Topaz

04 Mart 2009

Topaz

Havalı mekanlardan çıkmıyormuşum gibi olacak, ama aylarca yazmayınca birikiyorlar işte… Sıradaki restoranımız, Gümüşsuyu’ndaki Topaz… En önemli özelliklerinden bir tanesi, harika manzarası… Tabi, tabaklarınızdan gözlerinizi ayırabilirseniz. Topaz’ın da fiyatlarının Mikla’dan aşağı kalır yanı yok. Fakat degüstasyon menüleri sayesinde, menüdeki pek çok yemeği aynı anda tadıp, biraz  daha uygun bir fiyat ödemeniz mümkün. Osmanlı Tadım Menüsü’nde (85 TL), minik köfteli tarhana çorbasıyla başlayıp, domates ve kabak çiçeği dolması, kıymalı puf böreği, vişneli yaprak dolması, ızgara kuzu sırtı ve afyon kaymaklı ekmek kadayıfıyla kallavi bir ziyafet çekmeniz mümkün. Ayrıca dilerseniz, 50 TL daha ödeyerek, her yemeğinize uygun olarak seçilmiş, farklı şaraplarla da yemeğinizi tamamlayabilirsiniz. 

Biz turistik takılmamak için, uluslarası yemeklerden oluşan, diğer tadım menüsüne (95 TL) yöneldik. 

enginarlı kuşkonmaz çorbası

Enginarlı Kuşkonmaz Çorbasıyla başladık. Tadımlık dediklerine bakmayın, hiçbir porsiyon çok küçük gelmiyor. 

kivili-pancarlı

Ardından kırmızı pancar ve naneli kiviyle hazırlanmış dülger gravlax’ımız geldi. Dülger bildiğiniz dülger, ama soslar harikaydı. Kiviyle balık, ilk duyduğunuzda saçmalık gibi geliyor, ama ekşili tadıyla, balığı bırakıp kivilerle haşır neşir olmanızı sağlıyor. 

ızgara ahtapot

Izgara ahtapotlar ise, mercimek fava üzerinde geldiler. Bu yemeğin asıl numarası ise, yoğun trüf aromasıydı. 

 

kaz ciğeri

Tek beğenemediğim tabak kaz ciğeri tabağıydı. Açıkçası kaz ciğeri diyince, benim aklıma ezmesi gelmişti, bu haliyle kaz ciğeri, billurdan farksızmış. Mango chutney’si güzeldi, ama kaz ciğerlerini yemeyi kaldıramadım. 

Dana Yanağı

Nihayet soğuk ve sıcak başlangıçlarımızı bitirdikten sonra, sıra ana yemeğe geldi, menümüzün ana yemeği, Izgara Dana Yanağı, Kalamata zeytin sos ve Mantarlı Lazanya’ydı. Hepsi de birbirinden güzeldi. Dana yanağı, dana etinden çok kuzu etine yakın, bol lifli, lime lime bir etmiş. Çok güzel pişmişti ve tam ağzıma layıktı. 

creme brulee

Son olarak Kumkuatlı Creme Brulee’ye geldiğimizde, tek bir lokma daha yiyemeyeceğimi düşünüyordum, ama ah’laya oh’laya, onu da yedik. Kaz ciğeri hariç, hepsi çok güzeldi ama, dülger ve ahtapotun tadını unutamayacağım lezzetler arasına yazdım. 

Topaz’ın ayrıca geniş bir şarap mahzeni ve usta bir de sommelier’si var. Fakat Monsieur Alain’le İngilizce ya da Fransızca bilmeyen müşterilerinin nasıl anlaştığını çözemedik. 

Adres: Ömer Avni Mahallesi İnönü Cad. No. 50. Gümüşsuyu İstanbul

Tel: 0212 249 10 01

Web: www. topazistanbul.com

Mikla

04 Mart 2009

2292192718_e5e3fd0572_o

Bütün çemkirmelerimi bitirdiğime göre, son zamanlarda gittiğim mükemmel yerlere geçebilirim ki, bunların başta geleni elbette Mikla’ydı. Açıldığından gidip yemek yemek içimde ukteydi, en sonunda “Mikla’da yemeden ölürsem, gözüm açık gider.” nazlanmalarım sonuç verdi. İkinci yıldönümü şenlikleri çerçevesinde, gidip Mehmet Gürs’ün övüle övüle bitirilemeyen İskandinav mamaları nasılmış tecrübe edebildik. Sonuç: Hakikaten de övüle övüle bitirilemeyecek bir yemekti. 

