yeşillik koyacaklar epi topu. Üstelik kalabalık değil, üstelik tonla da gencecik garson var. E, o zaman ayıp oluyor biraz Sosa’cığım, bizi bu kadar bekletmek.