‘Beyoğlu’ olarak etiketlenmiş yazılar

Otto Sofyalı

Çarşamba, 04 Mart 2009

Otto Sofyalı

Uzun zamandır yazmadığım için kısaca özür diliyor (uzunca özür dilemeye yüzüm yok) ve hemen bütün bu zaman zarfında biriktirdiğim bütün mükemmel yerleri sıralayarak, sadık okurlarımın beni affetmesini diliyorum. Aslında ilk yazacağım yer, pek de mükemmel bir yer değil. Otto Sofyalı’ya yaklaşık 3 ay önce, henüz yeni bir mekan sayılabileceklerken gittim, umarım şimdi bizim yaşadığımız çeşitli aksaklıklarla ilgili bir şeyler yapmışlardır.

Aslında Otto’nun Bilgi Üniversitesi kampüsü içerisindeki yerlerine bayılıyorduk. Bizim okulda olsa kesin iflas edeceğiz. Ama çok sevgili bir arkadaşımın doğumgününü kutlamak için gittiğimiz Otto Sofyalı bizde aynı hissiyatı yaratmadı ne yazık ki. Öncelikle doğal olarak, Dolapdere’deki şubelerine göre çok daha küçük ve sıkışık döşendiği için, dekorasyonlarındaki bütün güzel ayrıntılar gözden kaçıyor. İkincisi, karanlıktan göz gözü görmüyor, ne yediğinizi seçemiyorsunuz. Ama en önemlisi, fiyat-kalite ilişkisindeki orantısızlık. Fakat haklarını da yemeyelim, müzik ve servis son derece başarılıydı.

İlk hayal kırıklığımızı, Anne Çorbası’nın olmamasıyla yaşadık. Anne Çorbası’nı bilenler bilir, hakikaten Otto’nun en önemli lezzetlerinden biriydi. Ben şahsen o soğuk havada, yoğurtlu naneli, mis gibi bir çorba hayaliyle kapıdan içeri girdiğimi söyleyebilirim. O olamyınca da, Tarhana Çorbası (5 TL) güzel gözükmedi gözüme. Fiyatlıca başlangıçları geçip (12-25 TL), pizzalara yöneldik her beraber.

jambon-mantarlı

Ben Jambon-mantarlı pizza yedim (18 TL). Büyük boy olmasına rağmen, resmen doymadım yahu, üstelik de normalde pizza yeme kapasitem 3 dilimi geçmez, anında tıkanırım. Masaya gelen diğer pizzalarla karşılaştırıldığında en güzel seçenek olmasına rağmen, boyutu nedeniyle puan kaybetti. Lezzetinden de pek etkilendiğimi söyleyemem ama, kıvam açısından pideyle – İtalyan tarzı pizza arası çıtırlık dozu hoşuma gitti.

4 Peynirli

Gelelim, doğumgünü sahibi Burcu’nun pizzasınaaa… Üstte de gördüğünüz 4 Peynirli olduğu iddia edilen bu güzide pizzamızdaki (22 TL) sorunlar saymakla bitmez. Öncelikle üşenmedim saydım, taş çatlasa üç çeşit peynir vardı içerisinde, o da Otto’nun güzel hatrı için biraz kıyak geçersem. Alıştığımız, sevdiğimiz Rokfor kardeşimiz, Gorgonzola abimize rastlayamadık. Üstelik de bu incelikte bir pizzaya, bu kadar peyniri boca ettiğimizde, 5 dakika sonra, pizzanın lastik kıvamına geleceğini de, bu deneyimizde görmüş ve öğrenmiş olduk. Sonuçta sevgili arkadaşım, çift kaşarlı soğumuş büfe tostu kıvamında bir şey yemek zorunda kaldı doğumgününde.

Pomodoro Dolce

Pomodore Dolce (22 TL) adlı bu pizzamız ise, Superfresh pizzadan hallice bir kıvamdaydı. Daha fazla sövmeden, bari biraz da güzel şeylerden bahsedeyim diyorum, ama tatlıyla ilgili de söylenecek güzel bir şey bulamıyorum.

çikolatalı brownie

Çikolatalı Browni’miz kötü değildi tabiki. Ama olağanüstü bir özelliği de yoktu. Belki vıcık krema yerine bir top dondurma, biraz daha ıslak ve seksi bir kıvamda olsa, bütün yemeği kurtarabilirdi ama, herhangi bir kafede, herhangi bir zaman yiyebileceğiniz bir Browni’den farksızdı.

Sonuç: İyi servis, iyi müzik, iyi şarap ve mükemmel arkadaşlar sayesinde güzel bir akşam geçirdik, ama bir parça aç kaldık sevgili Otto.

Çukurkeyif

Çarşamba, 27 Ağustos 2008

Nihayet yeni Limonlu Bahçe’yi açtılar. Bugün kutlu bir gündür, patlasın havai fişekler. “Limonlu Bahçe hala açık, daha geçen Berkecanlarla gittik” dediğinizi duyar gibiyim. Evet ama, eskisi havası kalmadı şekerler. İlk açıldığı zamanki, ahşap asma katlı, minderli, sessiz sakin, azıcık daha salaş halini özleyenleri Çukurkeyif’e alabiliriz.

