‘Yöresel’ Kategorisi için Arşiv

Antakya Mutfağı

Cuma, 02 Temmuz 2010

Biliyorsunuz internet sansürü yüzünden bir süredir boykottaydık, ama Google’ın Türkiye’de engellenmesinin üzerinden 29 gün geçti. Bu saçmalıktan geri adım atmaya niyetli görünmüyor kimse. Arada Antakya’ya da gidince, yazmadan edemedim artık. Kızgınlığım geçmedi ama, hala eylemdir, toplantıdır uğraşıp duruyor bir grup insan. Siz de ufak da olsa destek vermek isterseniz, www.sansursuzinternet.org.tr adresinden hazırlanan deklarasyonu okuyabilir, dilerseniz imzalayabilirsiniz.

Bu arada dediğim gibi ben 4 günlüğüne her yemek aşığının harikalar diyarı, Antakya’daydım. Sıcağa rağmen, midelerimizi turbo moduna alıp, öyle yedik. Masadan her kalktığımızda, çatlayacak gibiydik, gerçekten inanılmazdı yemekler. Taşıyabildiğimiz kadar çifte kavrulmuş Antakya kahvesini, künefeyi, zahteri, tuzlu yoğurdu da yanımıza alıp döndük İstanbul’a, ama aklım hala orada.

İlk akşam, Harbiye’de serin şelalelerin arasından yukarılara tırmanıp, geniş, yeşil bir vadiyi kuşbakışı gören Kervan Restoran’da oturduk. Sanırım yemek yediğimiz yerler içinde de en güzellerinden biri burasıydı. Her yerde olduğu gibi önce çıtır çıtır, taze naneler geldi önümüze. Bol limonu, nar ekşisini basıp yediğinizde, İstanbul’da yediğiniz nanelere çimen gözüyle bakarsınız, o kadar lezzetliler. Ardından süper garsonumuz, ışık hızıyla mezelere boğdu bizi.

Humus, Babagannuş, Muhammara, Zahter Salatası, Süzme Yoğurt, Köz Biberler, artık Allah ne verdiyse… Ama favorim Ali Nazik’ti. Genelde çok sarmısaklı olduğu için pek de bayılmadığım Ali Nazik, Antakya’nın meşhur tuzlu süzme yoğurdu ve yumuşacık etleriyle birlikte resmen sanat eseri gibiydi.

Daha yoldayken sayıklamaya başladığım Sac Oruğu’nu yemek için de en güzel yerlerden biri Kervan. Sac Oruğu, malzemeleri yönünden içli köfteye benziyor. Yalnız baharat yönünden daha zengin, bol maydanoz kullanılarak yapılıyor ve tabi bir de yassı olmak gibi bir farkı var. Bazı yerlerde iç harcı az, dışı kalın oluyor, Kervan’da tam tersi. O yüzden en çok oradakini beğendim.

Antakya’da her yemeğin mutlu sonu künefe için de yine bir numaram Kervan’dı. Anlatmak istiyorum lezzetini, ama kelime dağarcığım yetersiz kalıyor resmen. O uzayan peynirler, o çıtır çıtır kadayıf, mis kokulu fıstıkların tadını anlamak için gidip denemeniz gerek.

Kervan’da ızgara tavuk meşhurmuş, kebap için bir sonraki akşam merkezdeki Anadolu Restoran’a gittik. Yine klasik mezelerle başlayıp bu sefer, Antakya’ya özel çiğ köftelerle devam ettik. Kıvamından bahsetmiyorum bile, resmen sakız gibi, macun gibi bir şeydi, ama asıl özelliği yanında gelen pişmiş kıymayla beraber yenmesi.

Ardından yaprak kesilmiş etlerin altında, o etlerin tadıyla harmanlanmış gelen maydanozlardan oluşan Anadolu Kebap geldi. Bakın dikkatinizi çekiyorum, maydanozun üstünde et var demiyorum, etin altındaki maydanozlardan oluşuyor diyorum. Çünkü asıl numarası maydanozlarda.

Tabi burada bitmedi yemek, Anadolu Kebabıyla birlikte testi kebabı ve kağıt kebabı da geldi. Bunlardan biri domates sosuyla toprak güveçte geliyor, diğeri yufkanın içerisinde. Özellikle domatesli olan testi kebabını çok beğendik.

Son olarak bir öğlen gene şehir merkezindeki Sultan Sofrası’nda öğlen yemeği yedik. Burası biraz daha esnaf lokantası kıvamındaydı. Yemekler mevsimden mevsime, günden güne değişiyor. Mesela biz giderken Kabak Borani’lerinin methini duymuştuk, ama gittiğimizde bulamadık. Onun yerine bulgurlu köfteleriyle baya lezzetli olan Yoğurt Aşı’nın ve mumbar dolmasının, bir de kaytaz böreğinin tadına baktık.

Yaz yaz bitmiyor Antakya yemekleri, daha da var aslında ama, onları da kısa geçeyim, bu ara yazacak çok yer birikti çünkü. Giderseniz Maho’da kebap, Kral Künefe’de Künefe yemeyi, bol bol çay bardağında Antakya Kahvesi içmeyi (süvari diyorlar buna), bici bici (ya da haytalı) tatlısının tadına bakmayı unutmayın.

Cihangirhane

Cuma, 23 Nisan 2010

Dün çok güzel bir şey oldu. Resmen gökten kucağıma düştü. Bir arkadaşım beni arayıp, yeni çıkacak bir yemek dergisi için tadıma gitme fikrine ne diyeceğimi sordu. Allah dedim, ne diyeyim ben de. Gurmelik yapanlara içten içe hep kızsam da, sırf kıskançlık sonuçta. Hem sürekli güzel yemekler yiyip, hem de üstüne para kazanan insanları kıskanmayacağım da kimi kıskanacağım. Tabi Cihangirhane’ye yaklaştıkça, ya beğenmezsem de gene de iyi bir şeyler yazmak zorunda kalırsam diye de düşünüyordum. Sonuçta, “sade vatandaş” olarak gittiğim yerler hakkında, objektif, tam bağımsız haberciliği ilke edinmişim bugüne bugün. Objektifliğime halel gelir diye çok korktum, ama Allahtan, Cihangirhane’ye aşık oldum da böyle bir derdim olmayacak.

Cihangirhane, isminden de anlaşılabileceği gibi, Cihangir’de. Kahvenin oradan düz gidin gidin gidin, gittiniz mi? Yol ikiye ayrılıyor ya, hah tam orada sağ köşede. Tipine baksanız, içeride şahane Antakya mamaları olduğunu düşünmezsiniz. Beyazlar içinde küçük bir bahçe, köşede sarmaşık gülleri, genişçe masalar, ama onlar her yerde var. Asıl olayları mutfakta.

