‘Cihangir’ olarak etiketlenmiş yazılar

Cihangirhane

Cuma, 23 Nisan 2010

Dün çok güzel bir şey oldu. Resmen gökten kucağıma düştü. Bir arkadaşım beni arayıp, yeni çıkacak bir yemek dergisi için tadıma gitme fikrine ne diyeceğimi sordu. Allah dedim, ne diyeyim ben de. Gurmelik yapanlara içten içe hep kızsam da, sırf kıskançlık sonuçta. Hem sürekli güzel yemekler yiyip, hem de üstüne para kazanan insanları kıskanmayacağım da kimi kıskanacağım. Tabi Cihangirhane’ye yaklaştıkça, ya beğenmezsem de gene de iyi bir şeyler yazmak zorunda kalırsam diye de düşünüyordum. Sonuçta, “sade vatandaş” olarak gittiğim yerler hakkında, objektif, tam bağımsız haberciliği ilke edinmişim bugüne bugün. Objektifliğime halel gelir diye çok korktum, ama Allahtan, Cihangirhane’ye aşık oldum da böyle bir derdim olmayacak.

Cihangirhane, isminden de anlaşılabileceği gibi, Cihangir’de. Kahvenin oradan düz gidin gidin gidin, gittiniz mi? Yol ikiye ayrılıyor ya, hah tam orada sağ köşede. Tipine baksanız, içeride şahane Antakya mamaları olduğunu düşünmezsiniz. Beyazlar içinde küçük bir bahçe, köşede sarmaşık gülleri, genişçe masalar, ama onlar her yerde var. Asıl olayları mutfakta.

Leb-i Derya’nın kalabalığında nasılsa herkese yer bulmayı başaran insan olarak hatırladığım Deniz Deniz ve Asmalımescit’teki Badehane’nin sahibi Bade Uygun Cihangirhane’yi kendi çocukluklarından hatırladıkları, anne eli değmiş gibi lezzetli Antakya yemeklerini misafirlerine sunmak için açmışlar. Ama Doğu yemekleri deyince akla gelen kebap değil sundukları, aynı şekilde, herhangi bir mezecide bulabileceğiniz klasik yemeklerle de haşır neşir olmuyorlar pek, en azından kebapçı usulü halleriyle. Bunların hepsi kardeş diyerek, bu coğrafya üzerinde varolan kültürleri ve yemeklerini aynılaştırmanın değil, dost-arkadaş diyerek çeşitliliği kutlamanın peşindeler. Cihangirhane’nin en sevdiğim tarafı, yemek gibi çok yönlü bir alanın, hemen hemen her ayrıntısıyla ilgili kafa patlatmaları. Örneğin malzemelerini çoğunlukla yerinden, doğrudan üreticisinden almayı tercih ediyorlar. Komşuları olan bir Ermeni teyze evinde yaptığı likörleri mi satıyor, Antakya’da taşla ezilen kırma zeytinler mi var, Mardin’de Süryani şarabı mı var, bunları keşfetmeye çalışıyorlar. Özellikle kadınların sattığı ürünlere öncelik vermeleri de +rep.