Çukurkeyif, Çukurcuma’da, özenle gizlenmiş bir bahçe. O kadar özenle gizlenmiş ki, acaba buraya yazarak onlara kötülük mü yapıyorum diye düşünüyorum. Biz “Buralarda bir bahçe varmış…” diye sora sora Çukurcuma camisinin karşısındaki sokaktan Altıpatlar çıkmazına ulaştık. Ama minicik sokağın girişinde bile, içimde bir kuşku vardı ki, tam o sırada ufukta ustalıkla kamufle edilmiş tabelalarını seçtik. İçerisi ise bambaşka bir dünya… Minder filan yok ama, defnesinden, dutuna, palmiyesinden, kirazına çeşit çeşit ağaç var, bir de cilveleşen kediler..

Ne yazık ki pek aç değildik, yakın zamanda bir de yemeğe gider, size rapor veririm. Ama ufak tefek atıştırmalıklar ve bol muhabbetle saatlerimizi geçirdik. Çok keyifliydi.

Armut, üzüm, kayısıdan oluşan meyve sepeti (10 YTL) bizi baya oyaladı.

Arkasından da maydanozlu, sarımsaklı patates kızartması (6 YTL) aldık.

Bu patates kızartmasında sarmısak olayını çok tutmaya başladım ben. Çok basit bir fikir, ama çok lezzetli oluyor.

Yasin da kulüp sandviç (9 YTL) yedi.

Oldukça lezzetli gözüküyordu.

Kahvaltı menüleri çok geniş. Yumurtalı ekmekler, incir-cevizler, çeşit çeşit peynirler havalarda uçuşuyor. En yakın zamanda, önce kahvaltıya (10-16 YTL), sonra yemeğe gidilmesi gereken mekanlar listesine yazdım.

Adres: Altıpatlar Sokak, Altıpatlar Çıkmazı No:4 Çukurcuma-Beyoğlu

Tel: (0212) 251 11 93

Dokuz – Ece Aksoy

Pazartesi, 25 Ağustos 2008

Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, Abra Cadabra’dan sonra bu yazın favorileri listeme bir adres daha ekledim: Dokuz Ece Aksoy. Bilen bilir (benim yaşım pek müsait değil, ama abilerim ablalarımdan çok dinledim) Arnavutköy’deki Ece Bar bir zamanların en büyük fenomenlerinden biriymiş. Sadece, dinlediğim Sezen Aksu hikayelerinin çoğunun geçtiği yer olması yüzünden bile, gözümde başka bir yeri var Ece Bar’ın. Fakat Ece Aksoy, burayı ismiyle beraber başkasına devrettiğinden, gidip havasını solumak, mezelerinden tatmak fırsatım olmamıştı. 2 gün önce, nerede yesek diye araştırma yaparken rastladım. Cumartesi akşamı, bir kaç saat öncesinden, 8 kişilik masa bulmak imkansız gibi gelmişti, ama şansımıza sokaktaki en güzel masayı kaptık. Hatta biraz şüphelendim bile ne yalan söyleyeyim, yer varsa bir problem mi var acaba diye. Bütün bu düşüncelerimi afiyetle yedim gecenin sonunda. Fakat siz siz olun işinizi böyle son ana bırakmayın, erkenden rezervasyonunuzu yaptırın.

Biz bu sefer, 8 kişilik bir heyetle gidince bir sürü yemek deneme fırsatımız oldu.

Dokuz’un esas klasiği Karışık Ot Salatası, mevsim itibariyla ellerinde olmadığından yemyeşil salatayla (10 YTL) onu kompanse ederiz diye düşündük. Sırf marul gibi durduğuna bakmayın, içinde tere, nane, roka, fesleğen, maydanoz gibi yeşilliklerden oluşan bir karışım var, ama küçük diyince, bu kadar küçük geleceğini düşünmemiştik.

Vatan hasretiyle yanıp tutuşan İzmir’lilerimiz, isminin cazibesine kapıldı, Ege Lokumu’yla devam ettik. Ege Lokumu (18 YTL), bol bol, çok bol sarmısaklı, kıymalı cevizli yufka esasen. Bana göre fazla sarmısaklıydı, ben yalnızca tadına baktım, ama sarmısak sevenler, ayıla bayıla yediler.

Onno patates (10 YTL), Onno Tunç’a adanacak kadar güzel, hatta bence masaya gelenlerin en güzeliydi. İncecik, cips gibi kesilmiş patatesler, çok ince bir sarmısak aroması ve taze kekikle geliyor. Neyse ki, hemen yanımda oturan Ayşe Nur ısmarlamıştı da, bütün yemek boyunca otlanıp durdum. İnce bir vicdan azabım da var, kızcağızı aç bıraktım diye, ama hakkaten dayanılmazdı.

Sahanda kuzu (22 YTL) benim tercihimdi. Çok güzel pişmişti, tam kıvamında yağlıydı, ne olduğunu tam çözemediğim hoş bir ot aroması da vardı. Tek eksiği, insan o kadar etin yanında, ağzının tadını değiştirecek bir garnitür arıyor. Azıcık patates ya da pilavla gelse çok memnun olurdum.