Leb-i Derya’nın kalabalığında nasılsa herkese yer bulmayı başaran insan olarak hatırladığım Deniz Deniz ve Asmalımescit’teki Badehane’nin sahibi Bade Uygun Cihangirhane’yi kendi çocukluklarından hatırladıkları, anne eli değmiş gibi lezzetli Antakya yemeklerini misafirlerine sunmak için açmışlar. Ama Doğu yemekleri deyince akla gelen kebap değil sundukları, aynı şekilde, herhangi bir mezecide bulabileceğiniz klasik yemeklerle de haşır neşir olmuyorlar pek, en azından kebapçı usulü halleriyle. Bunların hepsi kardeş diyerek, bu coğrafya üzerinde varolan kültürleri ve yemeklerini aynılaştırmanın değil, dost-arkadaş diyerek çeşitliliği kutlamanın peşindeler. Cihangirhane’nin en sevdiğim tarafı, yemek gibi çok yönlü bir alanın, hemen hemen her ayrıntısıyla ilgili kafa patlatmaları. Örneğin malzemelerini çoğunlukla yerinden, doğrudan üreticisinden almayı tercih ediyorlar. Komşuları olan bir Ermeni teyze evinde yaptığı likörleri mi satıyor, Antakya’da taşla ezilen kırma zeytinler mi var, Mardin’de Süryani şarabı mı var, bunları keşfetmeye çalışıyorlar. Özellikle kadınların sattığı ürünlere öncelik vermeleri de +rep.

Yemeklere gelmek için sabırsızlanıyorum. Başlangıç, ana yemekler ve tatlı kısımlarındaki bütün yemekleri denedik 3 saat boyunca, bir yandan da tatlı tatlı muhabbet ederken. Başlangıçlardan başlayayım, favorim hiç kuşkusuz muhammara’ydı (7 TL). Ceviz-ekmek içi-közlenmiş biber ve baharatların karışımı muhammara, normalde çok acı yapıldığı için, bir noktadan sonra beni ağlatan bir meze. Ama Cihangirhane’de acı dozajı harika, hassas dil partiküllerim sünmedi sayelerinde. İkinci favorim babagannuç (6 TL) ki patlıcan söz konusuysa gerisi teferruattır felsefesini benimsediğimden, yine Antakya’dan gelen zeytinyağı, köz biber ve az sarmısaklı, soğuk hali, her yerde ayrı şekilde hazırlanan babagannuçun en sevdiğim hali zaten. Sonracığıma Zahter, yani taze kekikli, taze soğanlı ve nar ekşili bir salata (6 TL) ve yine kekikli bir kırma zeytin piyazları (5 TL) vardı. Soğanla mesafeli bir ilişkimiz olduğundan, kekik ihtiyacımı daha çok kırma zeytin piyazıyla giderdim, garantisini verebilirim ki, hazır satılan, şarküterilerde bulunan ya da Ege Bölgeleri’nde yiyebileceğiniz kırma zeytinlerden oldukça farklı bir lezzetle karşılaşacaksınız.  Ilık başlangıçlardan da asma yaprağına sarılı, ızgara hellimler (8 TL) üzerlerinde çam fıstıklarıyla geliyor, bir diğer ılık başlangıç da falafel (7 TL) onu da tatlımsı sosuyla yiyorsunuz. Son olarak Boşnak mutfağının ünlü simalarından iste kurutulmuş et (8 TL) ve Antakya’da sunulduğu şekilde biber ve salatalık turşuları, salatalık ve bol zeytinyağıyla gelen humus (6 TL) da var. İste kurutulmuş etin daha lime lime, ince haline alışığım, ama humus güzel tutturulmuş tahin oranıyla, birazcık sulu kıvamıyla ağzınıza layık.

Gelelim ana yemekler üzerinden, fasulyenin faydalarına. Günlük yemekleri de var, mesela ben gittiğimde hamsili iç pilav çarptı gözüme. Ama biz menüden gittik. Yazının ilk fotoğrafı Keytaz köfteyle (13 TL) tanıştırayım sizi öncelikle. Yufkanın ortasına oturtulmuş, içine de bol maydanoz konmuş bu köfte yanında da kendilerinin yaptığı süzme yoğurtla geliyor. Masadaki herkesin en çok beğendiği yemeklerden biri olan Mahmudiye (17 TL), Osmanlı saray mutfağından alınmış meyvalı, ballı bir pilav. Bu özellikle ilginç oldu, çünkü tam yemek öncesi muhabbet ederken, bugün geleneksel Türk mutfağı diye tanıdığımız yemeklerin aslında, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı yemeklerinden ne kadar farklı olduğundan bahsediyorduk. Gelenekselleştirilmiş Türk mutfağı’nın klasik malzemeleri olan patlıcan, domates gibi sebzelerin, ancak Amerika’nın keşfi sonrası mutfağa girmesi nedeniyle, daha önceki dönemlerin yemeklerinde ayva, kayısı, bal, şeker gibi malzemeler sıklıkla kullanılıyor. Mahmudiye de bunun canlı kanıtı olarak geldi masamıza. Ortalarda fotoğrafını görebileceğiniz, uzay kapsülü şekilli içli köfteler, oruk köfte (14 TL) olarak anılıyorlar. Benim çok tanıdık bulduğum bir tarçın aromasıyla, mis kokular saçarak geldiler. Vejetaryen versiyonları (11 TL) olmasını da çok hoş buldum.

Bir diğer tanıdık lezzet daha önce Küçük Gurme’de de tarifini yazdığım, Arapların bayram yemeği, keşkeğin, Antakya versiyonu olan Hrise. Diyarbakır’da yapılandan farklı olarak, kişniş kullanılmıyormuş, ama tavukla filan karıştırmayıp, halis muhlis kuzu etiyle yapmaları takdire şayan.

Ana yemeklerin kapanışını ise, daha çok bir Kürt yemeği olarak bilinen Kelecoş’a (10 TL) ayırdım. Kelecoş, neredeyse peynir kıvamında ve lezzetinde olan Antakya’nın meşhur tuzlu yoğurdu, tavuk, ıspanak, mercimek, nohut, kuru fasulye, buğday, keten tohumundan oluşan, bir nevi aşurenin ana yemek haline getirilmiş hali. Herkesin damak tadına uyar mı bu kadar karışım bilmiyorum, ama benim bir daha gitsem yiyeceğim yemek bu olur herhalde, çok beğendim. İlginç şekilde, bu kadar çok malzemeyi, uyumla birleştirmeyi başarmışlardı bence.

Bu noktada yemekten patladığımızı düşünüyor olmalısınız. Patladık esasen de, tatlı yemeden nasıl kalkalım masadan. Künefe dediler, vişneli muhallebi dediler, kabak tatlısı (hepsi 8 TL) dediler aklımızı çeldiler. Biliyorum Antakya mutfağı deyince, hepiniz künefeye meyledeceksiniz. Durun, baktığınız tatlıları tatlı diyerek geçmeyin, tanıyın. Bir kabak tatlıları var, ama ne kabak tatlısı. Benim çocukluk travmalarımdan bir tanesidir normalde bu, ilkokulda cani öğretmenim, “o kabak tatlısı bitmeden, masadan kalkılmayacak” diye diye soğuttuğu için. Ama Cihangirhane’de kabakları kireçte bekletip, şekerleme kıvamına getiriyorlar. Dışı sert, içi yumuşak, şeffaf lezzet küplerine dönüşüyor bunlar. Yanındaki tahin sosuna da banarsanız iyice yeme de yanında yat kıvamına geliyor.

