‘Organik’ Kategorisi için Arşiv

Sosa Ciyaaak!

Çarşamba, 04 Mart 2009

Sosa

Şimdi ben Sosa’yı liseden beri çok severim. ÖSS zamanı, hızla şişerken, “Acaba rejim mi yapsam, ne güzel hep Sosa’dan yerim.” dediğim nadir zamanlarda hayat kurtarıcı bir önem arzederdi benim için. Hakikaten de, en güzel, en şık yerlerde bile, Sosa’nınki gibi güzel salatalara rastlamak zor hala. Karışık meyve-sebze kokteylleri de sağlıklı yaşamcıları olduğu kadar, küçük gurmeleri de cezbediyor. 

Ve fakaat, geçen ay Sosa Kanyon kendilerine karşı olanca sempatimize rağmen, bizi çileden çıkardı. Şimdi durum şöyle: Bizim acelemiz var 1 saat sonra sinemaya gideceğiz, ama çok da açız. Uzun uzadıya yemek yemeye vaktimiz yok diye, Sosa’da bir salata yer, hemen sinemaya koşarız dedik, ki aslında 1 saat yemek yemek için çok da sıkışık bir zaman dilimi değil. Güzel güzel oturduk. Sayıyorum: Menünün gelmesi 10 dk, meyve sularından yalnızca 1′inin gelmesi 15 dk, yine salatalardan yalnızca 1′inin gelmesi 20 dk. sürdü. Yani 45 dakikada siparişimizin ancak yarısını alabildik. Birimiz yer, birimiz bakarken, fark ettik ki, son 15 dk’da ancak hesabı alabileceğiz. Dedik siparişin yarısını iptal edelim. Derdimizi anlatacak bir garsonla göz göze gelebilmemiz de 10 dk’mızı aldı. Kaldı size 5 dk. Bu arada ben salatanın yarısını bırakıp, sinemaya bilet almaya koştum. Can Berk’çiğim ise gariban gibi, hem aç kaldı, hem sinemaya geç kaldı. 

Üstelik bütün bunlar yalnız bizim masada değil, etrafımızdaki bütün masalarda yaşandı. Yani mutfakta kuzu çevirme yapmıyorlar. Hepsi hazır olan malzemeleri karıştırıp, önümüze 2 parça yeşillik koyacaklar epi topu. Üstelik kalabalık değil, üstelik tonla da gencecik garson var. E, o zaman ayıp oluyor biraz Sosa’cığım, bizi bu kadar bekletmek.

Yeniköy Emek Cafe

Salı, 02 Eylül 2008

Bonjour sevgili Küçük Gurmeseverler,

Bir kaç gündür, geçici ve kısa bir göç hareketi yüzünden bloguma ilgi gösteremedim, pek dertliydim. Daha önce de bir-iki yazının içinde çıtlatmıştım, 20 günlüğüne İstanbul restoranlarından ve kendi mutfağımdan uzağım. Ama yolu Brüksel’e düşecek olanlar için, kısa kısa Brüksel lezzetlerinden bahsedebilirim diye düşündüm. Tabi, öncelikle İstanbul’u terk etmeden önce uğradığım bir kaç yeri yazayım. Hem ben de gurbet ellerde, vatanımı yad ederim. (bkz. 2 günde gurbetçi olmak)

Yılların klasiği, Emek Kahvesi, yeni ve modern ismiyle Emek Cafe, herhalde uzun süreliğine İstanbul’dan uzak olsam en çok özleyeceğim yerlerin başında geliyor. Bilmeyenler için, Yeniköy’de, iskelenin biraz ilerisinde, sağda, tam deniz kenarında ve asmaların altında konuşlanmış. Aynı sokağın başında bir Emek Cafe daha var, ilk gidenleri “Hah, işte burası” diye keklemek adetimdir. Çünkü burası onların hayalindekinden bambaşka, okey oynanan bir erkek kahvesi. Ama o sokağa girip, mis gibi deniz kokusunu takip ederseniz, asıl Emek Cafe’ye ulaşırsınız.

