‘Kanyon’ olarak etiketlenmiş yazılar

Konyalı

Cumartesi, 29 Mayıs 2010

Konyalı, Konyalı! Her öğlen Sirkeci’deki küçük dükkanında döner yemek için beni ağlattığı günleri dün gibi hatırladığım Konyalı. Kanyon’a taşınıp da, fiyatları fezaya fırlatınca özünü unutmuş Konyalı. Üzdün beni vallahi!

Gitmeden önce değişik duyumlar alıyordum. Gazetelerin büyük gurmeleri “Yurtdışından misafirlerim gelirse, durmam Konyalı’da alırım soluğu” diyorlardı. Bizim ailenin büyük gurmesi babam, “Korkunç” diyordu da başka şey çıkmıyordu ağzından. Öte yandan Yasin ve Çağla durup durup Konyalı’nın şuruplarını, beğendilerini aşeriyorlardı. En sonunda Çağla’yla kız kıza seferlerimizin dünkü ayağını Konyalı’ya taşıdık da ben de fikirlerimi yazabileceğim.

Bir kere, çok yüzeysel bir yaklaşım olabilir ama, bir restoranın kalitesiyle ilgili en güzel ipucunu akşam yemeği saatinde yer bulup bulamadığımdan anlıyorum hala. Kanyon’da ayaküstü kahve içtiğiniz cafe’den, en pahalı restorana kadar her yer tıklım tıkışken, Konyalı’da bizimkinden başka bir masa daha doluydu yalnızca. Kendileri de bir problem olduğunun farkındalar herhalde ki, yemekten sonra memnuniyet formu doldurtuyorlar müşterilerine.

Formu doldururken de düşündüm, kötü diyemem yemeklerine. Ama para-çokomel eğrisine göre değerlendirdiğimde, ancak ortalama diyebiliyorum. Damgalarına kadar 1940′larda hazırlanan orijinal menülerine sadık kalan, nostaljik menü kartından seçtiğimiz çerkez tavuğu (14 TL) ve humusla (11 TL) başladık yemeğimize. Yiyorum, tamam güzel. Ama Çerkez Tavuğu, mesela Can’ın Çerkez anneannesininkiyle yarışamaz. Humus, bir kaç ay önce Filistin’li arkadaşımın yaptığı humustan kötü. Ne problem olduğunu düşündüm, düşündüm, en sonunda kullandıkları yağda hoşuma gitmeyen bir koku olduğuna karar verdim. Bir de Çerkez Tavuğu’nun ustaları nasıl yapıyorlar tam bilmiyorum, ama usülüne göre yapıldığında baya zahmetli ve uzun süren bir işlem olduğunu biliyorum. Sanırım bu kadar özenilmemişti de.

Ana yemeklere gelince, ilk tercihim olan etli, sebzeli talaş kebabı (17 TL) kalmamıştı. Aynı şekilde, methini çok duyduğum gül şerbeti de. Onun yerine ben Kuzu Tandır (32 TL) ısmarladım, Çağla da Hünkar Beğendili Kebap (29 TL) aldı. Yemekler kuşhanelerde servis ediliyor. Kibar garsonlarımız, senkronize şekilde kapakları kaldırınca, yemeğinizle başbaşa kalıyorsunuz. Benzer bir sunum, Tuğra Restoran’da da vardı. Zaten sonradan öğrendiğime göre, Konyalı’nın şefi, Tuğra’nın eski şefiymiş. Beni çok etkilediğini söyleyemem, ama hakikaten yurtdışından bir misafiriniz gelirse, o etkilenebilir belki.

Kuzu Tandır’ıma gelince, beni rahatsız eden yağ kokusu, bir de iyi bir malzemeyle düzgün pişirildiğinde pek hissedilmemesi gereken bir kuzu kokusuyla birleşmişti. Ne yazık ki, et pişirilirken baya kurumuştu. Üzerinde pek de iştah açıcı görünmeyen bir yağ katmanıyla beraber gelmesi de çok hoşuma gitmedi. Öte yandan, çok azıcık da olsalar, yanında gelen beğendi ve iç pilav lezzetliydi.

Yemeğin en sevdiğim kısmı ise, gül şerbetinin yerine aldığım, saray şerbeti ve sıcacık pidelerdi. Limon, ahududu, zencefil, vişne, limon, gül ve ardıç karışımından oluşan saray şerbeti bitsin istemedim resmen. Onda da pek cömert davranmamışlardı ne yazık ki.