Mikla çoğunuzun bildiği gibi, Tepebaşı The Marmara’nın roof’unda konumlanmış olmanın bütün avantajlarından cömertçe yararlanan bir mekan. Yani manzara şahane. Müşterileri çoğunlukla orta yaş, fiyatlar da haliyle birazcık kallavi, ama hakediyor mu, ediyor. Özellikle turistler ve İstanbul’da yaşayan yabancıların da sıklıkla tercih ettiği bir yer olduğunu da gördük, neredeyse bütün masalarda İngilizce konuşuluyordu.  

Restoran kısmının dışında, oldukça şık bir bar bölümü de var, ufak bir aperatif almak isteyenlere de rahatlıkla tavsiye edebilirim. Mekan son derece sade, ama çok şık. Özellikle ışıklandırmaya bayıldım. Ortama genel olarak baktığınızda oldukça loş, fakat fotoğraflardan da anlaşılabileceği gibi, masalar son derece aydınlık. 

ızgara karides

Gelelim en civcivli kısım olan yemeklere… Başlangıçlardan itibaren, menüye baktığınızda, ne yiyeceğinize karar verememekten kaynaklanan bir çılgınlık hali yaşıyorsunuz. Kısa bir menü olmasına rağmen hepsi kulağa mükemmel geliyor. Biz uzun bir kararsızlık dönemi ardından, “Izgara Karides, Zeytinyağlı Pırasa, Hafif Sarmısaklı ve Acılı Ispanak, Limon Confit” den oluşan başlangıcımızda (27 TL) karar kıldık. Fakat Marine Somon (21 TL) ve Foie Gras’da (29 TL) da aklımız kalmadı değil. 

somon

Karidesler, nasıl diyeyim, özendirmek gibi olmasın ama bir içim su, bir lezzet fırtınası, bir sanat eseri gibiydi… Ispanak gibi çocukluk anılarımızda kötü anılar bırakan, bir sebze bile bu kadar lezzetli olabilirdi. Limon confit ise tabağın yıldızıydı. Artık daha ne diyeyim, çok güzeldi işte… Bütün yemeklerin olduğu gibi, başlangıcımızın sunumu da harikaydı. 

trakya kıvırcık fileto

 

Ana yemeklere gelince, deniz ürünü ve et ağırlıklı menüde yine seçim yapmakta zorlandık. Yukarıda gördüğünüz Trakya Kıvırcık Fileto (41 TL) bir etin ne kadar pişmesi gerektiğinin ve bir sosun ete nasıl bambaşka bir lezzet verebileceğinin tarifi gibiydi. 

dana bonfile

 

Izgara dana bonfile (42 TL) ise, patates kreması ve şarap redüksiyonuyla hazırlanmıştı ve artık söylemeye gerek duymuyorum, çok lezzetliydi. 

ızgara kılıç

Ana yemeklerden gözümüze çarpan diğer güzel seçenekler arasında “Izgara Kılıç, hafif sarmısaklı ve acılı ıspanak, Sebzeli Risotto” (45.50 TL), “Fıstıklı Trakya Kıvırcık Pirzola, Confit Soğan, Fıstık Ezmesi, Patates Terini” (45 TL) ve “Fırında Güllü Tavuk, Fırında Nohutlu Sebze, Erik Ekşisi” (36 TL) gibi yemekleri de sayabilirim. 

Granny Smith Sufle

Tatlılara gelince, biz yeşil elmayla hazırlanmış, Granny Smith sufle (13.50 TL) yedik. Açıkçası ben çikolatalı bir tatlı hayal etmiştim, yeşil elmayla karşılaşınca birazcık şaşırdım, ama hafif hafif yedik, fena da olmadı. Bir daha gidersem, Sakız ve şekerli kahveli milföy (15 TL) ya da Ilık Ahududu Çorbası (13 TL) deneyebilirim.