Sabah ve öğle saatlerinde, hele haftasonları, ilaç için bir tane yer bulunmayan bu kahve, herhalde popülaritesini hiç kaybetmeyecek. İstanbul’da son günümde kahvaltı etmeye gittiğimizde bunu düşündüm. Gerçi, yıllar önce omlet yapmayı bıraktıklarında, ben de eskisi kadar sık gitmeyi bıraktım. Sahanda yumurta ya da menemen favori yumurta yemeklerim sayılmaz çünkü. Ve ellerinde yumurta olmasına rağmen, neden ısrarla omlet yapmadıklarını da anlayamıyorum. İki çırpacaklar yani, ne var bunda bu kadar büyütecek. Gene de eski günlerin hatırına, biraz manzara izlemek, martılara, şımarık serçelere çıtır çıtır ekmek atmak, Beykoz’a gidip gelen motorların sesini dinlemek için gitmek keyifli. Ha bir de, mis gibi kokan adaçayları için..

30-40 sene öncesinin Hayat Dergileri’nden sayfalarla hazırladıkları menüden, sosisli yumurta ve sucuklu menemen seçtik. Bir yandan da 40 sene önce, “sosyetenin ünlü simaları” ne çılgınlıklar yapıyorlarmış, onu okuduk.

Yanında da mis gibi çay ve söğüş domates-salatalık aldık. Çok doyduk ama Gül Böreği’nde de aklımız kaldı.

Her zamanki gibi, Macerayı Seven Adam’dan sonra en çok saçı olan ikinci Türk erkeği (Emek Kafe’nin komikli (!) garsonlarından) nerededir diye düşündük. Bol bol muhabbet ettik… İçerideki fotoğraflara, resimlere göz attık. Denize nazır hoş bir kahvaltıydı.

2 menemen, 1 yumurta, domates-salatalık, 2 çay: 25 YTL’ye maloldu.

Adres: Daire Sok. No:17/1 Yeniköy

Tel: 0212 223 77 28

Zencefil

Pazartesi, 25 Ağustos 2008

İstanbul’un ilk vejetaryen lokantası, Zencefil, benim gibi hiç vejetaryen olmayanları bile (et yemeden doymayanlar familyası) yoldan çevirebilecek bir Beyoğlu klasiği oldu artık. Hatırlıyorum, ilk gidişimde daha ilkokuldaydım, masaya getirdikleri, ev yapımı mısır ekmeklerinden, otlu tereyağlarından, sızma zeytinyağlarından, dibek kahvelerinden ve tabi ki hesapla beraber küçük sepetlerde gelen şeker kaplı anasonlardan çok etkilenmiştim. Şimdi bir çok mekan kendi ekmeğini kendi yapıyor, sızma zeytinyağı her köşede satılıyor. O zaman yoktu demek ki, hepimiz şaşkınlıkla yumulmuştuk mamalara. Giderken anason tadından hoşlanmamama rağmen, montumun ceplerine doldurduğum tohumlar ve karanfiller, aylarca benimle dolaştı. Şekerleri ağzımda eritip, anasonları atıyordum ama neyse.

Bugün hala, Zencefil’e gidip, aynı yemekleri, aynı keyifle yiyebiliyorum. Ne mekanın huzurlu havası, ne yemeklerin lezzeti değişmedi. Üstelik uzun zamandır, gölgeli, sakin bir bahçeleri de var ki, biliyorsunuz ki, feci şekilde açık hava insanıyım, çok hoşuma gidiyor.

Zencefil, İstanbul’un en otçul sokağı, Kurabiye Sokak’ta… İstiklal Caddesi’nde Aksanat ve İst Cafe’nin sokağına girip, sağa saptığınızda, başka bir vejetaryen lokantası olan Deep’in yanında… Hiç değişmeyen sade bir menüleri ve her gün değişen yemeklerin yazılı olduğu bir kara tahtaları var. Yemekleri genelde büyük veya küçük porsiyonlarla alabiliyorsunuz, tercih size bırakılmış.