Yemeklere gelmek için sabırsızlanıyorum. Başlangıç, ana yemekler ve tatlı kısımlarındaki bütün yemekleri denedik 3 saat boyunca, bir yandan da tatlı tatlı muhabbet ederken. Başlangıçlardan başlayayım, favorim hiç kuşkusuz muhammara’ydı (7 TL). Ceviz-ekmek içi-közlenmiş biber ve baharatların karışımı muhammara, normalde çok acı yapıldığı için, bir noktadan sonra beni ağlatan bir meze. Ama Cihangirhane’de acı dozajı harika, hassas dil partiküllerim sünmedi sayelerinde. İkinci favorim babagannuç (6 TL) ki patlıcan söz konusuysa gerisi teferruattır felsefesini benimsediğimden, yine Antakya’dan gelen zeytinyağı, köz biber ve az sarmısaklı, soğuk hali, her yerde ayrı şekilde hazırlanan babagannuçun en sevdiğim hali zaten. Sonracığıma Zahter, yani taze kekikli, taze soğanlı ve nar ekşili bir salata (6 TL) ve yine kekikli bir kırma zeytin piyazları (5 TL) vardı. Soğanla mesafeli bir ilişkimiz olduğundan, kekik ihtiyacımı daha çok kırma zeytin piyazıyla giderdim, garantisini verebilirim ki, hazır satılan, şarküterilerde bulunan ya da Ege Bölgeleri’nde yiyebileceğiniz kırma zeytinlerden oldukça farklı bir lezzetle karşılaşacaksınız.  Ilık başlangıçlardan da asma yaprağına sarılı, ızgara hellimler (8 TL) üzerlerinde çam fıstıklarıyla geliyor, bir diğer ılık başlangıç da falafel (7 TL) onu da tatlımsı sosuyla yiyorsunuz. Son olarak Boşnak mutfağının ünlü simalarından iste kurutulmuş et (8 TL) ve Antakya’da sunulduğu şekilde biber ve salatalık turşuları, salatalık ve bol zeytinyağıyla gelen humus (6 TL) da var. İste kurutulmuş etin daha lime lime, ince haline alışığım, ama humus güzel tutturulmuş tahin oranıyla, birazcık sulu kıvamıyla ağzınıza layık.

Gelelim ana yemekler üzerinden, fasulyenin faydalarına. Günlük yemekleri de var, mesela ben gittiğimde hamsili iç pilav çarptı gözüme. Ama biz menüden gittik. Yazının ilk fotoğrafı Keytaz köfteyle (13 TL) tanıştırayım sizi öncelikle. Yufkanın ortasına oturtulmuş, içine de bol maydanoz konmuş bu köfte yanında da kendilerinin yaptığı süzme yoğurtla geliyor. Masadaki herkesin en çok beğendiği yemeklerden biri olan Mahmudiye (17 TL), Osmanlı saray mutfağından alınmış meyvalı, ballı bir pilav. Bu özellikle ilginç oldu, çünkü tam yemek öncesi muhabbet ederken, bugün geleneksel Türk mutfağı diye tanıdığımız yemeklerin aslında, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı yemeklerinden ne kadar farklı olduğundan bahsediyorduk. Gelenekselleştirilmiş Türk mutfağı’nın klasik malzemeleri olan patlıcan, domates gibi sebzelerin, ancak Amerika’nın keşfi sonrası mutfağa girmesi nedeniyle, daha önceki dönemlerin yemeklerinde ayva, kayısı, bal, şeker gibi malzemeler sıklıkla kullanılıyor. Mahmudiye de bunun canlı kanıtı olarak geldi masamıza. Ortalarda fotoğrafını görebileceğiniz, uzay kapsülü şekilli içli köfteler, oruk köfte (14 TL) olarak anılıyorlar. Benim çok tanıdık bulduğum bir tarçın aromasıyla, mis kokular saçarak geldiler. Vejetaryen versiyonları (11 TL) olmasını da çok hoş buldum.

Bir diğer tanıdık lezzet daha önce Küçük Gurme’de de tarifini yazdığım, Arapların bayram yemeği, keşkeğin, Antakya versiyonu olan Hrise. Diyarbakır’da yapılandan farklı olarak, kişniş kullanılmıyormuş, ama tavukla filan karıştırmayıp, halis muhlis kuzu etiyle yapmaları takdire şayan.

Ana yemeklerin kapanışını ise, daha çok bir Kürt yemeği olarak bilinen Kelecoş’a (10 TL) ayırdım. Kelecoş, neredeyse peynir kıvamında ve lezzetinde olan Antakya’nın meşhur tuzlu yoğurdu, tavuk, ıspanak, mercimek, nohut, kuru fasulye, buğday, keten tohumundan oluşan, bir nevi aşurenin ana yemek haline getirilmiş hali. Herkesin damak tadına uyar mı bu kadar karışım bilmiyorum, ama benim bir daha gitsem yiyeceğim yemek bu olur herhalde, çok beğendim. İlginç şekilde, bu kadar çok malzemeyi, uyumla birleştirmeyi başarmışlardı bence.