Tabi fiyatlar nedeniyle müdavimi olmak yürek ister, ama belki bir dahaki yıldönümüne : )

Adres: The Marmara Pera, Meşrutiyet Cad. No:1 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212 293 56 56  

Sosa Ciyaaak!

04 Mart 2009

Sosa

Şimdi ben Sosa’yı liseden beri çok severim. ÖSS zamanı, hızla şişerken, “Acaba rejim mi yapsam, ne güzel hep Sosa’dan yerim.” dediğim nadir zamanlarda hayat kurtarıcı bir önem arzederdi benim için. Hakikaten de, en güzel, en şık yerlerde bile, Sosa’nınki gibi güzel salatalara rastlamak zor hala. Karışık meyve-sebze kokteylleri de sağlıklı yaşamcıları olduğu kadar, küçük gurmeleri de cezbediyor. 

Ve fakaat, geçen ay Sosa Kanyon kendilerine karşı olanca sempatimize rağmen, bizi çileden çıkardı. Şimdi durum şöyle: Bizim acelemiz var 1 saat sonra sinemaya gideceğiz, ama çok da açız. Uzun uzadıya yemek yemeye vaktimiz yok diye, Sosa’da bir salata yer, hemen sinemaya koşarız dedik, ki aslında 1 saat yemek yemek için çok da sıkışık bir zaman dilimi değil. Güzel güzel oturduk. Sayıyorum: Menünün gelmesi 10 dk, meyve sularından yalnızca 1′inin gelmesi 15 dk, yine salatalardan yalnızca 1′inin gelmesi 20 dk. sürdü. Yani 45 dakikada siparişimizin ancak yarısını alabildik. Birimiz yer, birimiz bakarken, fark ettik ki, son 15 dk’da ancak hesabı alabileceğiz. Dedik siparişin yarısını iptal edelim. Derdimizi anlatacak bir garsonla göz göze gelebilmemiz de 10 dk’mızı aldı. Kaldı size 5 dk. Bu arada ben salatanın yarısını bırakıp, sinemaya bilet almaya koştum. Can Berk’çiğim ise gariban gibi, hem aç kaldı, hem sinemaya geç kaldı. 

Üstelik bütün bunlar yalnız bizim masada değil, etrafımızdaki bütün masalarda yaşandı. Yani mutfakta kuzu çevirme yapmıyorlar. Hepsi hazır olan malzemeleri karıştırıp, önümüze 2 parça yeşillik koyacaklar epi topu. Üstelik kalabalık değil, üstelik tonla da gencecik garson var. E, o zaman ayıp oluyor biraz Sosa’cığım, bizi bu kadar bekletmek.

Otto Sofyalı

04 Mart 2009

Otto Sofyalı

 

Uzun zamandır yazmadığım için kısaca özür diliyor (uzunca özür dilemeye yüzüm yok) ve hemen bütün bu zaman zarfında biriktirdiğim bütün mükemmel yerleri sıralayarak, sadık okurlarımın beni affetmesini diliyorum. Aslında ilk yazacağım yer, pek de mükemmel bir yer değil. Otto Sofyalı’ya yaklaşık 3 ay önce, henüz yeni bir mekan sayılabileceklerken gittim, umarım şimdi bizim yaşadığımız çeşitli aksaklıklarla ilgili bir şeyler yapmışlardır. 

Aslında Otto’nun Bilgi Üniversitesi kampüsü içerisindeki yerlerine bayılıyorduk. Bizim okulda olsa kesin iflas edeceğiz. Ama çok sevgili bir arkadaşımın doğumgününü kutlamak için gittiğimiz Otto Sofyalı bizde aynı hissiyatı yaratmadı ne yazık ki. Öncelikle doğal olarak, Dolapdere’deki şubelerine göre çok daha küçük ve sıkışık döşendiği için, dekorasyonlarındaki bütün güzel ayrıntılar gözden kaçıyor. İkincisi, karanlıktan göz gözü görmüyor, ne yediğinizi seçemiyorsunuz. Ama en önemlisi, fiyat-kalite ilişkisindeki orantısızlık. Fakat haklarını da yemeyelim, müzik ve servis son derece başarılıydı.