Üstüne de artık sindiriminize yardımcı zahter çayı mı içersiniz, menengiç kahvesi mi, ona da siz karar verin.

Adres: Akarsu Cad. Coşkun Sok. No.23 Cihangir/İstanbul

Tel: 0212 251 16 26

Web: www.cihangirhane.com

Tas Pide – Londra

Perşembe, 18 Mart 2010

tas pide

Bu Cumartesi günü Londra Ekşi Sözlük Zirvesi’nin ikinci ayağında sürahilerce Pimm’s içmeye, fotoğraf çekmeye ve sürekli yemek yemeye adanmış bir gün geçirdik. Yemek yapmaya ve yemeye meraklı bir grup gurbetçi olarak, Baskül Ailesi gibi bir yandan yerken, bir yandan da yemek muhabbeti yapıyorduk. Kısaca Küçük Gurme rüyası olarak da adlandırabiliriz yani bugünü.

Benim için günün en mutlu dakikaları ise Southwark’daki Tas Pide’de konuşlandığımız anlardı. Bilenler biliyordur, yurtdışında olup da, “Vatanımın etli ekmeği, lahmacunu, hünkar beğendisi…” diye ağlayan, “Aman efendim, ben bilmediğim şeyi yemem, bana oradan bir Whooper menü kap” diyen bir insan değilim. Mümkün mertebe, değişik lezzetleri keşfedip, antropolojik meraklarımı yemek üzerinden tatmin etmeye uğraşıyorum. Fakat takdir edersiniz ki, bir seneye yakın zamandır bulunduğum İngiltere’de, artık Shepherd’s Pie’dan sıkıntı bastı, lahmacun deyince gözlerim dolacak hale geldim ben de.

tas pide 2

Bu noktada Tas Pide, hızır gibi yetişti imdadıma. Ne yalan söyleyeyim, Brüksel’deki La Sublime Porte haricinde, yurtdışında güzel Türk yemeği yediğimi hatırlamıyorum. O yüzden Tas Pide’nin kapısından içeri girerken üzerimde bir gerginlik vardı, kimbilir neyle karşılaşacağız diye. Ama açlıktan ölmek üzere olduğumuz bir noktada, karnım doysun da gerisi mühim değil derken, beklentilerimin çok üstünde bir yemekle karşılaştım.

Zaten İngilizler de fark etmişler sanırım Tas Pide’nin farkını. Cumartesi akşam saat 21.00 civarlarında tıklım tıkış insan doluydu koca restoran. Siz siz olun, gideceğiniz varsa önceden rezervasyon yaptırın. Biz yaklaşık yarım saat beklemek zorunda kaldık oturmadan önce. İlginç bir şekilde, Türk müşteri sayısı oldukça azdı, bunu iyiye mi yorsak, kötüye mi bilemiyorum.

picture-41

Neler neler yedik onları da sayalım. Bir kere önden ikram olarak Tarhana çorbası geldi hepimize, ki ben hiç sevmememe rağmen, bayıla bayıla içtim hepsini. Sonra ortaya mercimek köfte (4.25), içli köfte (4.35), ıspanak salatası (3.95) söyledik. Mercimek köfte ve içli köfte eğer orijinallerini bilmiyorsanız baya güzeldi aslında. Yani gözünüzü kapatıp, başka bir şey yediğinizi düşünürseniz çok daha iyi. Yok alışık olduğunuz içli köfte tadını arıyorsanız, biraz hayal kırıklığı yaşarsınız. Ama o kadar da olacak artık, eve döndüğünüzde babaannenize yaptırın, daha iyisini yemek istiyorsanız.

Pidelere ise laf söyletmiyorum. Çok hafif, az yağlı, çıtır çıtır, mis gibi pideydi işte. Sardalyalı, Kayısılı gibi civcivli seçenekler de var ama, biz sucuklu (7.75), kuşbaşılı (7.45) ve kıymalı (6.85) olanlara meylettik.

künefeee

Yemeğin yıldızına gelince, künefeyi (4.25) burada Altın Gurme ödülüyle taçlandırmak istiyorum. Türkiye’de bile bu kadar güzelini az yedim.

Ayrıca bizi Tas Pide’yle tanıştıran, kendisi de blogunda ayrıntılı olarak inceleyen Okan’a da teşekkürlerimi iletmeyi borç bilirim.

Adres: 20 – 22 New Globe Walk London SE1 9DR (Shakespeare’s Globe Theatre’in yan sokagi)

Tel: 020 7928 3300 – 020 7633 9777

Web: www.tasrestaurant.com

Gelik

Pazar, 19 Ekim 2008

Gelik yılların klasiğidir, et yemek istediğinizde, Beyti’den sonra gidilecek en önemli adreslerden biridir. Normalde uzak diye pek gitmiyoruz, bu hafta sonu Mamma Mia uğruna kendimizi yollara vurmuşken, dedik bir de Gelik’te yemek yiyelim. Aslında nedense, dışardan bakıldığında, pek bir derme çatma, hatta neredeyse pis izlenimi uyandırıyor Gelik bende. Ama içerisi hiç de derme çatma değil. Fabrika gibi de çalışıyorlar maşallah.

Klasiklerden başlayalım. Mantarlı pilav (6.5 YTL) Gelik’in en önemli spesiyallerinden biri. Masaya oturduğumuzda, açlıktan ölecek haldeydik. Kendimi de bildiğimden, “Aman, yemeden fotoğraf çekmeyi unutturmayın bana” dedim bizimkilere. Ama o kadar güzel gözüküyordu ki pilav, hepimiz fotoğrafı filan unutup saldırdık. Yukarıda temsili bir fotoğrafını görüyorsunuz pilavımızın. İçi, dereotlu, mantarlı, üzeri de patatesli, kaşarlı bu pilav hakikaten pirincin en güzel hallerinden biri. (İleriki günlerde tarifini yazmayı planlıyorum)

Bir diğer klasikleri de kuyu kebabı (21 YTL). Kuzucukları, içinde ateş yanan bir kuyuda saatlerce pişirerek en ağzımıza layık hale getirmeyi amaçlıyor Gelik. Ben kuyu kebabını çok severim. Ama yemeği yiyen arkadaşımız pek beğenmedi, pek de doymadı sanırım. Yanına azıcık pilav, patates filan koysalar, hem kuzunun ağır tadını dengeler, hem de daha doyurucu olurdu diye düşünüyorum.

İskender ise bir buçuk porsiyon (17 YTL) olmasına rağmen, oldukça küçüktü. Ekmekleri de az olduğundan, iskenderin alternatif bir versiyonu gibiydi daha çok. Fakat tabi etlerinin hakkını vermek lazım, döneri oldukça başarılı Gelik’in.