Bu noktada yemekten patladığımızı düşünüyor olmalısınız. Patladık esasen de, tatlı yemeden nasıl kalkalım masadan. Künefe dediler, vişneli muhallebi dediler, kabak tatlısı (hepsi 8 TL) dediler aklımızı çeldiler. Biliyorum Antakya mutfağı deyince, hepiniz künefeye meyledeceksiniz. Durun, baktığınız tatlıları tatlı diyerek geçmeyin, tanıyın. Bir kabak tatlıları var, ama ne kabak tatlısı. Benim çocukluk travmalarımdan bir tanesidir normalde bu, ilkokulda cani öğretmenim, “o kabak tatlısı bitmeden, masadan kalkılmayacak” diye diye soğuttuğu için. Ama Cihangirhane’de kabakları kireçte bekletip, şekerleme kıvamına getiriyorlar. Dışı sert, içi yumuşak, şeffaf lezzet küplerine dönüşüyor bunlar. Yanındaki tahin sosuna da banarsanız iyice yeme de yanında yat kıvamına geliyor.

Üstüne de artık sindiriminize yardımcı zahter çayı mı içersiniz, menengiç kahvesi mi, ona da siz karar verin.

Adres: Akarsu Cad. Coşkun Sok. No.23 Cihangir/İstanbul

Tel: 0212 251 16 26

Web: www.cihangirhane.com

Çukurkeyif

Çarşamba, 27 Ağustos 2008

Nihayet yeni Limonlu Bahçe’yi açtılar. Bugün kutlu bir gündür, patlasın havai fişekler. “Limonlu Bahçe hala açık, daha geçen Berkecanlarla gittik” dediğinizi duyar gibiyim. Evet ama, eskisi havası kalmadı şekerler. İlk açıldığı zamanki, ahşap asma katlı, minderli, sessiz sakin, azıcık daha salaş halini özleyenleri Çukurkeyif’e alabiliriz.

Çukurkeyif, Çukurcuma’da, özenle gizlenmiş bir bahçe. O kadar özenle gizlenmiş ki, acaba buraya yazarak onlara kötülük mü yapıyorum diye düşünüyorum. Biz “Buralarda bir bahçe varmış…” diye sora sora Çukurcuma camisinin karşısındaki sokaktan Altıpatlar çıkmazına ulaştık. Ama minicik sokağın girişinde bile, içimde bir kuşku vardı ki, tam o sırada ufukta ustalıkla kamufle edilmiş tabelalarını seçtik. İçerisi ise bambaşka bir dünya… Minder filan yok ama, defnesinden, dutuna, palmiyesinden, kirazına çeşit çeşit ağaç var, bir de cilveleşen kediler..

Ne yazık ki pek aç değildik, yakın zamanda bir de yemeğe gider, size rapor veririm. Ama ufak tefek atıştırmalıklar ve bol muhabbetle saatlerimizi geçirdik. Çok keyifliydi.

Armut, üzüm, kayısıdan oluşan meyve sepeti (10 YTL) bizi baya oyaladı.

Arkasından da maydanozlu, sarımsaklı patates kızartması (6 YTL) aldık.

Bu patates kızartmasında sarmısak olayını çok tutmaya başladım ben. Çok basit bir fikir, ama çok lezzetli oluyor.

Yasin da kulüp sandviç (9 YTL) yedi.

Oldukça lezzetli gözüküyordu.

Kahvaltı menüleri çok geniş. Yumurtalı ekmekler, incir-cevizler, çeşit çeşit peynirler havalarda uçuşuyor. En yakın zamanda, önce kahvaltıya (10-16 YTL), sonra yemeğe gidilmesi gereken mekanlar listesine yazdım.