İlk hayal kırıklığımızı, Anne Çorbası’nın olmamasıyla yaşadık. Anne Çorbası’nı bilenler bilir, hakikaten Otto’nun en önemli lezzetlerinden biriydi. Ben şahsen o soğuk havada, yoğurtlu naneli, mis gibi bir çorba hayaliyle kapıdan içeri girdiğimi söyleyebilirim. O olamyınca da, Tarhana Çorbası (5 TL) güzel gözükmedi gözüme. Fiyatlıca başlangıçları geçip (12-25 TL), pizzalara yöneldik her beraber. 

jambon-mantarlı

Ben Jambon-mantarlı pizza yedim (18 TL). Büyük boy olmasına rağmen, resmen doymadım yahu, üstelik de normalde pizza yeme kapasitem 3 dilimi geçmez, anında tıkanırım. Masaya gelen diğer pizzalarla karşılaştırıldığında en güzel seçenek olmasına rağmen, boyutu nedeniyle puan kaybetti. Lezzetinden de pek etkilendiğimi söyleyemem ama, kıvam açısından pideyle - İtalyan tarzı pizza arası çıtırlık dozu hoşuma gitti. 

4 Peynirli

Gelelim, doğumgünü sahibi Burcu’nun pizzasınaaa… Üstte de gördüğünüz 4 Peynirli olduğu iddia edilen bu güzide pizzamızdaki (22 TL) sorunlar saymakla bitmez. Öncelikle üşenmedim saydım, taş çatlasa üç çeşit peynir vardı içerisinde, o da Otto’nun güzel hatrı için biraz kıyak geçersem. Alıştığımız, sevdiğimiz Rokfor kardeşimiz, Gorgonzola abimize rastlayamadık. Üstelik de bu incelikte bir pizzaya, bu kadar peyniri boca ettiğimizde, 5 dakika sonra, pizzanın lastik kıvamına geleceğini de, bu deneyimizde görmüş ve öğrenmiş olduk. Sonuçta sevgili arkadaşım, çift kaşarlı soğumuş büfe tostu kıvamında bir şey yemek zorunda kaldı doğumgününde. 

Pomodoro Dolce

Pomodore Dolce (22 TL) adlı bu pizzamız ise, Superfresh pizzadan hallice bir kıvamdaydı. Daha fazla sövmeden, bari biraz da güzel şeylerden bahsedeyim diyorum, ama tatlıyla ilgili de söylenecek güzel bir şey bulamıyorum.

çikolatalı brownie

Çikolatalı Browni’miz kötü değildi tabiki. Ama olağanüstü bir özelliği de yoktu. Belki vıcık krema yerine bir top dondurma, biraz daha ıslak ve seksi bir kıvamda olsa, bütün yemeği kurtarabilirdi ama, herhangi bir kafede, herhangi bir zaman yiyebileceğiniz bir Browni’den farksızdı. 

Sonuç: İyi servis, iyi müzik, iyi şarap ve mükemmel arkadaşlar sayesinde güzel bir akşam geçirdik, ama bir parça aç kaldık sevgili Otto.

Keşkek

29 Kasım 2008

Kurban Bayramı da yaklaşırken, kuzu etli geleneksel bir tarif vereyim dedim. Keşkek babamın özel tariflerindendir. Galiba her yörede de farklı yapılıyor. Bizim yaptığımıza benzer bir tarife pek rastlamadım daha önce. Bazısı etsiz, bazısı kişnişsiz, bazısı da soğansız yapıyor. Ben bizim tarifi vereyim, siz kendi damak tadınıza göre istediğiniz değişikliği yaparsınız artık.