Izgara kırmızı biber püreli sosuyla gelen, pembe soslu bonfile (25 YTL), çok güzel gözüküyordu. Can Berk ve Fuat, etlerin bir parça daha az pişmiş olmasını tercih edeceklerini söylediler, ama bence çiğ et yemeye devam edersek, hepimiz kurtlanıcaz. Sosyetik kasabımız Dükkan bana kızarsa kızsın ama, ben etlerden kan akmayan eski güzel günleri özlüyorum. Ayrıca tırtıkladığım kadarıyla, etin yanındaki soğanlı patates püresi harikaydı.

Sokak köftesi (13 YTL) yine menünün klasiklerinden… Bildiğiniz maç çıkışı tükrük köftesi tadında, yanında yağına bandırılmış ekmek ve arpacık soğanlarıyla geliyor.

Bir de dağdaki kümeslerden gelen tavuk kanatları (10 YTL) vardı ki, onların çok pişmiş olduğuna ben de katılıyorum.

Bu kadar yemeğin üstüne hala aklımda kalan yemekler olmadı mı, oldu… Mesela 10 defa alsak mı almasak mı dedik, en sonunda almadık ama, bir daha rakımı açıcam, yanına da zeytinyağlı tabağı (18 YTL) alacağım. Mevsimi gelince kesin ot salatası (10 YTL) yiyeceğim. Sarmısaklı köfteden (13 YTL) en azından tadacağım.

Tatlılara gelince, en büyük kararsızlık orada yaşandı. “Doğrusu şık kadındır, Şık Latife…” diyip, krema, meyve püresi, kakao, brendy ve pandispanya karışımından oluşan Şık Latife (12 YTL) yedim. Beklediğim kadar özel bir lezzetle karşılaşamadım. Ama sıcak çikolata soslu Adisababa (12 YTL), gelincik reçelli sakızlı muhallebi (10 YTL) ve kuşburnu soslu meyveli irmik (10 YTL) çok feci içimde kaldı. Bir daha gidildiğinde yenecekler listesinde yer almaya hak kazandılar.

Dokuz’un şu an itibariyla tek kusuru, daracık bir sokakta yer alması. Sokağa masa atmaları pek güzel, ama dana gibi cipleriyle, hatta ve hatta kamyonları, tanklarıyla o sokaktan geçmek için debelenen güzide şöförlerimiz oldukça, sokakta oturmak, Jungle Safari yapmakla eşdeğer. Yol kenarında oturan arkadaşlarımız, her saniye sandalyelerinden yuvarlanma tehlikesiyle burun buruna yediler yemeklerini. Dokuz ve arkadaşları, sokaktan araba geçmemesi için imza toplamışlar, ama henüz etkili olmamış.

Bu kusuru rahatlıkla göz ardı etmenize yarayacak en güzel tarafı ise, iki yandan örgülü saçlarıyla Ece Aksoy’un sürekli orada olması, masa masa gezip, herkesle sohbet etmesi (hatta bir ara hemen karşıdaki La Brise’in müşterilerini çalacaktı) ve çalışanların had safhada iş bilir ve profesyonel olmasıydı.

Bu arada, başta yapmam gerekeni, sona bıraktım ama, Dokuz’un yerini de tarif edeyim. Tepebaşı The Marmara’nın yanındaki sokak, ismi gibi dokuz numara. Karadeniz Pidecisi ve La Brise’in tam karşısı…

Yesek.com da yazmış burayı.

Adres: Asmalımescit Oteller Sokak no:9-B Tepebaşı / Beyoğlu / İstanbul

Tel: 0212 245 76 28-41

Web: http://www.dokuzeceaksoy.com

Zencefil

Pazartesi, 25 Ağustos 2008

İstanbul’un ilk vejetaryen lokantası, Zencefil, benim gibi hiç vejetaryen olmayanları bile (et yemeden doymayanlar familyası) yoldan çevirebilecek bir Beyoğlu klasiği oldu artık. Hatırlıyorum, ilk gidişimde daha ilkokuldaydım, masaya getirdikleri, ev yapımı mısır ekmeklerinden, otlu tereyağlarından, sızma zeytinyağlarından, dibek kahvelerinden ve tabi ki hesapla beraber küçük sepetlerde gelen şeker kaplı anasonlardan çok etkilenmiştim. Şimdi bir çok mekan kendi ekmeğini kendi yapıyor, sızma zeytinyağı her köşede satılıyor. O zaman yoktu demek ki, hepimiz şaşkınlıkla yumulmuştuk mamalara. Giderken anason tadından hoşlanmamama rağmen, montumun ceplerine doldurduğum tohumlar ve karanfiller, aylarca benimle dolaştı. Şekerleri ağzımda eritip, anasonları atıyordum ama neyse.

Bugün hala, Zencefil’e gidip, aynı yemekleri, aynı keyifle yiyebiliyorum. Ne mekanın huzurlu havası, ne yemeklerin lezzeti değişmedi. Üstelik uzun zamandır, gölgeli, sakin bir bahçeleri de var ki, biliyorsunuz ki, feci şekilde açık hava insanıyım, çok hoşuma gidiyor.