Adres: Altıpatlar Sokak, Altıpatlar Çıkmazı No:4 Çukurcuma-Beyoğlu

Tel: (0212) 251 11 93

White Mill

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Cihangir cafelerinden söz açılmışken, semtin yeni incisinden bahsetmemek olmaz. Smyrna’nın garsonlarını peşinden sürükleyince, organik yemeklere göz kırpınca, güzel bir bahçe açınca, e Leyla da kapanınca White Mill, Cihangir’in yeni müdavim barı olma ünvanını ele geçirmiş gibi gözüküyor. Üstelik Mehmet Günsur’dan, Nejat İşler’e oldukça yakışıklı bir müdavim kitlesinden bahsediyorum burada, kızlar lafım size… Mahallenin paparazzisi olarak bildireyim, biz oradayken, Mehmet Aslantuğ ve Bıçak Sırtı’nın Serra’sı Canan Ergüder de yan masalarda konaklıyorlardı.

Susam Sokak’ta, Susam Cafe’yi geçince solda, gösterişsiz bir girişten geçiyorsunuz White Mill’e ulaşmak için, ama içerisi apayrı bir dünya. Son zamanlarda gittiğim yerlerden içinde en çok beğendiğim White Mill’in atmosferiydi. Galata Yapı Mimarlık yapmış. Yüksek tavanlar, tavandan sarkan çıplak ampüller, geniş bir bar, barın arkasındaki kutu kutu ahşap raflarda çeşit çeşit şaraplarla hem minimalist ve endüstriyel, hem de renkli ve sıcak bir ambiyans yaratmışlar. Bir parça Otto, bir parça House Cafe havası var. İster alt katta kanapelere kuruluyorsunuz, isterseniz üst katta masalara tünüyorsunuz. Tabi yer bulabilirseniz… Bahçeye rezervasyon yapmıyorlar ama, içerisi için rezervasyon öneririm.

Yaz aylarının favorisi, tabi ki bahçe kısmı… Cihangir’de pek az yerde olduğundan, tıklım tıkış, her daim dolu, ama ne olursa olsun, bahçe işte… Yeşilliğe aç bünyelere iyi gelir (Maazallah Nur Çintay’laşıyor muyum ne). Giriş katında bir de organik ürünlerin satıldığı City Farm marketi var. Biz gittiğimizde bahçede yer yoktu, hemen orada sıra bekleyen 2 masanın arkasına ismimizi yazdırdık, içeride bir masaya oturduk, makul bir vakitte bahçeye geçeriz belki diye düşünerek. Geçtik geçmesine ama, ben yemeğimin yarısındaydım, arkadaşımsa bitirmişti bile. Bu süre içinde şıpır şıpır akıtan havalandırma borusunun altında oturmak zorunda kalmamız da ayrı bir hoşluk oldu geceye… Endüstriyel borulara iltifatımı ettim ama damlayan sular, White Mill’in eksi puan hanesine yazıldı.

Menüye gelince, aslında çok şatafatlı değil… Hatta ilk bakışta fazla basit, insan ne yiyeceğine karar vermekte zorlanıyor. Ama kulağa en sade gelen yemekler bile, sunumu hoş ve çok lezzetli şekilde önünüze geliyorlar. Menünün dörtte biri tamamen organik malzemelerle hazırlanmış, ama organiklik bir yere kadar, dörtte üçü, bildiğimiz hormonlar filan işte… Kahvaltı, Cihangir cafeleri için en önemli ayrıntılardan biri, 19 YTL’ye bol peynirli bir Geleneksel Kahvaltı Tabağı alabilirsiniz, omletler, yumurtalar 7-8 YTL civarı. Sağlık çılgınlığı kahvaltı bölümünü de kaplamış, bembeyaz omlet (8.5 YTL) var mesela, yumurtanın yalnız beyazından yapıyorlarmış. Herhalde kolestrol içindir diye düşündüm. Benim için de yumurtanın sırf sarısından yapsalar, çok memnun olurdum, beyazını hiç sevmem de…

Salatalar (16-20 YTL) görünüşte bir orijinallik içermiyor. Ama bizim aldığımız roka salatasının (16 YTL) içindeki bütün malzemeler taptazeydi, masaya gelmesiyle tükenmesi bir oldu. Normalde salatanın içinde elimizi sürmeyeceğimiz havuçlar bile anında silip süpürüldü. Başlangıçlardan tek orijinallik MILL Pazı Dilimleri’nde (10 YTL), onlar da tablo gibi, insan yemeye kıyamaz… Pazı yapraklarını, patates püresi içindeki köz biberlere sarıyorlarmış, sushi görünümlü bu başlangıçları için.