Malzemeler:

- 1/2 kilo aşurelik buğday

- 1 kilo kemikli kuzu gerdan

- 2 çorba kaşığı tereyağı (küp doğranmış)

- 2 büyük soğan (ince doğranmış)

- 2 çorba kaşığı dövülmüş tane kişniş

- 2 küp şeker

- Tuz, karabiber

Yapılışı:

1) Buğdaylar ve etleri düdüklü  tencerede, yaklaşık 5-6 su bardağı suyla haşlayınız. Düdüklüde yaparsanız, 20 dakika yetecektir, fakat ağır ateşte, normal tencerede pişirirseniz daha iyi olur.

2) Buğdaylar, etin jelatiniyle risotto kıvamına gelecektir. Daha sonra, etlerin kemiklerini ayırıp, küçük küçük didikleyerek, tekrar tencereye atınız.

3) Suyunu çekene kadar, ağır ateşte, sürekli karıştırarak pişirin. Dibinin tutmamasına dikkat edin.

4) Daha sonra ayrı bir tavada, tereyağında soğanları, 2 küp şekerle beraber kavurun.

5) Bir yandan kişnişleri bir havanda dövün.

6) Keşkeği önceden hafifçe ısıttığınız genişçe bir servis tabağına alıp, üzerine soğanlı tereyağını ve kişnişleri koyup servis yapın.

Portakallı Zeytinyağlı Kereviz

28 Ekim 2008

İşte bu da, sebze çorbasının ilhamı olan kerevizimiz…

Malzemeler:

  • 3 adet kereviz
  • 3 adet patates
  • 3 adet havuç
  • 5-6 tane arpacık soğan (ya da 1 adet normal soğan)
  • 1 diş sarmısak
  • 1 çay bardağı zeytinyağı
  • 1 portakalın suyu
  • 1 limonun suyu
  • Biraz konserve bezelye (opsiyonel)
  • 3 küp şeker

Yapılışı:

1) Arpacık soğanları ve üzerine çizikler attığınız sarmısağı, zeytinyağında kavurun.

2) Küp doğradığınız kereviz, patates, bezelye ve havuçları ekleyin.

3) Üzerine limon suyunu koyup, 5-10 dakika kavurun.

4) Ardından, portakal suyu ve 2-3 bardak da su ilave edin.

5) Şeker ve tuzunu unutmayın.

6) Patatesler yumuşayana kadar, kısık ateşte pişirin.

7) Soğutup, servis yapın.

Mercimekli Sebze Çorbası

28 Ekim 2008

Kışa doğru emin adımlarla ilerlerken, grip salgınına yakalananlara, yakalanmak istemeyenlere, üşüyenlere, acıkanlara birebir bu çorba… İçinde yok yok… Babam yapmış, ellerine sağlık…

Malzemeler:

  • 1 su bardağı kırmızı mercimek
  • 1 kereviz ve yaprakları, sapı
  • 1 havuç
  • 2 patates
  • 1/2 su bardağı pirinç
  • 1 soğan
  • 4-5 bardak su
  • 1-2 yemek kaşığı tereyağı
  • 1-2 kaşık zeytinyağı

Yapılışı:

1) Bütün sebzeleri yıkayıp, ayıklayıp, küp şeklinde doğrayın.

2) Mercimek ve pirinçleri iyice yumuşayana kadar pişirin.

3) Başka bir tencerede, zeytinyağında, önce soğanı, sonra diğer sebzeleri kavurun.

4) 4-5 bardak suyu kaynatıp, içine mercimek-pirinç karışımını ve sebzeleri ekleyin. Hepsi iyice yumuşayana kadar pişirin.

5) Bütün karışımı blenderdan geçirip, süzün.

6) Üzerine tereyağında çevrilmiş, kuru nane ve limonla servis edin.

Keçi Peynirli Kanepeler

28 Ekim 2008

Eh şimdi ismi havalı duruyor, ama tabi tarif isteyecek bir durum yok burada. Gene de özenmişim, yapmışım, buraya da koyayım dedim. Fransız keçi peyniri kullandım, ama Türkiye’de de çok güzel keçi peynirleri var, onlarla da gayet lezzetli olur.

Malzemeler:

  • 250 gr. keçi peyniri
  • 10 dilim tahıllı ekmek
  • Biraz çam fıstığı
  • 2 domates
  • Roka

Yapılışı:

1) Dilimlediğiniz ekmeklerin üzerine keçi peynirlerini yerleştirin.