Zencefil, İstanbul’un en otçul sokağı, Kurabiye Sokak’ta… İstiklal Caddesi’nde Aksanat ve İst Cafe’nin sokağına girip, sağa saptığınızda, başka bir vejetaryen lokantası olan Deep’in yanında… Hiç değişmeyen sade bir menüleri ve her gün değişen yemeklerin yazılı olduğu bir kara tahtaları var. Yemekleri genelde büyük veya küçük porsiyonlarla alabiliyorsunuz, tercih size bırakılmış.

Benim favorim yıllardır değişmedi Zencefil’de: Pazılı Kiş (10.50 YTL) ve Karışık Salata (9.50 YTL). Zencefil’e gittiyseniz ortaya bir karışık salata söylemeden, masadan kalkmayın derim. İçinde kuru börülcelerden, kabaklara, mantardan, pancara, çeşit çeşit sebze var, hakikaten harika. Bunun dışında, kendi fanatiklerini yaratmış başka yemekleri de var. Özellikle sebzeli lazanya (11.50 YTL) ve mantarlı patates (10.50 YTL) çok tutuluyor. Makarnalarını ben biraz kuru buluyorum. Gene de illa makarna derseniz Pesto soslu spagetti (9.50 YTL) tavsiye edebilirim. Tatlılar da (8 YTL) ise seçenekleriniz cheese cake, çikolatalı pay, elmalı tart…

Servis genelde genç ve cici insanlara emanet, herkesin üstünde vejetaryenlere özgü bir sakinlik var zaten, kimsenin servisle bir problemi olabileceğini düşünmüyorum. Ama özel bir ilgi alaka da yok tabi. Her şey tam kararında. Zencefil’in sakinliği müşterilere de yansımış, kimseden çıt çıkmıyor içeride.

Eğer sakin sakin, yemeğinizi yiyip, kitabınızı okuyabileceğiniz bir yer arıyorsanız, Zencefil tam size göre.

Adres: Kurabiye Sok. No: 6-8 Beyoğlu/İstanbul

Tel: 0212 243 82 34

İst Cafe

Salı, 19 Ağustos 2008

İstiklal Caddesi’ndeki İst Cafe gelen geçeni izleyip, dedikodu yapmak için elverişli konumu, düzgün çalışanları ve hiç de fena olmayan yemekleriyle her zaman favorilerimizden. Fransız konsolosluğunu geçtiğiniz zaman, aynı sırada. Aslı ve İdil’le dedikodu seansı için ne zamandır gidelim diyorduk, dün nihayet başardık buluşmayı. Cam kenarı masamızı kaptık, görüşmeyeli neler oldu, tek tek mütalaa ettik. Bu sırada ben fiyatları not etmeyi filan unuttum, pek ayrıntılı bir inceleme olmayacak o yüzden bu, ama gene de ne yedik, ne içtik kısaca not edeyim, ayrıntıları sonra eklerim diye düşündüm.

Öncelikle içeri girdiğim anda, İst Cafe’de alışık olmadığım mis gibi bir kokuyla karşılaştım. Snıf snıf bütün muhabbet sırasında “Ya bu kokan ne acaba? Sufle mi desem, çikolatalı fondü mü? Yoksa kek mi pişiriyorlar içeride?” derken en sonunda dayanamayıp garsonumuza sordum. Waffle cevabını alınca hemen bir adet beyaz çikolatalı waffle söyledi kendime. O kadar harika kokuyordu ki, ancak 1-2 çatal aldıktan sonra fotoğrafını çekmek aklıma geldi.

Aldığım ısırıkları kamufle etmeye çalıştım, şöyle bir görüntü ortaya çıktı. Karmakarışık bin tane sosu yoktu, tam benim sevdiğim gibiydi yani, beyaz çikolata ve taze meyveler… Yanında da çilekli frozen söyledim. Çok yoğun kıvamlı ama belli ki onu da taze meyvelerle yapmışlardı, çok güzeldi.

Üzerindeki meyvelerle pek şıktı. Kızlarsa tavuklu noodle (10.50 YTL) yediler. İst Cafe’nin noodle’ları pek güzel, içinde envai çeşit sebze var. Ama azıcık yağlı yapıyorlar, kalori hesabı yapıyorsanız dikkat edin derim.

Ayrıca İst Cafe’de en çok yediğim şeylerden biri Yulaflı schnitzel… Schnitzel de güzel, ama asıl neden yanında getirdikleri ıspanaklı erişte. Sırf o erişteden tabaklar dolusu yiyebilirim herhalde. Kahvaltı için de uğranabilir.

Hala keşfetmediyseniz, bir uğrayın… Paket servisleri de var.

