Cihangirhane
Cuma, 23 Nisan 2010Dün çok güzel bir şey oldu. Resmen gökten kucağıma düştü. Bir arkadaşım beni arayıp, yeni çıkacak bir yemek dergisi için tadıma gitme fikrine ne diyeceğimi sordu. Allah dedim, ne diyeyim ben de. Gurmelik yapanlara içten içe hep kızsam da, sırf kıskançlık sonuçta. Hem sürekli güzel yemekler yiyip, hem de üstüne para kazanan insanları kıskanmayacağım da kimi kıskanacağım. Tabi Cihangirhane’ye yaklaştıkça, ya beğenmezsem de gene de iyi bir şeyler yazmak zorunda kalırsam diye de düşünüyordum. Sonuçta, “sade vatandaş” olarak gittiğim yerler hakkında, objektif, tam bağımsız haberciliği ilke edinmişim bugüne bugün. Objektifliğime halel gelir diye çok korktum, ama Allahtan, Cihangirhane’ye aşık oldum da böyle bir derdim olmayacak.
Cihangirhane, isminden de anlaşılabileceği gibi, Cihangir’de. Kahvenin oradan düz gidin gidin gidin, gittiniz mi? Yol ikiye ayrılıyor ya, hah tam orada sağ köşede. Tipine baksanız, içeride şahane Antakya mamaları olduğunu düşünmezsiniz. Beyazlar içinde küçük bir bahçe, köşede sarmaşık gülleri, genişçe masalar, ama onlar her yerde var. Asıl olayları mutfakta.
Leb-i Derya’nın kalabalığında nasılsa herkese yer bulmayı başaran insan olarak hatırladığım Deniz Deniz ve Asmalımescit’teki Badehane’nin sahibi Bade Uygun Cihangirhane’yi kendi çocukluklarından hatırladıkları, anne eli değmiş gibi lezzetli Antakya yemeklerini misafirlerine sunmak için açmışlar. Ama Doğu yemekleri deyince akla gelen kebap değil sundukları, aynı şekilde, herhangi bir mezecide bulabileceğiniz klasik yemeklerle de haşır neşir olmuyorlar pek, en azından kebapçı usulü halleriyle. Bunların hepsi kardeş diyerek, bu coğrafya üzerinde varolan kültürleri ve yemeklerini aynılaştırmanın değil, dost-arkadaş diyerek çeşitliliği kutlamanın peşindeler. Cihangirhane’nin en sevdiğim tarafı, yemek gibi çok yönlü bir alanın, hemen hemen her ayrıntısıyla ilgili kafa patlatmaları. Örneğin malzemelerini çoğunlukla yerinden, doğrudan üreticisinden almayı tercih ediyorlar. Komşuları olan bir Ermeni teyze evinde yaptığı likörleri mi satıyor, Antakya’da taşla ezilen kırma zeytinler mi var, Mardin’de Süryani şarabı mı var, bunları keşfetmeye çalışıyorlar. Özellikle kadınların sattığı ürünlere öncelik vermeleri de +rep.
Yemeklere gelmek için sabırsızlanıyorum. Başlangıç, ana yemekler ve tatlı kısımlarındaki bütün yemekleri denedik 3 saat boyunca, bir yandan da tatlı tatlı muhabbet ederken. Başlangıçlardan başlayayım, favorim hiç kuşkusuz muhammara’ydı (7 TL). Ceviz-ekmek içi-közlenmiş biber ve baharatların karışımı muhammara, normalde çok acı yapıldığı için, bir noktadan sonra beni ağlatan bir meze. Ama Cihangirhane’de acı dozajı harika, hassas dil partiküllerim sünmedi sayelerinde. İkinci favorim babagannuç (6 TL) ki patlıcan söz konusuysa gerisi teferruattır felsefesini benimsediğimden, yine Antakya’dan gelen zeytinyağı, köz biber ve az sarmısaklı, soğuk hali, her yerde ayrı şekilde hazırlanan babagannuçun en sevdiğim hali zaten. Sonracığıma Zahter, yani taze kekikli, taze soğanlı ve nar ekşili bir salata (6 TL) ve yine kekikli bir kırma zeytin piyazları (5 TL) vardı. Soğanla mesafeli bir ilişkimiz olduğundan, kekik ihtiyacımı daha çok kırma zeytin piyazıyla giderdim, garantisini verebilirim ki, hazır satılan, şarküterilerde bulunan ya da Ege Bölgeleri’nde yiyebileceğiniz kırma zeytinlerden oldukça farklı bir lezzetle karşılaşacaksınız. Ilık başlangıçlardan da asma yaprağına sarılı, ızgara hellimler (8 TL) üzerlerinde çam fıstıklarıyla geliyor, bir diğer ılık başlangıç da falafel (7 TL) onu da tatlımsı sosuyla yiyorsunuz. Son olarak Boşnak mutfağının ünlü simalarından iste kurutulmuş et (8 TL) ve Antakya’da sunulduğu şekilde biber ve salatalık turşuları, salatalık ve bol zeytinyağıyla gelen humus (6 TL) da var. İste kurutulmuş etin daha lime lime, ince haline alışığım, ama humus güzel tutturulmuş tahin oranıyla, birazcık sulu kıvamıyla ağzınıza layık.