Porsiyon konusunda en büyük hayal kırıklığını da ben yaşadım sanırım. Sonunda karnım doydu ama gözüm doymadı. Karışık ızgara (22 YTL) isteyince, düşünüyordum ki, dağlar tepeler kadar et gelsin önüme, nasıl yiyeceğimi bilemeyeyim. 1 kaşarlı köfte, 1 normal köfte, 1 tavuk köfte, 1 yaprak döner,1 pirzola, 1 parça da tavuk ve billur vardı tabakta. Billura (Koç yumurtası) fikren karşıyım, o zaten kaldı tabakta. Patateslerle de destekleyince, ancak doydum, geri kalanıyla. Lezzetine sözüm yok tabi etlerin. Sunumlar zayıf yalnızca.

Son olarak, künefeyle (7 YTL) yemeğimize noktayı koyduk. Bol tereyağlı, bol peynirli olmasıyla takdirlerimizi topladı künefeler. Hatta yemeğin en güzel kısmıydı diyebilirim.

Yemeğin sonunda, bir daha etoburluğum tuttuğunda, Beyti’ye gitmeye karar verdim. Ama Gelik de nostaljik bir lezzet olarak, Küçük Gurme’ye yazılmayı hak etti. Bir ufak not daha… Levent’teki Gelik’e en son gittiğimde şahane bir zeytinyağlı açık büfesi vardı. Ataköy’dekinde de gözlerimiz aradı böyle bir güzelliği…

Adres: Kennedy Caddesi Ataköy Sahilyolu

Telefon: 0212 444 7 999

Delicatessen

Çarşamba, 27 Ağustos 2008

Sayıklayıp duruyordum zaten “beni Delicatessen’e götürün diye”, geçenlerde filmini tekrar izledim (hani şu Jeunet-Caro ortak yapımı, mükemmel renkleri olan, süper absürd film) iyice rüyalarıma girmeye başladı. Belki duymuşsunuzdur, Bebek Mangerie’nin sahibi Elif Yalın’ın İstinye Park Mudo’nun içinde açtığı yeni mekanın ismi Delicatessen. Nasıl olacağını hayal edemiyordum açıkçası, Mudo’nun içinde bir restoranın. Gittim, yerinde teftiş ettim.

İçeri merakla girdik, pek aramaya lüzum olmadı. Şaşırtıcı derecede iyi bir havalandırma yapmışlar, ama gene de lezzetli bir koku bizi kendine doğru çekti, şıp diye bulduk. Mudo’da satılan mobilyaların bir parçası gibi gözüken, bir büyük beyaz masa, bir kaç da küçük ahşap masa karşıladı bizi. Bir de gördüğüm en açık mutfak ve çeşit çeşit mamaların olduğu bir vitrin, ha bir de bir de, bir masa dolusu tatlı…

İncelemeye vitrinden başladık.

Soldan sağa, ıspanak kökü (8 YTL), keçi peynirli fırında sebze salatası (20 YTL), Blue Cheese’li kuskus (8 YTL), Taze zencefilli patates püresi (8 YTL), kuşkonmaz (8 YTL), ahtapot yahni, morina balığı (32 YTL), fırında patates (8 YTL), cashew’lu brokoli (8 YTL), patlıcanlı pilav (8 YTL), dana kaburga (26 YTL), fırında bonfile (26 YTL), kuzu incik yahni (27 YTL), tavuk göğüs sarma (23 YTL) ve dana pirzola (27 YTL)… Davetleriniz için paket yaptırıp, eve götürebilirsiniz ya da hemencecik orada yiyebilirsiniz. İkisinin fiyatları farklı, ben porsiyon fiyatlarını yazdım.

Vitrinde görünenlerin haricinde, kahvaltı seçenekleri (16 YTL), salatalar (20 YTL) ve açık sandviçler (20 YTL) var. Belli ki hepsinin malzemeleri ince ince seçilmiş. Tezgahın sol tarafında ravioli (20 YTL) ve lazanyalar (20 YTL) duruyor. Raviolilerde seçenekler, Adaçayı ve Levrekli, Porcini mantarlı ve tavuklu, patlıcan ve peynirli, lazanyalarda da, bolognese soslu, pazılı ve ricotta peynirli. Ayrıca peynir ya da şarküteri tabağı da yaptırabiliyorsunuz.

Hepsi birbirinden güzel gözüken, bir sürü yemek olunca, hummalı bir karar aşamasına girdik. En sonunda ben adaçayı ve levrekli ravioli alayım dedim.

Ravioli, biraz tuzsuzdu ve ilk bakışta inanılmaz küçük gözüküyordu. Ben bununla hayatta doymam demiştim ama, tabağın sonuna geldiğimde şaşırtıcı bir şekilde yeterli geldi. Yani karnım doydu ama gözüm doymadı. Tabaklarının güzelliğini de övmeden geçemeyeceğim. Elif Hanım’ın anneannesinin porselenleriymiş, çok hoşuma gittiler.

Çağla devasa bir keçi peynirli fırında sebze salatası (20 YTL) yedi.

Bizim tabaklarımızın yanında onunki küçük bir gökdelen boyutlarındaydı, çok kıskandık. Sayabildiğimiz kadarıyla, patlıcan, kabak, biber ve patatesten oluşuyordu. Yemesi çok zor oldu ve fazlasıyla portakal kabuğu aroması vardı içinde. Portakalın iç bayıcılığını saymazsanız, fena bir yemek değil. Yanında aldığı zencefil ve lemongrass’lı patates püresi çok çok daha başarılıydı bence.

En isabetli seçimi ise Yasin yaptı. Mevsim sebzeleriyle doldurulmuş tavuk sarmayı, o aman aman beğenmese de, ben masanın en lezzetli yemeği seçtim kendisini. Çaktırmadan tabakları değiştirmeyi bile düşündüm. Bluecheeseli kuskusu da oldukça başarılıydı. O da azıcık tuzsuzdu ama. Tansiyon hastaları gönül rahatlığıyla gidebilir Delicatessen’e yani.

Yemeğin sonunda bir parça hayal kırıklığım vardı, belki tatlı moralimi düzeltir diye düşünüyordum. Son derece şeker ve muhabbetli garsonumuz beni tatlı masasına götürdü.

Şirinlerden fırlamış gibi duran (İslami versiyonu değil ama) elmalı tartlardan, vişneli bezelere, şarapta pişirilmiş armutlardan, böğürtlenli crumble’lara aklınıza gelebilecek en güzel tatlı mamüller bu masada. Gözüm döndü tabi, hangisinden alacağımı şaşırdım. Şeker garsonumuz, “Bakın beyaz çikolatalı brownie var” dedi ve “Bir defa deneyin, sırf onun için bir daha gelirsiniz ” diye de fısıldadı. Eh, ben de dayanamadım.

Hafifçe fırında ısıtılıp, yanında da vanilyalı dondurmayla gelince, garsonumuza hak vermemek imkansızdı. Sırf bu brownie (8.50 YTL) için bir daha Delicatessen’e gitmeye değer. Kendisini cennetten çıkma lezzetler kategorisine aldım.