Benim favorim yıllardır değişmedi Zencefil’de: Pazılı Kiş (10.50 YTL) ve Karışık Salata (9.50 YTL). Zencefil’e gittiyseniz ortaya bir karışık salata söylemeden, masadan kalkmayın derim. İçinde kuru börülcelerden, kabaklara, mantardan, pancara, çeşit çeşit sebze var, hakikaten harika. Bunun dışında, kendi fanatiklerini yaratmış başka yemekleri de var. Özellikle sebzeli lazanya (11.50 YTL) ve mantarlı patates (10.50 YTL) çok tutuluyor. Makarnalarını ben biraz kuru buluyorum. Gene de illa makarna derseniz Pesto soslu spagetti (9.50 YTL) tavsiye edebilirim. Tatlılar da (8 YTL) ise seçenekleriniz cheese cake, çikolatalı pay, elmalı tart…

Servis genelde genç ve cici insanlara emanet, herkesin üstünde vejetaryenlere özgü bir sakinlik var zaten, kimsenin servisle bir problemi olabileceğini düşünmüyorum. Ama özel bir ilgi alaka da yok tabi. Her şey tam kararında. Zencefil’in sakinliği müşterilere de yansımış, kimseden çıt çıkmıyor içeride.

Eğer sakin sakin, yemeğinizi yiyip, kitabınızı okuyabileceğiniz bir yer arıyorsanız, Zencefil tam size göre.

Adres: Kurabiye Sok. No: 6-8 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212 243 82 34

Tekrar Abra Cadabra!

Pazar, 17 Ağustos 2008

Bu yaz, şahsi favorim kesinlikle Arnavutköy Abra Cadabra’ydı. Hatırlarsanız yaz başında keşfetmiş, ballandıra ballandıra da anlatmıştım. O zamandan beri, 4-5 defa daha gittim, neredeyse bütün menüyü denedim, günün farklı saatlerinde neler oluyor, hangi katın servis elemanları şeker, hangisi sinir hepsini teftiş ettim.

Bu yazıyı yazmamın ise iki nedeni var. Birincisi, menüde çok beğendiğim başka lezzetler oldu, onları sizinle paylaşmak istedim. İkincisi ise, teras katına bakan servis elemanı gerçekten çok antipatik, giderseniz alt kata oturun, yemeğiniz rezil olmasın diyerek, adamcağızı afişe etmeden duramadım. Adamcağız diyorum da, biraz yumuşatmak için… Yoksa hakkındaki şok gerçekleri Türk halkıyla paylaştığımda, işinden mişinden olur, durduk yere vicdan azabı çekerim. Çok uzatmayayım, terasın manzarası güzel, püfür püfür de esiyor, fakat bu amcanın her sorunuza küçümseyen bakışlarla verdiği cevapları, top patlatsan bakmayacak derecede ilgisizliği ve ve ve en güzeli geliyor, siparişimizi yanlış getirmesine rağmen, neredeyse rica minnet değiştirmesi takdire şayan oldu. Yanlış anlaşılmasın, rica minnet eden taraf bizdik, yoksa ısmarlamadığımız şeyleri zorla içiriyordu bize… Sanki yanlış yapan taraf bizmişiz gibi “Aaa yanlış mı olmuş, olur o kadar artık, napalım…” demesine (hoşgörü timsali), değiştirmesini rica ettiğimizde de surat asmasına gülsek mi ağlasak mı bilemedik… Oysa bakınız, alt katın garsonları ne kadar semmpatik, siz beni dinleyin, alt katlarda takılın…