Adres: İstiklal Cad. No:10/12 Beyoğlu – İstanbul

Tel: 0212 251 79 44/45

Web: http://www.istcafe.com

White Mill

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Cihangir cafelerinden söz açılmışken, semtin yeni incisinden bahsetmemek olmaz. Smyrna’nın garsonlarını peşinden sürükleyince, organik yemeklere göz kırpınca, güzel bir bahçe açınca, e Leyla da kapanınca White Mill, Cihangir’in yeni müdavim barı olma ünvanını ele geçirmiş gibi gözüküyor. Üstelik Mehmet Günsur’dan, Nejat İşler’e oldukça yakışıklı bir müdavim kitlesinden bahsediyorum burada, kızlar lafım size… Mahallenin paparazzisi olarak bildireyim, biz oradayken, Mehmet Aslantuğ ve Bıçak Sırtı’nın Serra’sı Canan Ergüder de yan masalarda konaklıyorlardı.

Susam Sokak’ta, Susam Cafe’yi geçince solda, gösterişsiz bir girişten geçiyorsunuz White Mill’e ulaşmak için, ama içerisi apayrı bir dünya. Son zamanlarda gittiğim yerlerden içinde en çok beğendiğim White Mill’in atmosferiydi. Galata Yapı Mimarlık yapmış. Yüksek tavanlar, tavandan sarkan çıplak ampüller, geniş bir bar, barın arkasındaki kutu kutu ahşap raflarda çeşit çeşit şaraplarla hem minimalist ve endüstriyel, hem de renkli ve sıcak bir ambiyans yaratmışlar. Bir parça Otto, bir parça House Cafe havası var. İster alt katta kanapelere kuruluyorsunuz, isterseniz üst katta masalara tünüyorsunuz. Tabi yer bulabilirseniz… Bahçeye rezervasyon yapmıyorlar ama, içerisi için rezervasyon öneririm.

Yaz aylarının favorisi, tabi ki bahçe kısmı… Cihangir’de pek az yerde olduğundan, tıklım tıkış, her daim dolu, ama ne olursa olsun, bahçe işte… Yeşilliğe aç bünyelere iyi gelir (Maazallah Nur Çintay’laşıyor muyum ne). Giriş katında bir de organik ürünlerin satıldığı City Farm marketi var. Biz gittiğimizde bahçede yer yoktu, hemen orada sıra bekleyen 2 masanın arkasına ismimizi yazdırdık, içeride bir masaya oturduk, makul bir vakitte bahçeye geçeriz belki diye düşünerek. Geçtik geçmesine ama, ben yemeğimin yarısındaydım, arkadaşımsa bitirmişti bile. Bu süre içinde şıpır şıpır akıtan havalandırma borusunun altında oturmak zorunda kalmamız da ayrı bir hoşluk oldu geceye… Endüstriyel borulara iltifatımı ettim ama damlayan sular, White Mill’in eksi puan hanesine yazıldı.

Menüye gelince, aslında çok şatafatlı değil… Hatta ilk bakışta fazla basit, insan ne yiyeceğine karar vermekte zorlanıyor. Ama kulağa en sade gelen yemekler bile, sunumu hoş ve çok lezzetli şekilde önünüze geliyorlar. Menünün dörtte biri tamamen organik malzemelerle hazırlanmış, ama organiklik bir yere kadar, dörtte üçü, bildiğimiz hormonlar filan işte… Kahvaltı, Cihangir cafeleri için en önemli ayrıntılardan biri, 19 YTL’ye bol peynirli bir Geleneksel Kahvaltı Tabağı alabilirsiniz, omletler, yumurtalar 7-8 YTL civarı. Sağlık çılgınlığı kahvaltı bölümünü de kaplamış, bembeyaz omlet (8.5 YTL) var mesela, yumurtanın yalnız beyazından yapıyorlarmış. Herhalde kolestrol içindir diye düşündüm. Benim için de yumurtanın sırf sarısından yapsalar, çok memnun olurdum, beyazını hiç sevmem de…

Salatalar (16-20 YTL) görünüşte bir orijinallik içermiyor. Ama bizim aldığımız roka salatasının (16 YTL) içindeki bütün malzemeler taptazeydi, masaya gelmesiyle tükenmesi bir oldu. Normalde salatanın içinde elimizi sürmeyeceğimiz havuçlar bile anında silip süpürüldü. Başlangıçlardan tek orijinallik MILL Pazı Dilimleri’nde (10 YTL), onlar da tablo gibi, insan yemeye kıyamaz… Pazı yapraklarını, patates püresi içindeki köz biberlere sarıyorlarmış, sushi görünümlü bu başlangıçları için.

Ana yemeklere gelince, 17-20 YTL arasında makarnalar var. Izgara bonfile (27 YTL), 3 değişik sos alternatifiyle sunuluyor. Etlerini Dükkan’dan aldıkları belli, pek lezzetli, tombul tombul geldi bonfilemiz. Son trend gurmelerin hepsi eti azıcık çiğ yemek gerektiğini söylüyorlar biliyorum, ama ben gene de bir parça daha ince ve daha az kanlı bir bonfileyi tercih ederdim. Ben ise, şefimizin tavsiyesiyle, buharda levrek (26 YTL) yedim. Açıkçası hiç mi hiç ümitli de değildim buharda levreğin güzel olabileceği konusunda. Fakat çok memnun kaldım, üstelik günlerdir ne bulursam yediğimden, bu geceyi hafif bir yemekle geçirmenin verdiği iç huzuru da bir başka. Biberiyeler tabaktaydı, ama lezzetinde başka baharatların da katkısı vardı sanırım, tam çözemedim ne olduklarını.