Kemerburgaz ve Sarıyer’de de şubeleri açılmış, belki Mudo’nun içinde yemekten daha keyifli olabilir bu şubeler. Bir de değişik okazyonlar için, farklı hazır sepetler satıyorlar. Teknede başbaşa, Kilyos Sepeti, Mutfaksever, Kahvesever gibi paketleri var. Tuzlu ama eğlenceli bir fikir. E tekneniz varsa, tekne sepetine 250 YTL bayılırsınız artık.

Tel: (0212) 345 62 56

Adres: Mudo City, İstinye Park

Web: www.delicatessenistanbul.com

Dokuz – Ece Aksoy

Pazartesi, 25 Ağustos 2008

Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Abra Cadabra’dan sonra bu yazın favorileri listeme bir adres daha ekledim: Dokuz Ece Aksoy. Bilen bilir (benim yaşım pek müsait değil, ama abilerim ablalarımdan çok dinledim) Arnavutköy’deki Ece Bar bir zamanların en büyük fenomenlerinden biriymiş. Sadece, dinlediğim Sezen Aksu hikayelerinin çoğunun geçtiği yer olması yüzünden bile, gözümde başka bir yeri var Ece Bar’ın. Fakat Ece Aksoy, burayı ismiyle beraber başkasına devrettiğinden, gidip havasını solumak, mezelerinden tatmak fırsatım olmamıştı. 2 gün önce, nerede yesek diye araştırma yaparken rastladım. Cumartesi akşamı, bir kaç saat öncesinden, 8 kişilik masa bulmak imkansız gibi gelmişti, ama şansımıza sokaktaki en güzel masayı kaptık. Hatta biraz şüphelendim bile ne yalan söyleyeyim, yer varsa bir problem mi var acaba diye. Bütün bu düşüncelerimi afiyetle yedim gecenin sonunda. Fakat siz siz olun işinizi böyle son ana bırakmayın, erkenden rezervasyonunuzu yaptırın.

Biz bu sefer, 8 kişilik bir heyetle gidince bir sürü yemek deneme fırsatımız oldu.

Dokuz’un esas klasiği Karışık Ot Salatası, mevsim itibariyla ellerinde olmadığından yemyeşil salatayla (10 YTL) onu kompanse ederiz diye düşündük. Sırf marul gibi durduğuna bakmayın, içinde tere, nane, roka, fesleğen, maydanoz gibi yeşilliklerden oluşan bir karışım var, ama küçük diyince, bu kadar küçük geleceğini düşünmemiştik.

Vatan hasretiyle yanıp tutuşan İzmir’lilerimiz, isminin cazibesine kapıldı, Ege Lokumu’yla devam ettik. Ege Lokumu (18 YTL), bol bol, çok bol sarmısaklı, kıymalı cevizli yufka esasen. Bana göre fazla sarmısaklıydı, ben yalnızca tadına baktım, ama sarmısak sevenler, ayıla bayıla yediler.

Onno patates (10 YTL), Onno Tunç’a adanacak kadar güzel, hatta bence masaya gelenlerin en güzeliydi. İncecik, cips gibi kesilmiş patatesler, çok ince bir sarmısak aroması ve taze kekikle geliyor. Neyse ki, hemen yanımda oturan Ayşe Nur ısmarlamıştı da, bütün yemek boyunca otlanıp durdum. İnce bir vicdan azabım da var, kızcağızı aç bıraktım diye, ama hakkaten dayanılmazdı.

Sahanda kuzu (22 YTL) benim tercihimdi. Çok güzel pişmişti, tam kıvamında yağlıydı, ne olduğunu tam çözemediğim hoş bir ot aroması da vardı. Tek eksiği, insan o kadar etin yanında, ağzının tadını değiştirecek bir garnitür arıyor. Azıcık patates ya da pilavla gelse çok memnun olurdum.

Izgara kırmızı biber püreli sosuyla gelen, pembe soslu bonfile (25 YTL), çok güzel gözüküyordu. Can Berk ve Fuat, etlerin bir parça daha az pişmiş olmasını tercih edeceklerini söylediler, ama bence çiğ et yemeye devam edersek, hepimiz kurtlanıcaz. Sosyetik kasabımız Dükkan bana kızarsa kızsın ama, ben etlerden kan akmayan eski güzel günleri özlüyorum. Ayrıca tırtıkladığım kadarıyla, etin yanındaki soğanlı patates püresi harikaydı.

Sokak köftesi (13 YTL) yine menünün klasiklerinden… Bildiğiniz maç çıkışı tükrük köftesi tadında, yanında yağına bandırılmış ekmek ve arpacık soğanlarıyla geliyor.

Bir de dağdaki kümeslerden gelen tavuk kanatları (10 YTL) vardı ki, onların çok pişmiş olduğuna ben de katılıyorum.

Bu kadar yemeğin üstüne hala aklımda kalan yemekler olmadı mı, oldu… Mesela 10 defa alsak mı almasak mı dedik, en sonunda almadık ama, bir daha rakımı açıcam, yanına da zeytinyağlı tabağı (18 YTL) alacağım. Mevsimi gelince kesin ot salatası (10 YTL) yiyeceğim. Sarmısaklı köfteden (13 YTL) en azından tadacağım.

Tatlılara gelince, en büyük kararsızlık orada yaşandı. “Doğrusu şık kadındır, Şık Latife…” diyip, krema, meyve püresi, kakao, brendy ve pandispanya karışımından oluşan Şık Latife (12 YTL) yedim. Beklediğim kadar özel bir lezzetle karşılaşamadım. Ama sıcak çikolata soslu Adisababa (12 YTL), gelincik reçelli sakızlı muhallebi (10 YTL) ve kuşburnu soslu meyveli irmik (10 YTL) çok feci içimde kaldı. Bir daha gidildiğinde yenecekler listesinde yer almaya hak kazandılar.

Dokuz’un şu an itibariyla tek kusuru, daracık bir sokakta yer alması. Sokağa masa atmaları pek güzel, ama dana gibi cipleriyle, hatta ve hatta kamyonları, tanklarıyla o sokaktan geçmek için debelenen güzide şöförlerimiz oldukça, sokakta oturmak, Jungle Safari yapmakla eşdeğer. Yol kenarında oturan arkadaşlarımız, her saniye sandalyelerinden yuvarlanma tehlikesiyle burun buruna yediler yemeklerini. Dokuz ve arkadaşları, sokaktan araba geçmemesi için imza toplamışlar, ama henüz etkili olmamış.

Bu kusuru rahatlıkla göz ardı etmenize yarayacak en güzel tarafı ise, iki yandan örgülü saçlarıyla Ece Aksoy’un sürekli orada olması, masa masa gezip, herkesle sohbet etmesi (hatta bir ara hemen karşıdaki La Brise’in müşterilerini çalacaktı) ve çalışanların had safhada iş bilir ve profesyonel olmasıydı.

Bu arada, başta yapmam gerekeni, sona bıraktım ama, Dokuz’un yerini de tarif edeyim. Tepebaşı The Marmara’nın yanındaki sokak, ismi gibi dokuz numara. Karadeniz Pidecisi ve La Brise’in tam karşısı…

Yesek.com da yazmış burayı.