2) Önceden 180 C ısıttığınız fırında 5-6 dakika peynirler eriyene kadar tutun.

3) Roka, domates ve hafifçe kavrulmuş çam fıstıklarıyla süslediğiniz tabakta servis edin.

Erişteli Mercimek

28 Ekim 2008

Nedense, havalar soğudukça bende bakliyata ilgi artıyor. Her seferinde de, neden daha sık yapmıyorum diye düşünüyorum. Diğer bakliyatı, önceden ıslatma işi zor geliyor sanırım, ama mercimek yaparken geceden ıslatmasanız da, olur. Üstelik isterseniz suyunu biraz arttırıp, çorba olarak da servis edebilirsiniz bu yemeği.

Malzemeler:

  • 1 su bardağı yeşil mercimek
  • 1/2 su bardağı erişte
  • 2 küçük patates
  • 1 soğan
  • 1 yemek kaşığı salça
  • 4 bardak su (tercihen et suyu)
  • Kuru nane
  • Zeytinyağı ve tereyağı

Yapılışı:

1) Mercimekleri üzerini kaplayacak kadar suda, yumuşayana kadar, yaklaşık 30-40 dakika haşlayın.

2) O sırada, küp doğradığınız soğanları, salça ve 1-2 kaşık zeytinyağında kavurun. Ardından yine çok küçük doğranmış patatesleri ekleyip, kavurmaya devam edin.

3) Üzerine, 4 bardak su ve kaynadıktan sonra erişteleri koyup, yaklaşık 8-10 dakika pişmeye bırakın.

4) Yumuşayan mercimeklerin suyunu süzüp, tencereye ekleyin.1-2 dakika daha kısık ateşte pişmeye bırakın.

5) Üzerine tereyağında azıcık çevirdiğiniz naneleri ekleyip, servis edin.

It’s a Joke!

28 Ekim 2008

Bir kaç gün önce, hem bir süredir biriktirdiğim tarifleri, hem de haftasonu mükellef bir ziyefet çektiğimiz It’a Joke’u yazmak için bilgisayar başına oturmuştum ki, Blogger’ın kapatıldığı haberini aldım. Keyifle bir yazı yazma hevesim kaçtı, o sinirle, sansürle ilgili yazacaktım, o da çok ağır oluyordu. Ben de bir parça erteledim. Bugün nihayet Blogger açılmış, ama sansürün etkisi hala internetin özgür ortamına damgasını vurmaya devam ediyor. Kararları alan hakimlerimiz konuyla ilgili biraz bilgi sahibi olmadıkça, yasalarımız revizyondan geçmedikçe, internet kullanıcılarımız, özellikle telif hakları konusunda daha hassas olmadıkça (itiraf edeyim, ben de bazen bu konuyu es geçenlerdenim), ifade özgürlüğünün anlamı tam olarak kavranmadıkça, bu olaylar yaşanmaya devam edecek. Ne yazık ki! Şimdilik hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Evet efendim, sepet efendim, bu haftasonu Nişantaşı City’s deki, It’s a Joke’taydık. Hakikaten şaka gibi bir mekan, It’s a Joke. İçeri girer girmez, çıfıtçı çarşısına girmiş gibi oluyorsunuz. Neler yok ki, lise üniformalı garsonlardan tutun (eskiden ilkokul önlüğüydü), gerçek boyutlarda at şeklinde abajura, Atatürk büstünden, plastik tabak şeklinde porselen tabaklara, mekandaki her şey birbirinden komik ve eğlenceli. Mutfak tabi ki yeni restoranların çoğunda olduğu gibi açık mutfak. Girişte, vitrinde duran çeşit çeşit pasta ve tatlı ise, aç midelere işkence gibi.

İzzet Çapa’nın ismi geçen her yerde olduğu gibi, içerisi tıklım tıkış… Müşterilerin bir kısmı da hayli sosyetik. Yani rezervasyonsuz gitmemenizi tavsiye ederim. Garsonlar da hayli enteresan, 55 yaşında bir ev hanımı, bir sosyolog, bir arkeolog ve bir matematik öğretmenleri var.