Tatlıya gelince, Balkabaklı Dondurma ve Şeftalili Tart (10 YTL) denenmeli, sanırım yemeğin en güzel kısmı, tatlı faslıydı. Bir de zaten çoktan meşhur olmuş Satsuma Bodrum Kokteyli’nin tadına bakılmalı… İlk yudumda azıcık acı ve ekşi, ama içtikçe daha şekerli gibi gelmeye başlıyor, buram buram mandalina kokusu her tarafı kaplıyor. Sanırım bir de Lucca’da yapıyorlarmış bu kokteyli.

Servis oldukça hızlıydı, müdavimlerine daha fazla güleryüz gösteriyorlardı ama, kıskandım… Bize de gayet profesyonelce servis yaptılar gene de, haklarını yemeyelim. Kusurları ise, bahçeye rezervasyon almamak, biraz pahalı olmak, bahçeden tuvalete gidişin fuzuli zorluğu, yetersiz aydınlatma ve akıtan havalandırma boruları olarak sayılabilir. Gene de başarılı bir keşif olarak bir kenara yazdım.

White Mill’e farklı bir bakış yesek.com‘da…

Adres: Susam Sokak No:13 Cihangir Beyoğlu 34433 İstanbul

Tel: (0212) 292 28 95 – 96

Web: www.whitemillcafe.com/

Cafe 17

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Gün geçmiyor ki Cihangir’de yeni bir cafenin, organik fast-food’cunun, çimen kökü suyu büfesinin açıldığı haberini almayalım. Hepsi de önce dolup taşıyor. Ama modası geçince tahtını bir sonraki trendin öncüsüne bırakıyor.  Cafe 17 ise, Cihangir’in ruhunu çok güzel yansıtıyor, o yüzden kolay kolay modasının geçeceğini zannetmem.

Bir kere menü neredeyse tamamen, kahvaltı ve atıştırmalıktan oluşuyor. Yani gece geç saatlere kadar, içkinin yanında tapaslardan atıştırıp, sonra sabah kalkamayıp, öğlene doğru çeşit çeşit kahvaltıdan hangisinin ruhunuza uyduğuna karar vermek tam bir Cihangir sefası değildir de nedir? Kahvaltılarda Leyla çizgisi terkedilmemiş üstelik… Leyla’nın İstanbul, Oslo, Paris kahvaltıları gibi, konseptli kahvaltıları (8-15 YTL) var Cafe 17′nin de. Örneğin, simit, peynir, zeytin, Orhan Veli’ye yakıştırılmış… Kepekli poğaça, elma gibi diyet kahvaltılıklar ise Audrey Hepburn’e… Ben olsam Breakfast at Tiffany’s deki gibi kruvasan ve plastik bardakta kahve koyardım bu kahvaltıya, diyet kahvaltıya isim verecek manken mi kalmadı… Bunun dışında, bal-kaymaklı Türkan Şoray, mesir macunu kıvamında bir Marliyn Monroe, baconlı Beatles, croissant’lı Brigitte Bardot, İspanyol salamlarıyla Lorca kahvaltıları da var.

Ben bu konseptli kahvaltılarda hep büyük kararsızlık yaşıyorum. Türkan Şoray’ın kirpiğini beğensem, aklım Marliyn Monroe’nun gamzesinde kalıyor. Benim gibi kararsızlar için kahvaltıya ek olarak 1-2 YTL’ye çeşit çeşit peynir, 8 YTL’ye füme somon, alabalık, palamut, gene 7-8 YTL’ye istediğiniz gibi yumurta çeşitleri ya da krep ilave edebiliyorsunuz. Kahvaltının saat 14.00′e kadar sürmesi de erken uyanmak istemeyip, kahvaltı keyfini de kaçırmak istemeyenler için çok avantajlı.

Akşam saatlerinde gittiyseniz, size uygun seçenek geniş tapas menüsü sanırım. Fiyatların çoğunluğu 4-5 YTL civarında, daha lüks seçenekler ise 12 YTL üzerine çıkmıyor. Şampanya soslu, kalamar, karides, vongole, ahtapottan oluşan Tapas Marinos 12 YTL mesela. Mushroom tapas (5 YTL) ya da  İspanyol usulü sahan, Kuskonmaz, İspanyol sucuğu, domates ve yumurtadan oluşan Andalusian Baked eggs (10 YTL) gibi değişik seçenekler de var. 5 YTL’lik çorba menüsü de, Ağustos sıcağında bile çorba içmeye özendiriyor insanı… Bütün favori çorbalarım var, mısır, brokoli çorbaları ve gazpachio… Tabi bu kadar İspanyol bir menüde Paella (24 YTL) olmaması da düşünülemez, belki bir dahaki sefere denerim onu da…

Yemeğin finalinde, tatlı menüsünden creme brule (8 YTL) ve frambuaz ve çikolata soslu kızarmış muzlardan (12 YTL) denemekte fayda var.