Adres: Asmalımescit Oteller Sokak no:9-B Tepebaşı / Beyoğlu / İstanbul

Tel: 0212 245 76 28-41

Web: http://www.dokuzeceaksoy.com

Zencefil

Pazartesi, 25 Ağustos 2008

İstanbul’un ilk vejetaryen lokantası, Zencefil, benim gibi hiç vejetaryen olmayanları bile (et yemeden doymayanlar familyası) yoldan çevirebilecek bir Beyoğlu klasiği oldu artık. Hatırlıyorum, ilk gidişimde daha ilkokuldaydım, masaya getirdikleri, ev yapımı mısır ekmeklerinden, otlu tereyağlarından, sızma zeytinyağlarından, dibek kahvelerinden ve tabi ki hesapla beraber küçük sepetlerde gelen şeker kaplı anasonlardan çok etkilenmiştim. Şimdi bir çok mekan kendi ekmeğini kendi yapıyor, sızma zeytinyağı her köşede satılıyor. O zaman yoktu demek ki, hepimiz şaşkınlıkla yumulmuştuk mamalara. Giderken anason tadından hoşlanmamama rağmen, montumun ceplerine doldurduğum tohumlar ve karanfiller, aylarca benimle dolaştı. Şekerleri ağzımda eritip, anasonları atıyordum ama neyse.

Bugün hala, Zencefil’e gidip, aynı yemekleri, aynı keyifle yiyebiliyorum. Ne mekanın huzurlu havası, ne yemeklerin lezzeti değişmedi. Üstelik uzun zamandır, gölgeli, sakin bir bahçeleri de var ki, biliyorsunuz ki, feci şekilde açık hava insanıyım, çok hoşuma gidiyor.

Zencefil, İstanbul’un en otçul sokağı, Kurabiye Sokak’ta… İstiklal Caddesi’nde Aksanat ve İst Cafe’nin sokağına girip, sağa saptığınızda, başka bir vejetaryen lokantası olan Deep’in yanında… Hiç değişmeyen sade bir menüleri ve her gün değişen yemeklerin yazılı olduğu bir kara tahtaları var. Yemekleri genelde büyük veya küçük porsiyonlarla alabiliyorsunuz, tercih size bırakılmış.

Benim favorim yıllardır değişmedi Zencefil’de: Pazılı Kiş (10.50 YTL) ve Karışık Salata (9.50 YTL). Zencefil’e gittiyseniz ortaya bir karışık salata söylemeden, masadan kalkmayın derim. İçinde kuru börülcelerden, kabaklara, mantardan, pancara, çeşit çeşit sebze var, hakikaten harika. Bunun dışında, kendi fanatiklerini yaratmış başka yemekleri de var. Özellikle sebzeli lazanya (11.50 YTL) ve mantarlı patates (10.50 YTL) çok tutuluyor. Makarnalarını ben biraz kuru buluyorum. Gene de illa makarna derseniz Pesto soslu spagetti (9.50 YTL) tavsiye edebilirim. Tatlılar da (8 YTL) ise seçenekleriniz cheese cake, çikolatalı pay, elmalı tart…

Servis genelde genç ve cici insanlara emanet, herkesin üstünde vejetaryenlere özgü bir sakinlik var zaten, kimsenin servisle bir problemi olabileceğini düşünmüyorum. Ama özel bir ilgi alaka da yok tabi. Her şey tam kararında. Zencefil’in sakinliği müşterilere de yansımış, kimseden çıt çıkmıyor içeride.

Eğer sakin sakin, yemeğinizi yiyip, kitabınızı okuyabileceğiniz bir yer arıyorsanız, Zencefil tam size göre.

Adres: Kurabiye Sok. No: 6-8 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212 243 82 34

Tekrar Abra Cadabra!

Pazar, 17 Ağustos 2008

Bu yaz, şahsi favorim kesinlikle Arnavutköy Abra Cadabra’ydı. Hatırlarsanız yaz başında keşfetmiş, ballandıra ballandıra da anlatmıştım. O zamandan beri, 4-5 defa daha gittim, neredeyse bütün menüyü denedim, günün farklı saatlerinde neler oluyor, hangi katın servis elemanları şeker, hangisi sinir hepsini teftiş ettim.

Bu yazıyı yazmamın ise iki nedeni var. Birincisi, menüde çok beğendiğim başka lezzetler oldu, onları sizinle paylaşmak istedim. İkincisi ise, teras katına bakan servis elemanı gerçekten çok antipatik, giderseniz alt kata oturun, yemeğiniz rezil olmasın diyerek, adamcağızı afişe etmeden duramadım. Adamcağız diyorum da, biraz yumuşatmak için… Yoksa hakkındaki şok gerçekleri Türk halkıyla paylaştığımda, işinden mişinden olur, durduk yere vicdan azabı çekerim. Çok uzatmayayım, terasın manzarası güzel, püfür püfür de esiyor, fakat bu amcanın her sorunuza küçümseyen bakışlarla verdiği cevapları, top patlatsan bakmayacak derecede ilgisizliği ve ve ve en güzeli geliyor, siparişimizi yanlış getirmesine rağmen, neredeyse rica minnet değiştirmesi takdire şayan oldu. Yanlış anlaşılmasın, rica minnet eden taraf bizdik, yoksa ısmarlamadığımız şeyleri zorla içiriyordu bize… Sanki yanlış yapan taraf bizmişiz gibi “Aaa yanlış mı olmuş, olur o kadar artık, napalım…” demesine (hoşgörü timsali), değiştirmesini rica ettiğimizde de surat asmasına gülsek mi ağlasak mı bilemedik… Oysa bakınız, alt katın garsonları ne kadar semmpatik, siz beni dinleyin, alt katlarda takılın…

Şimdi de yemeklere dönelim. Bir defa öğrendim ki, günün yemeklerine ilgi, sevgi ve şefkatle yanaşmak, onları koruyup, kollamak lazım. Nadide lezzetler keşfedebiliyorsunuz bu kısımda… Menünün sabit lezzetlerden ise, karidesli mantı (17 YTL) tuzlu ama çok lezzetli, yanında bol bol içecek almanızı tavsiye ederim. En son gittiğimde “Gerçek Köy Tavuğu” (20 YTL) yedim. “Hangi köy bu? Beni o köyün yağmurlarında yıkasınlar…” diyecektim. Tavuk mu desem, ördek mi, kuzu mu, farklı bir lezzet… Tavuğumuz üzerinde hardallı ve ballı olduğunu tahmin ettiğim şahane sosu, gerçek köy tavuğunun içinde haşlandığı sudan, gerçek tavuk suyu çorba ve karpuz frozen görünümünde pespembe, pancarlı patates püresiyle paket program olarak geliyor. Çorba çok çok ağırdı, pek beğenemedim ama, tavuk mükemmel, püre ise sırf rengi için bile takdir edilesi (Girly Püre). Ördeği (22 YTL) zaten geçen sefer yazmıştım. Kuşburnu sosuyla pek uyumlu, tam kıvamında pişmişti. Köpek balığı yahni (18 YTL), daha doğrusu Jaws Yahnisi (rın rın rın rın..) diyetteyseniz tavsiye edebileceğim bir yemek, yağsız, çok hafif, ama haliyle içinde kilo yapan bir şey olmayınca, o kadar da lezzetli değil. Denemek istediğim son bir şey kaldı, o da “Zeytinyağında yavaş pişmiş kuzu kafes” (25 YTL)… Bikini sezonu kapanır kapanmaz Abra Cadabra’nın kapısındayım kuzu kafes için…

