Küçük Gurme’nin Bloguna Hoşgeldiniz!

Yaşamak için mi yemek yiyorsunuz, yoksa yemek için mi yaşıyorsunuz? Belki sorulabilecek en derin felsefi soru değil ama, gene de bazılarımızın hayatında önemli. Mesela benim!

Sanırım iyi bir yemekten aldığım keyfi hiçbirşeyden almıyorum. Fakat güzel yemek avı, İstanbul gibi kocaman bir şehirde, pek de kolay değil. Her gün, her köşe başında, yeni açılan ya da daha önce deneme fırsatı bulamadığımız yeni bir restoran görüyoruz. Bazen içimizdeki Indiana Jones ortaya çıkıyor ve “Hey, şu kapının ardında, senin tarafından keşfedilemeyi bekleyen, kayıp bir hazine olabilir. Hadi yola çıkalım!” diyor. Kokuları takip ederek, damak tadımıza uyacak, o mükemmel yemeği arıyoruz.

Bazen, macerasever içgüdülerimiz bizi yanıltmamış oluyor. Lezzetli yemekler yemiş, mutlu- mesut, gülümseyerek çıkıyoruz kapıdan. Ama bazen de, işten, okuldan, evden kaçıp, kendimize ayırdığımız kısıtlı vakit heba oluyor, üstüne yaşadığımız sıkıntı da yanında promosyon.

Peki bir restoranı beğenmemizi sağlayan kriterler nelerdir? Şu anda küçük bir gurme olduğum ve sonunda yaşayabileceğim hüsranı hafifletmek istediğim için, beklentilerimi minimumda tutayım ve nelerin o restoranı beğenmememe neden olduğunu sayayım. Yani İstanbul’da, restoranmacerasısever okurlarımın, bilmedikleri kapılardan geçtikleri zaman karşılarına çıkabilecek sürpizler nelerdir??

Öncelikle genel ambiyans… Bangır bangır müzik, kötü bir ışıklandırma varsa, arkamıza bakmadan oradan uzaklaşıyoruz. Çünkü neden? Yemeği güzel yapan şey, biraz da sofraya oturduğunuz insanlar ve güzel muhabbettir. Ben aynı sofraya oturduğum insanların yüzünü göremiyor, söylediğini dinleyemiyorsam, yemek ne kadar lezzetli olursa olsun, keyifli geçmiyor. Yemekten aldığım enerjinin yarısını, sesimi duyurmak için harcıyorsam, ne anladım o yemekten?

İkinci nokta, çalışanlar… Deneyimlerimle doğruladığım üzere, garsonluk dünyanın en zor mesleklerinden biri olmalı. Bir defa, fazla ilgisiz olmayacak, ama fazla cıvık da olmayacak. Tabakları kafamıza atar gibi, masaya bırakmayacak, ama “Yemekler iyi mi, memnun muyuz vs.” gibi soruları abartarak, neredeyse tabağımızdakileri elleriyle yedirecek hale de gelmeyecek. Güler yüzlü, seviyeli, içten, hızlı, ilgili olacak. Şahsi tercihim, “siz” diye hitap edilmek yönünde, çünkü ben de karşımdakine öyle hitap ediyorum. Ama tabi bazen, kendi şahsına münhasır, olduğu gibi kabul edip, öyle sevdiğimiz garsonlar olmuyor mu, oluyor. O zaman bütün bu özellikleri karşılamasa da gene de oraya gidip bakalım bugün neler yapacak diye merakla beklediğimiz, sempatik çalışanlar da var. İleride daha ayrıntılı bahsederim ama, Yeniköy Circle Cafe’nin, her tatlı için bir mani yazan şef garsonu, bunun en mükemmel örneğidir. Onları tüm bu kategorilerin dışında tutuyorum.

Eh, atmosferi beğenip, içeri girdik; garsonumuzu beğenip, menüyü aldık. Menüdeki kötü sürprizlerden bahsetmenin vakti gelmiş demektir. Önümüze ansiklopedi gibi bir menü gelmesi, özellikle, açlıktan ölmek üzere olan bir müşteriye zulümdür, sevgili işletmeciler. Evet tabi geniş bir menüye sahip olmak hoş, ama bu durumda, iyi bir kategorizasyon, son derece açık yemek açıklamaları gerekli. Özellikle yemek isimleri, yabancı bir dilde yazılmışsa, bu dilleri bilmeyen bir kitlenin varlığı da göz önüne alınmalı. Ayrıca bunları büyük puntolarla yazmanız da, benim kişisel bir ricam olsun. 10 numara miyop-astigmat bir babaya sahip olmanın kötü tarafı, bütün o upuzun listeyi, ona okumakla geçen travmatik bir çocukluk dönemi demek, takdir edersiniz ki. Dediğim gibi geniş bir menü hoş, ama gene de menünün bir teması olması, -sözgelimi Akdeniz tarzı ya da İtalyan yemekleri vs. gibi- bende yaptıkları yemekte uzmanlaşmış oldukları izlenimini yaratıyor. Ayrıca orijinallik de çok önemli. Her menüde aynı yemekleri görmekten sıkılmadık mı sevgili okurlar? Ben şu anda klasik bir İstanbul kafesinin menüsünü ezberden yazabilecek haldeysem, durum pek parlak değil demektir ki, mutfak kültürü, damak zevki çok gelişmiş bir toplumun ihtiyacını da uzun süre karşılamayacaktır bu monotonluk.

Ve şimdi, trampetler başlasın! En önemli kısıma geldik. Yemeğimiz nasıl? Kelimelerle anlatılmayacak bir soru bu da. Herkesin damak zevki farklı. Ama önemli birkaç nokta, istediğimiz gibi pişip pişmediği ya da içinde soğan olmasın diye rica ettiğimiz halde, yemeğin soğan içinde yüzüp yüzmediği, sıcaklığı ve gene orijinalliği, yaratıcılığı, sunumu… Ve ilerideki yorumlarda okuyacağınız gibi, benim damak zevkime uyup uymaması…

Siteyi geliştirmenin en güzel yolu, sizin de yorumlarınızı katmanız. Böylece, diğer okuyucular yalnızca benim damak zevkimden, değil sizinkinden de faydalanmış olurlar. Hem ben de, sizin önereceğiniz restoranlarla, her yeni mekan keşfedişimde, yeniden Indiana Jones’a dönüşmek zorunda kalmam.

Kutsal Lezzet Avcınız