Cafe 17′nin yemeklerini anlatmakla bitiremeyeceğim gibi duruyor, ama biraz da ortamından bahsetmek lazım. Tam bir ev gibi döşenmiş burası, manasız bir şömine haricinde, şık bir terası, mumlar, şamdanlarla desteklenmiş hafif bir şato havası da var.  İçerilere doğru ilerledikçe, daha romantik köşe bucakları farkedebiliyorsunuz. Daha çok romantik çiftler kapmış haliyle bu köşeleri.

Son olarak, kokteylleri iddialıymış diye duydum, bunu da belirteyim…

Adres: Sıraselviler Caddesi Hocazade Sokak No.17/A Taksim

Tel: (0212) 293 99 46

Web: www.kafe17.com

Ekvator Cafe

Çarşamba, 13 Ağustos 2008

Geçen gün, iş çıkış saatinde, Beyoğlu’nda nerede yesek diyorduk ki, Küçükparmakkapı Sokak’ın (Mc Donalds’ın sokağı) yanından geçerken beynimde şimşekler çaktı. Bir arkadaşımdan, Pazartesi günleri Ekvator Cafe’de yemek yiyene, içebileceği kadar biranın bedava olduğunu duyduğum aklıma geldi. Ben bu promosyonu sömürecek kadar bira meraklısı değilim, gene de ilgimi çekmişti. Doğru olduğundan pek emin olmasam da, sokağa sapmış bulunduk. Şüphelerimizin doğrulanması pek vaktimizi almadı, Ekvator’un sokağa taşıdığı masalar tıklım tıkış insan doluydu ve bazıları daha iki yudum aldıkları biralarını, “ısındı bu” diyerek, yenisiyle değiştirmeye çalışıyorlardı. Garson değiştirmeye yanaşmayınca da, adamın yüzüne karşı “Ver yere dökeyim ben buradan” diyordu arkadaşları. Bedava diye bu kadar da yüzsüzlük yapılmaz diye düşünerek yerimize oturduk.

Garsonlar o sıkışıklıkta bize dışarıda bir yer ayarladılar. Menüyü karıştırmaya başladık. Hava sıcak olmasa denemeden bırakmayacağım çorbaları var öncelikle. Biri Mexican Tomato Soup (5 YTL) ızgara sebzelerden hazırlanmış bir domates çorbasıymış, yanında da özel avokado sosuyla geliyormuş. Diğeri de, mercimek, mısır, jalapeno biberleriyle hazırlanmış special çorbaları (5 YTL)… İkisinin de Ekvator’un ismine yakışan tropik lezzetler olması hoşuma gitti. Başlangıçlarda, Çıtırlarım Kıtırlarıma (16 YTL) takıldık. İçinde yok yok kocaman bir atıştırma tabağı, ama 3-4 kişi doyurur rahatlıkla. Okyanus lokumları, patates kroketler, onion ringler vs… ne ararsanız vardı bu tabakta. 13-17 YTL arası pizzaları ve 17 YTL’ye fajitaları diğer masalara giderken inceledim, ortalama gözüküyorlardı.

Ben chicken noodle, arkadaşım ise Phily sandviç yedi. Tesadüfen daha bir kaç gün önce Phily sandviçlerinden bahsediyorduk, incecik kesilmiş et ve peynirle yapılan bu sandviç neden Türkiye’de hiç bir yerde yok derken, 2-3 gün sonra karşımıza çıkması hoş bir rastlantı oldu. Tabi Ekvator’un Phily’si arkadaşımın bildiği Phily’den farklıydı ama, gene de memnun kaldı. Benim noodle’ım ise idare ederdi, biraz fazla baharatlıydı diyebilirim. Bir daha gitsem, hiç yemeklere bakmadan çıtırlar kıtırlarla haşır neşir olurum.

Bu arada Ekvator’un tek kampanyası Pazartesi’leri bedava bira değil… http://www.ekvatorcafe.com/ adresinden, oyun oynayarak ya da siteyi arkadaşlarınıza tavsiye ederek puan toplayabilir, biriktirdiğiniz puanlarınızla, bedava yemek ya da bira alabilirsiniz.

Kalabalık ve gürültüden rahatsız olmayacaksanız, bir uğrayabilirsiniz Ekvator’a…

Adres : Küçükparmakkapı Sok. No:17

Telefon: 0212 243 97 42

Web: http://www.ekvatorcafe.com/

Park Cafe

Cuma, 01 Ağustos 2008


Staj günlerimin favorisi, Gümüşsuyu’nda, Pizzeria Pidos ve Great Hong Kong restoranın yanındaki Park Cafe’ydi. Bir önceki yazımda Pidos’a, sokağa birkaç masa atıp, servise özen göstermelerini önermiştim ya, Park Cafe yemekleriyle değil, ama bu iki özelliğiyle dikkatimi çekmeyi başardı.

Yazın sıcağında, iki adım ötedeki Gümüşsuyu cayır cayır yanarken, Park Cafe’nin gölgeli, serin çardağından kalkmak istemiyor insan. Zaten öğle tatilinde yer bulabilmek için koşmam gerekiyordu. Eğer 12.30′dan 5 dakika sonraya kalırsam, kös kös içeride oturmak zorunda kalıyordum.