Başlangıçlardan da ekşili kabak çiçeği dolması (7 YTL) bol şekerli, bol ekşili, bütün başlangıçlar gibi miniminnacık, ama çok güzel. Deniz börülcesi (8 YTL), daha önce hiç yemediğiniz tarzda, asyalı sosu ve soya fasülyeleriyle beraber geliyor. Başlangıçların en güzeli ise, Rumeli Kavağı midyeli pilav (7 YTL)… Her gün güzel olmuyor, ama iyi olmadığı günler sizi uyarıyorlar zaten, korkmaya gerek yok. Bir de, Demirhindi şerbeti için, pişman olmayacaksınız…

Sonuçta ben Abra Cadabra’yı öpmek istiyorum, üst kattaki amca hariç…

Abra Cadabra’yla ilgili ilk yazım için tıklayın.

Adres : Arnavutköy Cad. No: 50/1 (Arnavutköy İskelesi karşısı)
Tel : 0212 – 263 76 19
Websitesi : www.abracadabra-ist.com

Çiya

Pazar, 10 Ağustos 2008

Uzun zamandır yazmak istediğim yerlerin başında Çiya geliyor. Geçen gün, madem yazacağım, bari gidip bir yemek yiyeyim, sizlere Çiya’dan son gelişmeleri aktarayım dedim. Blog bahane, Çiya her zaman şahane. Çiya’yı hala duymamış şanssız azınlık için, kısa bir açıklama yapmam gerekirse, Kadıköy Balıkçılar Çarşısı’nı işgal etmiş, iyi de yapmış bu lokanta (hatta ufak çapta lokantalar zinciri de diyebiliriz), adını dağların tepelerinde yetişen sevda çiçeklerinden alıyor. Yemeklerine de bu sevda çiçeklerinden bir tutam atıyorlar herhalde ki, bir defa gittikten sonra rüyalarınıza giriyor. Aynı sokak içinde üç şubeleri var, iki tanesi kebapçı, bir tanesi Antep yemekleri yapıyor. Çiya Sofrası diye geçen ve Antep yemekleri yapan şubesi her seferinde aklımı çeldiği için kaç senedir, bir defa bile kebapçı kısmına uğrayamadım. Ama kebaplarının da methini çok duydum. Deneyip yorumlarınızı yazmak isterseniz çok sevinirim.

Çiya Sofrası ise gerçekten çok özel bir yer. Girdiğiniz anda, hemen sağınızda küçük bir salata büfeleri var. Küçük olduğuna bakmayın, hepsinin lezzeti ayrı güzel. Benim favorim, ekşili küçük bulgur köfteleri… Sırf onlardan yemek için bile, Çiya’ya gidebilirsiniz. Onun dışında kekik salataları ve inanılmaz kuru patlıcan dolmaları da var salata büfesinde. Salata tabağınızı tarttırıp, hemen sol tarafa doğru yöneliyorsunuz. Orada da çeşit çeşit sıcak yemeklerle karşılaşıyorsunuz. Aşçıbaşına yemeklerin ne olduğunu sormaktan çekinmeyin, hepsini teker teker açıklamaya o kadar alışmışlar ki… Ekşili kebap, benim için, bütün zamanların favorisi. Fakat bu sefer gittiğimde Analı Kızlı denedim, o da zaten, ekşili köfteye çok benziyor, köftelerin boyutları değişik yalnızca. Yuvarlamaları mutlaka denenmeli. Bir çok yemeklerinde olduğu gibi, hafif ekşimsi tat, çok yakışıyor, bu yoğurt, bulgur köftesi ve kuzu etinden oluşan çorbaya. Bulgur pilavı her zaman çok sevdiğim bir şey olmuştur. Çiya’nın bulgur pilavında ise bir ayrı lezzet olduğunu söyleyebilirim, sanırım kullandıkları yağdan dolayı. Bunlar orada sürekli bulabileceğiniz yemekler, ama mevsime, hatta güne göre değişen, pek çok orijinal yemekle de karşılaşabilirsiniz. Vişneli kebap, Cacıklı Arap Köftesi, Enginar Dolması bunlardan bazıları…

İçeceklere gelince, mayhoş-tatlı tadları, rengarenk görüntüleriyle, şerbet içmek çok keyifli. Demirhindi, Sumak, Karadut arasında karar vermek zor. Karadut biraz fazla tatlı, ben genelde daha ekşi olan sumak şerbetini tercih ediyorum. Yemek üstüne ise kekikten yapılan zahter çayı, ilk yudumdan itibaren, midenizi kuş gibi hafifletecek.

Çiya’da çalışanlar son derece sempatik, güleryüzlü, bir çoğu da oldukça gençler. Hiçbir sorunuza cevap vermekten kaçınmıyorlar. Fakat servis pek hızlı değil, özellikle kalabalık saatlerde yemeklerinizi azıcık beklemeyi göze almanız gerekebiliyor. Çok açsanız, salata tabağını kalabalık tutmak iyi bir fikir. Fiyatlara gelince, çok ekonomik olduğunu söyleyemeyeceğim. Genelde kişi başı 25 YTL gibi bir hesap geliyor.

Son olarak tatlılardan bahsetmezsek olmaz. Cennet Çamuru mu desem, domates, patlıcan tatlılarını mı önersem, yoksa şöbiyetten şaşmasam mı bilemiyorum. Geçen gittiğimde, Cennet Çamuru aklımı çeldi, onu anlatayım bari. Bu tatlı kadayıf hamuru,sahan kaymağı,tarçın,şekerle yapılıyor. Hem görüntüsü, hem lezzeti harika. Hem de içinizi bayacak kadar tatlı değil. Domates, patlıcan tatlıları ise, isimlerinden beklediğinizden çok daha iyi çıkacak, emin olabilirsiniz.

Çok güzel bir de internet siteleri var. http://www.ciya.com.tr adresinden, yemekleriyle ilgili daha detyalı bilgilere, daha güzeli, wallpaper yapmak isteyebileceğiniz kadar güzel yemek fotoğraflarına ulaşabilirsiniz.