Gelelim ana yemekler üzerinden, fasulyenin faydalarına. Günlük yemekleri de var, mesela ben gittiğimde hamsili iç pilav çarptı gözüme. Ama biz menüden gittik. Yazının ilk fotoğrafı Keytaz köfteyle (13 TL) tanıştırayım sizi öncelikle. Yufkanın ortasına oturtulmuş, içine de bol maydanoz konmuş bu köfte yanında da kendilerinin yaptığı süzme yoğurtla geliyor. Masadaki herkesin en çok beğendiği yemeklerden biri olan Mahmudiye (17 TL), Osmanlı saray mutfağından alınmış meyvalı, ballı bir pilav. Bu özellikle ilginç oldu, çünkü tam yemek öncesi muhabbet ederken, bugün geleneksel Türk mutfağı diye tanıdığımız yemeklerin aslında, 19. yüzyıl öncesi Osmanlı yemeklerinden ne kadar farklı olduğundan bahsediyorduk. Gelenekselleştirilmiş Türk mutfağı’nın klasik malzemeleri olan patlıcan, domates gibi sebzelerin, ancak Amerika’nın keşfi sonrası mutfağa girmesi nedeniyle, daha önceki dönemlerin yemeklerinde ayva, kayısı, bal, şeker gibi malzemeler sıklıkla kullanılıyor. Mahmudiye de bunun canlı kanıtı olarak geldi masamıza. Ortalarda fotoğrafını görebileceğiniz, uzay kapsülü şekilli içli köfteler, oruk köfte (14 TL) olarak anılıyorlar. Benim çok tanıdık bulduğum bir tarçın aromasıyla, mis kokular saçarak geldiler. Vejetaryen versiyonları (11 TL) olmasını da çok hoş buldum.
Bir diğer tanıdık lezzet daha önce Küçük Gurme’de de tarifini yazdığım, Arapların bayram yemeği, keşkeğin, Antakya versiyonu olan Hrise. Diyarbakır’da yapılandan farklı olarak, kişniş kullanılmıyormuş, ama tavukla filan karıştırmayıp, halis muhlis kuzu etiyle yapmaları takdire şayan.
Ana yemeklerin kapanışını ise, daha çok bir Kürt yemeği olarak bilinen Kelecoş’a (10 TL) ayırdım. Kelecoş, neredeyse peynir kıvamında ve lezzetinde olan Antakya’nın meşhur tuzlu yoğurdu, tavuk, ıspanak, mercimek, nohut, kuru fasulye, buğday, keten tohumundan oluşan, bir nevi aşurenin ana yemek haline getirilmiş hali. Herkesin damak tadına uyar mı bu kadar karışım bilmiyorum, ama benim bir daha gitsem yiyeceğim yemek bu olur herhalde, çok beğendim. İlginç şekilde, bu kadar çok malzemeyi, uyumla birleştirmeyi başarmışlardı bence.
Bu noktada yemekten patladığımızı düşünüyor olmalısınız. Patladık esasen de, tatlı yemeden nasıl kalkalım masadan. Künefe dediler, vişneli muhallebi dediler, kabak tatlısı (hepsi 8 TL) dediler aklımızı çeldiler. Biliyorum Antakya mutfağı deyince, hepiniz künefeye meyledeceksiniz. Durun, baktığınız tatlıları tatlı diyerek geçmeyin, tanıyın. Bir kabak tatlıları var, ama ne kabak tatlısı. Benim çocukluk travmalarımdan bir tanesidir normalde bu, ilkokulda cani öğretmenim, “o kabak tatlısı bitmeden, masadan kalkılmayacak” diye diye soğuttuğu için. Ama Cihangirhane’de kabakları kireçte bekletip, şekerleme kıvamına getiriyorlar. Dışı sert, içi yumuşak, şeffaf lezzet küplerine dönüşüyor bunlar. Yanındaki tahin sosuna da banarsanız iyice yeme de yanında yat kıvamına geliyor.
Üstüne de artık sindiriminize yardımcı zahter çayı mı içersiniz, menengiç kahvesi mi, ona da siz karar verin.
Adres: Akarsu Cad. Coşkun Sok. No.23 Cihangir/İstanbul
Tel: 0212 251 16 26
Web: www.cihangirhane.com

