Menülerinde bir fevkaladelik yok. Soya soslu tavuklar (soya sosunun içinde yüzen tavuklar demek daha doğru belki), zeytinyağlılar (ki ne yazık ki onlar da çok başarılı değil), salatalar vs… Fakat fiyatlar uygun. En çok beğendiklerim Park Çökertme ve limonataydı. Limonata artık her cafenin menüsünde, ama ya meyve salatası gibi geliyor, ya ekşilikten dilini değdiremiyor insan. Park Cafe’nin limonatası tam eski usul pastane limonatası, serin serin harika oluyor.

Park Cafe’nin en çok örnek alınması gereken tarafı ise, başarılı servisi. En yoğun saatlerde bile, son derece ilgili, hızlı, en önemlisi güleryüzlü… Sırf bunun için bile yemeklerin dandikliği göz ardı edilip, öğle yemeklerinizin favorisi haline gelebilir.

Adres: Dünya Sağlık Sok. No: 27 Ayazpaşa / İstanbul
Tel : 0212 252 56 41

Pizzeria Pidos

Cuma, 01 Ağustos 2008


Herşey siz sevgili okuyucularım için… Geçtiğimiz ayı Taksim’de staj yaparak geçirirken, gene Küçük Gurme’liğimden vazgeçemedim. Her öğlen dışarıda yemenin maliyeti biraz tuzlu olsa da, sizin için yeni yeni yerler keşfettim, sıra sıra dizeceğim inşallah bloguma hepsini. Bunların ilki Gümüşsuyu’nda hep görüp de ismiyle dalga geçtiğim bir yerdi. Arkadaşlarım akşam yemeğini Pizzeria Pidos’ta yemeyi teklif ettiklerinde ilk söylediğim “Ha, şu kimlik bunalımı yaşayan yer mi?” oldu. Pideci mi, pizzacı mı olduğuna karar verememişler gibi bir ismi var bence.

Gümüşsuyu’nda, Great Hong Kong restoranın şatafatlı takının altından geçip, merdivenlerden Filiz Akın edasıyla süzülerek Pidos’a ulaştık. Belki haftaiçi erken saatlerde gitmemizdendir, içeride bir tek biz vardık. Üstelik mekanı azıcık da karanlık ve klostrofobik buldum. Bütün yazı, şen kuzular misali, çayırlarda çimenlerde geçirmek istediğimden, yemeği hızlı hızlı bitirip gitme ihtiyacı uyandırdı bende, ne yalan söyleyeyim. Klasik bir numara olsa da, bütün duvarları, benim gibi nostaljiklerin hoşuna gidebilecek fotoğraflarla doluydu. Yemek boyunca Audrey Hepburn’ün Breakfast at Tiffany’s filminde çekilmiş fotoğraflarına dalıp gittim.

Menüleri öğle ve akşam olmak üzere iki bölüm, oldukça geniş olduğu da söylenebilir. Öğlen menüsünde bol bol salata (10.50-15.50 YTL) ve çeşitli tavuk alternatifleriniz var. Fakat asıl numaraları odun ateşinde pişen pizzaları… Prosciutto ve coto jambonlu pizzaları bana, ben onlara baktım, ama hala bikini sezonunda olduğumuzdan, arkadaşımın ısmarladığı bonfile, roka ve mozarellalı Pizza Filetto’nun (15.50 YTL) tadına bakmakla yetinmek zorunda kaldım. İncecik, çıtır çıtır, hakikaten lezzetliydi. Günün yemeğini sormanızı tavsiye ederim. Ben patates şeritlerine sarılmış, levrek fileto yedim mesela, hem sunumu, hem lezzeti çok hoştu, hem de formuna özen gösterenlerin hiç vicdan azabı duymadan yiyebileceği kadar hafifti. Menüde bunların haricinde, risottolar ve makarnalar da vardı tabiki. Limon kabuğu ve rokalı ya da enginar ve dereotlu hafif risotto alternatifleri (14 YTL) yaza oldukça uygun gözüküyordu. Tabi “Yemişim kaloriyi” diyorsanız, sizi mantarlı, kremalı makarnalara doğru da alabiliriz. Bizim denediklerimiz içinde patlıcanlı, kekikli Penne lisce Siciliana, idare ederdi. Fakat benim için yemeğin doruk noktası milföy içinde çilekler ve vanilyalı harika kremasıyla, Napoleone’ydi (8 YTL). Pizza delisi değilim, ama Napoleone yemek için tekrar tekrar gidebilirim Pizzeria Pidos’a.

Sonuç olarak, yemekler özellikle de fiyatlarla karşılaştırılınca, hiç fena değildi. Pizza severler, gönül rahatlığıyla gidip deneyebilirler. Servise ve ortama gelince aynı iyimserliği gösteremeyeceğim. Ne yazık ki, içeride bizden başka kimse olmamasına rağmen, garsonların dikkatini çekmekte zorlandık. Sanırım biraz daha özenli olup, bir de sokağa bir kaç masa atsalar, daha kalabalık ve şenlikli bir ortam yaratabilirler.

Adres : Dünya Sağlık Sok. No: 13 Gümüşsuyu / Taksim
Tel : 0212 249 40 40
Web : www.pidos.com.tr