Adres: Caferağa Mah. Güneşlibahçe Sk. No:43 Kadıköy – İstanbul Tel: (216) 330 31 90

Küçük Gurme


Abra Cadabra

Cumartesi, 28 Haziran 2008


Küçük Gurme uzun bir aradan sonra bloguna geri döndü. Bu süre içinde yemekten içmekten, armudun sapı, üzümün çöpü diye ukalalık yaparak yemeklerle ilgili arkadaşlarımın başını şişirmekten vazgeçmedim. Fakat bir türlü bana gerekli ilhamı verip, bilgisayarın başına oturtacak o büyülü mekanı bulamadım. Ta ki dün akşam Arnavutköy’de Abra Cadabra’yla tanışana kadar. O kadar güzel bir yer ki, herkes duysun, herkes bilsin istedim, sarıldım klavyeme…

Zaman zaman Arnavutköy İskelesi’nin karşısındaki bordo binanın önünden geçiyorsunuzdur. Bir kaç ay önceye kadar “Garga” isimli cafeye ev sahipliği yapan bu bina, 2 aydır Dilara Erbay’ın sihirli ellerinde “Abra Cadabra” olmuş. Dilara Erbay’ı belki Cezayir’den, belki Fransız Sokağı’ndaki Dilara’s Abra Cadabra’dan tanıyorsunuzdur. Ben daha önce yemeklerinin methini duymuş olmakla beraber, Fransız Sokağı’nın sürreel-postmodern Moulin Rouge havası gözümü korkuttuğundan gidip de denemeye niyetlenmemiştim. Hata etmişim.

Dün akşam saat 19.30 sularında, kurt gibi aç vaziyette kapılarına dayandığımızda, uzaktan püfür püfür estiği belli olan, güzel teraslarında bir masa vardı hayallerimizde. Ne yazık ki yer yoktu ama şöyle bir turladık Abra Cadabra’nın dört katını da. İlk kat, beyaz tahta masaları, minderli tahta koltuklarıyla Bodrum atmosferini yakalamış, tabi vahşi kükremelerle yanından geçip, sizi bir toz bulutunun içine hapseden belediye otobüslerini görmezden gelirseniz… İkinci kat, favorim, açık mutfakta Dilara Erbay’ı iş başında izleyebiliyorsunuz, hatta kendinize güveniyorsanız girip siz de yemek yapabilirsiniz, kelimenin tam anlamıyla “açık mutfak” yani. Bu kat haliyle dumansız hava sahası olmuş. Üçüncü kat, biraz daha ağır – oturaklı, dördüncü katta ise harika manzaralı terasları var. Yazları klostrofobikleşen insanlar olarak, terasta yer bulamayınca, araba gürültülerine rağmen, ilk kata kurulmayı tercih ettik.

Abra Cadabra’yı en güzel kendi mottoları tanımlıyor herhalde: “en taze, yerel, hormonsuz, katkısız, deneysel, sağlıklı, mevsimsel, yeni tatlar”. İnanılmaz lezzetli dememelerini alçakgönüllülüklerine verin, ben gönül rahatlığıyla bu sıfatı da eklerim tanımlarına. Menülerine şöyle bir göz atmanız ya da herhangi bir yemeklerinden bir çatal almanız, bu yemeklerin arkasındaki birikimi farketmenize yetiyor. Duyduğum kadarıyla Dilara Hanım ve eşi, 80 civarında ülkeyi ve Türkiye’nin çeşitli köy ve kasabalarını gezerek farklı lezzetleri keşfetmeye meraklılarmış (Dear Universe, Küçük Gurme’ye de böyle bir eş lütfen, amin amin!). Ayrıca bütün malzemelerini Türkiye’nin değişik köşelerinden özel olarak seçip getiriyorlarmış.

Menülerini yakın takibe alırsak, ilk incelediğimiz kısım Küçük Tabaklar kısmıydı. Yoğun kararsızlığımızın ardından, ortaya Asyalı Sosu eşliğinde Deniz Börülcesi, Abuganuş, Tatlı-ekşi soslu Aterina (Gümüş Balığı) tava ve Pastırmalı pestilli, kuşburnu soslu bir böreği söyledik. Rumeli Kavağı midyeli pilav, tahinli fava ve ekşili kabak çiçeği dolması da fena halde aklımızda kaldı. Masaya gelenlerden özellikle Gümüş Balıkları pek sempatikti, yemeye kıyamadık nerdeyse. Deniz börülcesi de sosu sayesinde bambaşka bir tad kazanmıştı. Aklınızda bulunsun küçük tabaklar hakikaten küçükler, fiyatları da 6-10 YTL arasında değişiyor. Bu arada beraber gelen küçük ekmekler de inanılmaz.

Salatalar, tostlar ve wrapler öğlen saatlerinde yapılıyormuş (7-15 YTL). Açıkçası pek ayrıntılı incelemeden, ana yemeklere kaydı gözümüz. İstisnasız hepsi merak uyandırıcıydı. Mantarlı bonfileli büyük ev makarnası (18 YTL), löp somonlu taze açılmış uzun erişte (16 YTL) ve kuşburnu soslu ördek (22 YTL) yedik. Favorim ördekti. Bir kere son zamanlarda pek çok menüde ördek göğüs görüyordum ama, asıl lezzetli kısmı butu ilk defa Abra Cadabra’da yeme fırsatı buldum. Sosunun miktarı ve kıvamıyla, pişirme süresiyle, sunuşuyla kusursuz bir yemekti. Bir daha gittiğimde Köpek Balığı yahni (18 YTL) ve kırmızı şarap soslu ahtapot (19 YTL) deneyeceğim onu da şimdiden aklıma koydum. Günlük yemeklerini de sormayı ihmal etmeyin derim, o bölümden de çok orijinal lezzetler çıkabilir gibi duruyor.

Tatlılara gelince, daha gitmeden iran güllü, inek sütlü, su muhallebilerinin (7 YTL) methini duymuştum, yemek bitene kadar zor sabrettim denemek için, güllü sosu pek mayhoştu, güzeldi ama, gene de daha lezzetlisini tattığımı söyleyebilirim (Çeşme Dalyan, Körfez Restoran). Uykusuz her gece adlı tatlıları, cheese cake souffle, keçi boynuzlu semi-fredo, unsuz çikolatalı tatlı teker teker denenecekler listesinde yerlerini aldılar.

İçki menüleri oldukça geniş, şaraplar ağızda bıraktıkları tatlara göre sınıflandırılmış. Demirhindi gibi şerbetleri ve karışık meyveli buzlu çayları var. Guavalı buzlu çaylarının insanın başını ağrıtacak kadar yoğun bir aroması var, ısmarlarken dikkat etmenizi tavsiye ederim. Her ne kadar, büyük incelikle, yüz ifademizden içeceklerimizi çok ağır bulduğumuzu anlayıp, sulandırarak daha içilebilir hale getirseler de limonata daha güvenli bir seçim olabilir.

Son olarak servis son derece güleryüzlü, hızlı ve profesyonel olunca, Abra Cadabra benden tam puan almayı başardı. Hepinize gönül rahatlığıyla denemenizi tavsiye ederim sevgili Küçük Gurme severler…

Adres : Arnavutköy Cad. No: 50/1 (Arnavutköy İskelesi karşısı)
Tel : 0212 – 263 76 19
Websitesi : www.abracadabra-ist.com (Çok sempatik bir websitesi)