Ana yemeklere gelince, 17-20 YTL arasında makarnalar var. Izgara bonfile (27 YTL), 3 değişik sos alternatifiyle sunuluyor. Etlerini Dükkan’dan aldıkları belli, pek lezzetli, tombul tombul geldi bonfilemiz. Son trend gurmelerin hepsi eti azıcık çiğ yemek gerektiğini söylüyorlar biliyorum, ama ben gene de bir parça daha ince ve daha az kanlı bir bonfileyi tercih ederdim. Ben ise, şefimizin tavsiyesiyle, buharda levrek (26 YTL) yedim. Açıkçası hiç mi hiç ümitli de değildim buharda levreğin güzel olabileceği konusunda. Fakat çok memnun kaldım, üstelik günlerdir ne bulursam yediğimden, bu geceyi hafif bir yemekle geçirmenin verdiği iç huzuru da bir başka. Biberiyeler tabaktaydı, ama lezzetinde başka baharatların da katkısı vardı sanırım, tam çözemedim ne olduklarını.

Tatlıya gelince, Balkabaklı Dondurma ve Şeftalili Tart (10 YTL) denenmeli, sanırım yemeğin en güzel kısmı, tatlı faslıydı. Bir de zaten çoktan meşhur olmuş Satsuma Bodrum Kokteyli’nin tadına bakılmalı… İlk yudumda azıcık acı ve ekşi, ama içtikçe daha şekerli gibi gelmeye başlıyor, buram buram mandalina kokusu her tarafı kaplıyor. Sanırım bir de Lucca’da yapıyorlarmış bu kokteyli.

Servis oldukça hızlıydı, müdavimlerine daha fazla güleryüz gösteriyorlardı ama, kıskandım… Bize de gayet profesyonelce servis yaptılar gene de, haklarını yemeyelim. Kusurları ise, bahçeye rezervasyon almamak, biraz pahalı olmak, bahçeden tuvalete gidişin fuzuli zorluğu, yetersiz aydınlatma ve akıtan havalandırma boruları olarak sayılabilir. Gene de başarılı bir keşif olarak bir kenara yazdım.

White Mill’e farklı bir bakış yesek.com‘da…

Adres: Susam Sokak No:13 Cihangir Beyoğlu 34433 İstanbul

Tel: (0212) 292 28 95 – 96

Web: www.whitemillcafe.com/

Cafe 17

Perşembe, 14 Ağustos 2008

Gün geçmiyor ki Cihangir’de yeni bir cafenin, organik fast-food’cunun, çimen kökü suyu büfesinin açıldığı haberini almayalım. Hepsi de önce dolup taşıyor. Ama modası geçince tahtını bir sonraki trendin öncüsüne bırakıyor.  Cafe 17 ise, Cihangir’in ruhunu çok güzel yansıtıyor, o yüzden kolay kolay modasının geçeceğini zannetmem.

Bir kere menü neredeyse tamamen, kahvaltı ve atıştırmalıktan oluşuyor. Yani gece geç saatlere kadar, içkinin yanında tapaslardan atıştırıp, sonra sabah kalkamayıp, öğlene doğru çeşit çeşit kahvaltıdan hangisinin ruhunuza uyduğuna karar vermek tam bir Cihangir sefası değildir de nedir? Kahvaltılarda Leyla çizgisi terkedilmemiş üstelik… Leyla’nın İstanbul, Oslo, Paris kahvaltıları gibi, konseptli kahvaltıları (8-15 YTL) var Cafe 17′nin de. Örneğin, simit, peynir, zeytin, Orhan Veli’ye yakıştırılmış… Kepekli poğaça, elma gibi diyet kahvaltılıklar ise Audrey Hepburn’e… Ben olsam Breakfast at Tiffany’s deki gibi kruvasan ve plastik bardakta kahve koyardım bu kahvaltıya, diyet kahvaltıya isim verecek manken mi kalmadı… Bunun dışında, bal-kaymaklı Türkan Şoray, mesir macunu kıvamında bir Marliyn Monroe, baconlı Beatles, croissant’lı Brigitte Bardot, İspanyol salamlarıyla Lorca kahvaltıları da var.