Şimdi de yemeklere dönelim. Bir defa öğrendim ki, günün yemeklerine ilgi, sevgi ve şefkatle yanaşmak, onları koruyup, kollamak lazım. Nadide lezzetler keşfedebiliyorsunuz bu kısımda… Menünün sabit lezzetlerden ise, karidesli mantı (17 YTL) tuzlu ama çok lezzetli, yanında bol bol içecek almanızı tavsiye ederim. En son gittiğimde “Gerçek Köy Tavuğu” (20 YTL) yedim. “Hangi köy bu? Beni o köyün yağmurlarında yıkasınlar…” diyecektim. Tavuk mu desem, ördek mi, kuzu mu, farklı bir lezzet… Tavuğumuz üzerinde hardallı ve ballı olduğunu tahmin ettiğim şahane sosu, gerçek köy tavuğunun içinde haşlandığı sudan, gerçek tavuk suyu çorba ve karpuz frozen görünümünde pespembe, pancarlı patates püresiyle paket program olarak geliyor. Çorba çok çok ağırdı, pek beğenemedim ama, tavuk mükemmel, püre ise sırf rengi için bile takdir edilesi (Girly Püre). Ördeği (22 YTL) zaten geçen sefer yazmıştım. Kuşburnu sosuyla pek uyumlu, tam kıvamında pişmişti. Köpek balığı yahni (18 YTL), daha doğrusu Jaws Yahnisi (rın rın rın rın..) diyetteyseniz tavsiye edebileceğim bir yemek, yağsız, çok hafif, ama haliyle içinde kilo yapan bir şey olmayınca, o kadar da lezzetli değil. Denemek istediğim son bir şey kaldı, o da “Zeytinyağında yavaş pişmiş kuzu kafes” (25 YTL)… Bikini sezonu kapanır kapanmaz Abra Cadabra’nın kapısındayım kuzu kafes için…

Başlangıçlardan da ekşili kabak çiçeği dolması (7 YTL) bol şekerli, bol ekşili, bütün başlangıçlar gibi miniminnacık, ama çok güzel. Deniz börülcesi (8 YTL), daha önce hiç yemediğiniz tarzda, asyalı sosu ve soya fasülyeleriyle beraber geliyor. Başlangıçların en güzeli ise, Rumeli Kavağı midyeli pilav (7 YTL)… Her gün güzel olmuyor, ama iyi olmadığı günler sizi uyarıyorlar zaten, korkmaya gerek yok. Bir de, Demirhindi şerbeti için, pişman olmayacaksınız…

Sonuçta ben Abra Cadabra’yı öpmek istiyorum, üst kattaki amca hariç…

Abra Cadabra’yla ilgili ilk yazım için tıklayın.

Adres : Arnavutköy Cad. No: 50/1 (Arnavutköy İskelesi karşısı)
Tel : 0212 - 263 76 19
Websitesi : www.abracadabra-ist.com

White Mill

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Cihangir cafelerinden söz açılmışken, semtin yeni incisinden bahsetmemek olmaz. Smyrna’nın garsonlarını peşinden sürükleyince, organik yemeklere göz kırpınca, güzel bir bahçe açınca, e Leyla da kapanınca White Mill, Cihangir’in yeni müdavim barı olma ünvanını ele geçirmiş gibi gözüküyor. Üstelik Mehmet Günsur’dan, Nejat İşler’e oldukça yakışıklı bir müdavim kitlesinden bahsediyorum burada, kızlar lafım size… Mahallenin paparazzisi olarak bildireyim, biz oradayken, Mehmet Aslantuğ ve Bıçak Sırtı’nın Serra’sı Canan Ergüder de yan masalarda konaklıyorlardı.

Susam Sokak’ta, Susam Cafe’yi geçince solda, gösterişsiz bir girişten geçiyorsunuz White Mill’e ulaşmak için, ama içerisi apayrı bir dünya. Son zamanlarda gittiğim yerlerden içinde en çok beğendiğim White Mill’in atmosferiydi. Galata Yapı Mimarlık yapmış. Yüksek tavanlar, tavandan sarkan çıplak ampüller, geniş bir bar, barın arkasındaki kutu kutu ahşap raflarda çeşit çeşit şaraplarla hem minimalist ve endüstriyel, hem de renkli ve sıcak bir ambiyans yaratmışlar. Bir parça Otto, bir parça House Cafe havası var. İster alt katta kanapelere kuruluyorsunuz, isterseniz üst katta masalara tünüyorsunuz. Tabi yer bulabilirseniz… Bahçeye rezervasyon yapmıyorlar ama, içerisi için rezervasyon öneririm.