Menüye gelirsek, kenarı kırmızı çizgili, ilkokul defteri kılıklı, şirin menülerinde nefis yemekler var. Başlangıçlardan ortaya, hafif acılı çıtır karides (28 YTL) ve ravioli (22 YTL) geldi. İkisi de birbirinden lezzetliydi, yemeye kıyamadık resmen. Başlangıçlarda denemeyi düşündüğümüz bir diğer seçenek, breasolaya sarılı enginardı (25 YTL). Nedir diye sormayın, biz de nasıl birşey  olduğunu merak ettiğimizden alacaktık.

Başlangıç menüsü pek geniş olmasa da, salata menüleri çok yaratıcı ve zengindi. İskender Kebap salatadan (25 YTL), Enginar, avokado ve kerevizli truffle’a (24 YTL), Fattoush salata ve tavuk tandoori’den (23 YTL), benim kişisel favorim olan çıtır karides salatasına (26 YTL) denemek için çıldırdığım çeşit çeşit salata vardı. En son, çıtır karides’te karar kıldım. Fakat uyarayım, biraz fazla acı olabilir bu salata. Mümkünse az soslu söyleyin, hassassanız. Ben ciğerlerime kadar yandım çünkü.

Pizza yiyen olmadı, o yüzden pizza analizlerini bir dahaki sefere bırakıyorum ve hamburgerlerle devam ediyorum. 50 YTL’lik, siyah truffe mantarlı (ve sanırım elmas parçacıklı) hamburgeri cüzdanınız kaldırmıyorsa, daha mütevazi bir New York Burger’den (21 YTL) de memnun kalacaksınızdır diye düşünüyorum. Özellikle açma hamurundan yaptıkları ekmekleri pek lezzetli görünüyordu.

Makarnalara gelince, yazının başında fotoğrafı olan, odun ateşinde pişmiş hamurun içinde gelen, deniz ürünlü spagetti (28 YTL) hepimizin favorilerinden oldu. Fakat ben hamur krizine girmeyeyim derseniz, pappardelle telefone (18 YTL) de mozarella peyniri, kurutulmuş domates ve fesleğenleriyle sade bir seçenek olarak menüde yerini almış.

Risottolardan, is peynirli (çerkez peyniri) ve patlıcanlı risotto (28 YTL), tadına baktığım en güzel risottolardan biriydi. Hem tam kıvamında, hem de malzemeleri çok uyumluydu, hem doyurucu, hem de hafifti. Odun ateşinde pişmesi de lezzetine önemli katkılar yapmıştı sanırım.

Ana yemeklerde de, birbirlerinden ne farkları olduğunu ne yazık ki anlayamadığım bir sürü et dışında, kılıç balığı (38 YTL), şaşlık kebabı (28 YTL), 23 otlu tavuk tandoori (25 YTL), tas kebabı safranlı risotto (29 YTL) gibi seçenekler vardı. Bütün gece tek sinir olduğum şey de, menünün bu sayfasındaydı. “Et dediğin ya az pişmiş, ya orta pişmiş yenir, eti et gibi yiyecekseniz, öyle sipariş edin, benim canımı sıkmayın” yazıyordu. Bu et diktası benim canımı sıkan bir boyuta vardı son günlerde. Belki beni kan tutuyor arkadaşım, illa vejeteryan mı olacağım?

Çok şey yemişiz, gitgide uzuyor yazı, o yüzden tatlı kısmından tek bir ipucu verip, It’s a Joke dosyasına ara verelim. Hem de yemeğin sonu da sürprizli olsun azıcık. İpucunuz: Dağ Meyveli Beze (19 YTL) ve sakızlı martini (24 YTL)…

Ayrıca yeni uygulama, haftasonu 10.00-14.00 arası annenizin kahvaltısından veriyormuş, It’s a Joke. Facebook’un yalancısıyım.

Afiyet olsun…

Adres: Teşvikiye Cad. No:162 City’s Alışveriş Merkezi Kat:5 Nişantaşı

Tel: (212) 373 23 00