Ben bu konseptli kahvaltılarda hep büyük kararsızlık yaşıyorum. Türkan Şoray’ın kirpiğini beğensem, aklım Marliyn Monroe’nun gamzesinde kalıyor. Benim gibi kararsızlar için kahvaltıya ek olarak 1-2 YTL’ye çeşit çeşit peynir, 8 YTL’ye füme somon, alabalık, palamut, gene 7-8 YTL’ye istediğiniz gibi yumurta çeşitleri ya da krep ilave edebiliyorsunuz. Kahvaltının saat 14.00′e kadar sürmesi de erken uyanmak istemeyip, kahvaltı keyfini de kaçırmak istemeyenler için çok avantajlı.

Akşam saatlerinde gittiyseniz, size uygun seçenek geniş tapas menüsü sanırım. Fiyatların çoğunluğu 4-5 YTL civarında, daha lüks seçenekler ise 12 YTL üzerine çıkmıyor. Şampanya soslu, kalamar, karides, vongole, ahtapottan oluşan Tapas Marinos 12 YTL mesela. Mushroom tapas (5 YTL) ya da  İspanyol usulü sahan, Kuskonmaz, İspanyol sucuğu, domates ve yumurtadan oluşan Andalusian Baked eggs (10 YTL) gibi değişik seçenekler de var. 5 YTL’lik çorba menüsü de, Ağustos sıcağında bile çorba içmeye özendiriyor insanı… Bütün favori çorbalarım var, mısır, brokoli çorbaları ve gazpachio… Tabi bu kadar İspanyol bir menüde Paella (24 YTL) olmaması da düşünülemez, belki bir dahaki sefere denerim onu da…

Yemeğin finalinde, tatlı menüsünden creme brule (8 YTL) ve frambuaz ve çikolata soslu kızarmış muzlardan (12 YTL) denemekte fayda var.

Cafe 17′nin yemeklerini anlatmakla bitiremeyeceğim gibi duruyor, ama biraz da ortamından bahsetmek lazım. Tam bir ev gibi döşenmiş burası, manasız bir şömine haricinde, şık bir terası, mumlar, şamdanlarla desteklenmiş hafif bir şato havası da var.  İçerilere doğru ilerledikçe, daha romantik köşe bucakları farkedebiliyorsunuz. Daha çok romantik çiftler kapmış haliyle bu köşeleri.

Son olarak, kokteylleri iddialıymış diye duydum, bunu da belirteyim…

Adres: Sıraselviler Caddesi Hocazade Sokak No.17/A Taksim

Tel: (0212) 293 99 46

Web: www.kafe17.com

Leyla/Meyra

Perşembe, 25 Ekim 2007


Yaz sonunda, şöyle ağzıma layık bir İstanbul kahvaltısı yapmak için, arkadaşlarımı da alıp, Cihangir Leyla’nın yolunu tutmuştum. Dedikoduya dalmışız, menüler önümüze gelene kadar, farklı bir yerde olduğumuzu idrak edemedim. Önce menüyü mü yenilemişler diye düşündüm, sonra, dekorasyon da farklı geldi, bir de baktım, Bülent Erkmen’in Leyla tabelasının yerinde yeller esiyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşadığımız Leyla günlerinin de sonu geldi diye düşünüyordum ki, çalışanlardan, iki ortağın ayrıldığını, Deniz Türkali’nin tabelasını alıp Tünel’deki Kaffehaus’un yerine taşındığını öğrendim. Önce, Kaffehaus’un kapandığına mı, Cihangir sosyetesinin dedikodularına uzak kalacağıma mı hayıflanayım bilemedim. Fakat sonra, Meyra’nın da hiç fena olmadığına karar verdik. Menü daha geniş, azıcık daha pahalı, mekanın dekorasyonu Leyla’ya göre biraz daha soğuk. Leyla’nın en büyük avantajlarından biri olan, kahvaltılar ise, gene bir kaç değişiklikle Meyra’nın menüsünde kendilerine yer bulmuşlar. İstanbul kahvaltısı neredeyse hiç değişmeden Osmanlı kahvaltısı olmuş. Füme balık, omlet, votka ve kahveden oluşan Oslo kahvaltısı ise yeni menüde, istavrit, hamsi, uskumrulu bir hal almış. Bu haliyle pek talibi olacağını düşünmüyorum, sabah sabah, yan masada yense, ben kalkıp giderdim en azından. Garsonlardan tanıdık yüzler de gördüm, bir kısmı Meyra’da kalmayı tercih etmiş belli ki.