Yaz aylarının favorisi, tabi ki bahçe kısmı… Cihangir’de pek az yerde olduğundan, tıklım tıkış, her daim dolu, ama ne olursa olsun, bahçe işte… Yeşilliğe aç bünyelere iyi gelir (Maazallah Nur Çintay’laşıyor muyum ne). Giriş katında bir de organik ürünlerin satıldığı City Farm marketi var. Biz gittiğimizde bahçede yer yoktu, hemen orada sıra bekleyen 2 masanın arkasına ismimizi yazdırdık, içeride bir masaya oturduk, makul bir vakitte bahçeye geçeriz belki diye düşünerek. Geçtik geçmesine ama, ben yemeğimin yarısındaydım, arkadaşımsa bitirmişti bile. Bu süre içinde şıpır şıpır akıtan havalandırma borusunun altında oturmak zorunda kalmamız da ayrı bir hoşluk oldu geceye… Endüstriyel borulara iltifatımı ettim ama damlayan sular, White Mill’in eksi puan hanesine yazıldı.

Menüye gelince, aslında çok şatafatlı değil… Hatta ilk bakışta fazla basit, insan ne yiyeceğine karar vermekte zorlanıyor. Ama kulağa en sade gelen yemekler bile, sunumu hoş ve çok lezzetli şekilde önünüze geliyorlar. Menünün dörtte biri tamamen organik malzemelerle hazırlanmış, ama organiklik bir yere kadar, dörtte üçü, bildiğimiz hormonlar filan işte… Kahvaltı, Cihangir cafeleri için en önemli ayrıntılardan biri, 19 YTL’ye bol peynirli bir Geleneksel Kahvaltı Tabağı alabilirsiniz, omletler, yumurtalar 7-8 YTL civarı. Sağlık çılgınlığı kahvaltı bölümünü de kaplamış, bembeyaz omlet (8.5 YTL) var mesela, yumurtanın yalnız beyazından yapıyorlarmış. Herhalde kolestrol içindir diye düşündüm. Benim için de yumurtanın sırf sarısından yapsalar, çok memnun olurdum, beyazını hiç sevmem de…

Salatalar (16-20 YTL) görünüşte bir orijinallik içermiyor. Ama bizim aldığımız roka salatasının (16 YTL) içindeki bütün malzemeler taptazeydi, masaya gelmesiyle tükenmesi bir oldu. Normalde salatanın içinde elimizi sürmeyeceğimiz havuçlar bile anında silip süpürüldü. Başlangıçlardan tek orijinallik MILL Pazı Dilimleri’nde (10 YTL), onlar da tablo gibi, insan yemeye kıyamaz… Pazı yapraklarını, patates püresi içindeki köz biberlere sarıyorlarmış, sushi görünümlü bu başlangıçları için.

Ana yemeklere gelince, 17-20 YTL arasında makarnalar var. Izgara bonfile (27 YTL), 3 değişik sos alternatifiyle sunuluyor. Etlerini Dükkan’dan aldıkları belli, pek lezzetli, tombul tombul geldi bonfilemiz. Son trend gurmelerin hepsi eti azıcık çiğ yemek gerektiğini söylüyorlar biliyorum, ama ben gene de bir parça daha ince ve daha az kanlı bir bonfileyi tercih ederdim. Ben ise, şefimizin tavsiyesiyle, buharda levrek (26 YTL) yedim. Açıkçası hiç mi hiç ümitli de değildim buharda levreğin güzel olabileceği konusunda. Fakat çok memnun kaldım, üstelik günlerdir ne bulursam yediğimden, bu geceyi hafif bir yemekle geçirmenin verdiği iç huzuru da bir başka. Biberiyeler tabaktaydı, ama lezzetinde başka baharatların da katkısı vardı sanırım, tam çözemedim ne olduklarını.

Tatlıya gelince, Balkabaklı Dondurma ve Şeftalili Tart (10 YTL) denenmeli, sanırım yemeğin en güzel kısmı, tatlı faslıydı. Bir de zaten çoktan meşhur olmuş Satsuma Bodrum Kokteyli’nin tadına bakılmalı… İlk yudumda azıcık acı ve ekşi, ama içtikçe daha şekerli gibi gelmeye başlıyor, buram buram mandalina kokusu her tarafı kaplıyor. Sanırım bir de Lucca’da yapıyorlarmış bu kokteyli.