Yeni Leyla’ya ise geçen hafta gitme fırsatı buldum. Mekan genel olarak Kaffehaus’un havasını korumuş. Modern, nostaljik karışık. Menüsü ise pek değişmemiş, ki Kaffehaus’un yemeklerini zayıf bulan benim gibiler için, aynı hava+iyi yemekler hediye gibi bir şey. Daha önce gitmemiş olanlar için kahvaltılar daha ayrıntılı bir açıklamayı hakediyor. İstanbul (simit, peynir çeşitleri, zeytin, tereyağ, bal, reçel, domates, salatalık, yeşil biber, çay), İstanbul diyet (kepekli poğaça, beyaz peynir, diyabetik reçeller, domates, salatalık, yeşil biber, elma, çay, kepek ekmeği), Beyoğlu (kaymak, petek bal, süzme bal, muzlu ballı ekmek, süt, kahve çeşitleri), Cihangir (muzlu yoğurt, badem, ceviz, bal, pekmez, kuru kayısı, kuru üzüm, cornşakes, ballı buğday patlağı), Londra (domuz pastırması, yumurta, tost ekmeği, tereyağ, reçel, marmelat, taze meyve suyu, ay), Paris (croissant, reçel, marmelat, tereyağ, yumurta, ekmek ve kahve çeşitleri), Roma (reçelli croissant, tereyağ, reçel, marmelat, kahve çeşitleri), Madrid (İspanyol salam çeşitleri, peynir çeşitleri, taze meyve), Oslo (füme balık çeşitleri, yumurta, kahve, votka), fiyatları 10-16 YTL arasında. Şimdiden ne yiyeceğinizi düşünmeye başlayın derim, çünkü bu seçenekler arasında karar vermeye çalışmak işkence gibi bir hal alıyor. Kahvaltılar bir yana, sırf ev yapımı ekmekleri için bile Leyla’ya uğramaya değer.
Yemekler ise kahvaltılardan aşağı kalmıyor. Deniz ürünlü spagettileri, balık çorbaları, Osso Buco’ları mükemmel. Üstelik fiyatlar da, bu kalitede yemeklere göre ucuz denebilecek düzeyde tutulmuş. Bruschetta 10 YTL, Penne al vodka 14 YTL, Ossobuco alla Milanese 22 YTL Taylight elma tatlısı (diyet) 8 YTL, Villa Doluca kadeh 9 YTL. İçki menüleri çok geniş. Formuna özen gösterenler için Taylan Kümeli’nin hazırladığı diyet menüsü de var. Leyla’da, alt katta oturup, sokaktan gelen geçeni rahatça izleyebilir, üst katta oturup, müthiş deniz manzarasının keyfini çıkarabilirsiniz. Özel davetleriniz için bir de üçüncü katı var Leyla’nın. Bu seçeneğiyle, nefret ettiğim doğumgünlerimi eğlenceli bir hale sokabilir diye düşündüm.

Sonuç olarak, hem Meyra’yı, hem de Leyla’yı beğendim. Ama gene de Cihangir’siz bir Leyla’yı ve Leyla’sız bir Cihangir’i hayal etmesi hala zor.