Servis oldukça hızlıydı, müdavimlerine daha fazla güleryüz gösteriyorlardı ama, kıskandım… Bize de gayet profesyonelce servis yaptılar gene de, haklarını yemeyelim. Kusurları ise, bahçeye rezervasyon almamak, biraz pahalı olmak, bahçeden tuvalete gidişin fuzuli zorluğu, yetersiz aydınlatma ve akıtan havalandırma boruları olarak sayılabilir. Gene de başarılı bir keşif olarak bir kenara yazdım.

White Mill’e farklı bir bakış yesek.com‘da…

Adres: Susam Sokak No:13 Cihangir Beyoğlu 34433 İstanbul

Tel: (0212) 292 28 95 - 96

Web: www.whitemillcafe.com/

Abra Cadabra

Cumartesi, 28 Haziran 2008


Küçük Gurme uzun bir aradan sonra bloguna geri döndü. Bu süre içinde yemekten içmekten, armudun sapı, üzümün çöpü diye ukalalık yaparak yemeklerle ilgili arkadaşlarımın başını şişirmekten vazgeçmedim. Fakat bir türlü bana gerekli ilhamı verip, bilgisayarın başına oturtacak o büyülü mekanı bulamadım. Ta ki dün akşam Arnavutköy’de Abra Cadabra’yla tanışana kadar. O kadar güzel bir yer ki, herkes duysun, herkes bilsin istedim, sarıldım klavyeme…

Zaman zaman Arnavutköy İskelesi’nin karşısındaki bordo binanın önünden geçiyorsunuzdur. Bir kaç ay önceye kadar “Garga” isimli cafeye ev sahipliği yapan bu bina, 2 aydır Dilara Erbay’ın sihirli ellerinde “Abra Cadabra” olmuş. Dilara Erbay’ı belki Cezayir’den, belki Fransız Sokağı’ndaki Dilara’s Abra Cadabra’dan tanıyorsunuzdur. Ben daha önce yemeklerinin methini duymuş olmakla beraber, Fransız Sokağı’nın sürreel-postmodern Moulin Rouge havası gözümü korkuttuğundan gidip de denemeye niyetlenmemiştim. Hata etmişim.

Dün akşam saat 19.30 sularında, kurt gibi aç vaziyette kapılarına dayandığımızda, uzaktan püfür püfür estiği belli olan, güzel teraslarında bir masa vardı hayallerimizde. Ne yazık ki yer yoktu ama şöyle bir turladık Abra Cadabra’nın dört katını da. İlk kat, beyaz tahta masaları, minderli tahta koltuklarıyla Bodrum atmosferini yakalamış, tabi vahşi kükremelerle yanından geçip, sizi bir toz bulutunun içine hapseden belediye otobüslerini görmezden gelirseniz… İkinci kat, favorim, açık mutfakta Dilara Erbay’ı iş başında izleyebiliyorsunuz, hatta kendinize güveniyorsanız girip siz de yemek yapabilirsiniz, kelimenin tam anlamıyla “açık mutfak” yani. Bu kat haliyle dumansız hava sahası olmuş. Üçüncü kat, biraz daha ağır - oturaklı, dördüncü katta ise harika manzaralı terasları var. Yazları klostrofobikleşen insanlar olarak, terasta yer bulamayınca, araba gürültülerine rağmen, ilk kata kurulmayı tercih ettik.

Abra Cadabra’yı en güzel kendi mottoları tanımlıyor herhalde: “en taze, yerel, hormonsuz, katkısız, deneysel, sağlıklı, mevsimsel, yeni tatlar”. İnanılmaz lezzetli dememelerini alçakgönüllülüklerine verin, ben gönül rahatlığıyla bu sıfatı da eklerim tanımlarına. Menülerine şöyle bir göz atmanız ya da herhangi bir yemeklerinden bir çatal almanız, bu yemeklerin arkasındaki birikimi farketmenize yetiyor. Duyduğum kadarıyla Dilara Hanım ve eşi, 80 civarında ülkeyi ve Türkiye’nin çeşitli köy ve kasabalarını gezerek farklı lezzetleri keşfetmeye meraklılarmış (Dear Universe, Küçük Gurme’ye de böyle bir eş lütfen, amin amin!). Ayrıca bütün malzemelerini Türkiye’nin değişik köşelerinden özel olarak seçip getiriyorlarmış.

Menülerini yakın takibe alırsak, ilk incelediğimiz kısım Küçük Tabaklar kısmıydı. Yoğun kararsızlığımızın ardından, ortaya Asyalı Sosu eşliğinde Deniz Börülcesi, Abuganuş, Tatlı-ekşi soslu Aterina (Gümüş Balığı) tava ve Pastırmalı pestilli, kuşburnu soslu bir böreği söyledik. Rumeli Kavağı midyeli pilav, tahinli fava ve ekşili kabak çiçeği dolması da fena halde aklımızda kaldı. Masaya gelenlerden özellikle Gümüş Balıkları pek sempatikti, yemeye kıyamadık nerdeyse. Deniz börülcesi de sosu sayesinde bambaşka bir tad kazanmıştı. Aklınızda bulunsun küçük tabaklar hakikaten küçükler, fiyatları da 6-10 YTL arasında değişiyor. Bu arada beraber gelen küçük ekmekler de inanılmaz.

Salatalar, tostlar ve wrapler öğlen saatlerinde yapılıyormuş (7-15 YTL). Açıkçası pek ayrıntılı incelemeden, ana yemeklere kaydı gözümüz. İstisnasız hepsi merak uyandırıcıydı. Mantarlı bonfileli büyük ev makarnası (18 YTL), löp somonlu taze açılmış uzun erişte (16 YTL) ve kuşburnu soslu ördek (22 YTL) yedik. Favorim ördekti. Bir kere son zamanlarda pek çok menüde ördek göğüs görüyordum ama, asıl lezzetli kısmı butu ilk defa Abra Cadabra’da yeme fırsatı buldum. Sosunun miktarı ve kıvamıyla, pişirme süresiyle, sunuşuyla kusursuz bir yemekti. Bir daha gittiğimde Köpek Balığı yahni (18 YTL) ve kırmızı şarap soslu ahtapot (19 YTL) deneyeceğim onu da şimdiden aklıma koydum. Günlük yemeklerini de sormayı ihmal etmeyin derim, o bölümden de çok orijinal lezzetler çıkabilir gibi duruyor.

Tatlılara gelince, daha gitmeden iran güllü, inek sütlü, su muhallebilerinin (7 YTL) methini duymuştum, yemek bitene kadar zor sabrettim denemek için, güllü sosu pek mayhoştu, güzeldi ama, gene de daha lezzetlisini tattığımı söyleyebilirim (Çeşme Dalyan, Körfez Restoran). Uykusuz her gece adlı tatlıları, cheese cake souffle, keçi boynuzlu semi-fredo, unsuz çikolatalı tatlı teker teker denenecekler listesinde yerlerini aldılar.

İçki menüleri oldukça geniş, şaraplar ağızda bıraktıkları tatlara göre sınıflandırılmış. Demirhindi gibi şerbetleri ve karışık meyveli buzlu çayları var. Guavalı buzlu çaylarının insanın başını ağrıtacak kadar yoğun bir aroması var, ısmarlarken dikkat etmenizi tavsiye ederim. Her ne kadar, büyük incelikle, yüz ifademizden içeceklerimizi çok ağır bulduğumuzu anlayıp, sulandırarak daha içilebilir hale getirseler de limonata daha güvenli bir seçim olabilir.

Son olarak servis son derece güleryüzlü, hızlı ve profesyonel olunca, Abra Cadabra benden tam puan almayı başardı. Hepinize gönül rahatlığıyla denemenizi tavsiye ederim sevgili Küçük Gurme severler…

Adres : Arnavutköy Cad. No: 50/1 (Arnavutköy İskelesi karşısı)
Tel : 0212 - 263 76 19
Websitesi : www.abracadabra-ist.com (Çok sempatik bir websitesi)