Bir de kahvelerimizle beraber gelen fıstıklı lokumları sevdim. Yine de bir daha Konyalı’ya gidecek kadar değil galiba. Belki bir ara, çocukluk günlerimin hatrına Sirkeci’dekine uğrarım. Hala açıkmış duyduğuma göre.

Adres: Kanyon Alışveriş Merkezi, Levent/İstanbul

Tel: 0212 353 04 50

Num Num

Perşembe, 27 Mayıs 2010

Bir Blue Cheese perdesi arkasından hatırladığım ilk Amerika seyahatimin ardından o zaman yeni açılan Num Num’a gitme hatasını yapmıştım bir kaç sene önce. Gözüme en sade görünen yemeği ısmarlamama rağmen, henüz aklımdan silinmemiş bir takım Amerikan yemeklerinin hatıralarıyla hamamda kadınlar nasıl bayılır konulu bir filme konu olmak üzere olduğum için de, bir daha uğramamıştım. Ve fakat, ikinci New York seferinde kötü hatıralarımı, leziz olanlarıyla değiştirip, aslında en başta da bu günahın sorumluluğunu haksızca yüklediğim Num Num’a bir şans daha vermeye hazır hale geldim.

Kalabalık bir grupla gittiğimiz için hemen hemen her kategoriden bir yemek görme şansım oldu. Önden bir sürahi Margarita’yla (50 TL) başladık. 5 kişiyi rahat rahat serinletecek miktarda geliyor Margarita. Ardından benim Biberiyeli, Limonlu Piliç’imin (21.25 TL) hazırlanmasının uzun süreceği uyarısıyla, Crunchy Chicken Tenders (14.75 TL) aldık. Ballı-hardallı sosun asrın icadı olduğuyla ilgili bir şeyler mırıldanıyorduk sanırım, aç olduğum zamanlarda bir takım blekaut’lar yaşıyorum, aklımda böyle kalmış da olabilir.

Yaklaşık 20 dakika sonra ana yemeklerimiz de geldi. Biberiyeli, Limonlu Piliç’in görüntüsü oldukça çarpıcıydı. Patates püresi, sosu ve haşlanmış fasulyeleri de süperdi. Yalnız son zamanlarda bir sürü yerde dikkatimi çeken şey, yemeklerin neredeyse sıfır tuzla hazırlanması. Bunun tansiyonu var, selüliti var tamam, ama ben de nedense pişmiş aşa tuz katma konusunda çekimserim. O yüzden patates püresindeki tuzla, tavuğu tatlandırmaya çalıştım. Onun dışında, pişme kıvamı ve lezzeti tatmin ediciydi tavuğumun. Mehmet Gürs’ün ellerinden öperim, arz ederim.

Tavukla birlikte, masanın şampiyonu ilan ettiğim ikinci yemek de Barbekü soslu Dana etiyle yapılmış Pizza’ydı (22.75 TL). Dana etleri lime lime olana kadar pişirilmiş, hafif isli tatlarıyla incecik pizzayı şereflendirmişlerdi. Mehmet Gürs’ün yanaklarından öperim, arz ederim.

Bacon ve Blue Cheese Burger’in (18.75 TL) eti uzaktan bakınca biraz fazla pişmiş gibi görünüyordu. Ama yiyen memnun olduktan sonra bana laf söylemek düşmez diye fazla bulaşmıyorum. Ben patates ve coleshaw’ından aşırdım çaktırmadan, onlar güzeldi bakın. Mehmet Gürs’ün aklını seveyim, arz ederim.

Göze, gönle hitap eden bir başka yemek de Lazanya’ydı (19.75 TL). Gelir gelmez çatalım o tarafa doğru engellenemez, ani reflekslere başladı. Ama uzak düşmüştük kendisiyle, tadına bakamadım.

Num Num’ın hoş taraflarından biri, kaslı kargalarla spor öncesi yiyebileceğiniz, yüksek karbonhidratlı ya da proteinli, düşük yağlı yemekleri işaretlemiş olmaları.

Sonuç olarak bu sefer Num Num’dan memnun ayrıldım. Biraz fiyatlı olması ve azıcık beklemek gerekmesi haricinde her şey yolundaydı. Bu arada telefonuma bütçe kontrol uygulaması kurduğumdan beri, yemeğe verdiğim para gözümü korkutmaya başladı. Ama napiim seviyorum!

Mehmet Gürs’ü de çok seviyorum, söylemiş miydim?

Adres: Kanyon Alışveriş Merkezi, Levent-İstanbul

Tel: 0212 353 07 08

Web: www.numnum.com.tr

Gourmet Burger Kitchen vs Burger Bar

Pazar, 23 Mayıs 2010

Bu ara bir burger çılgınlığı gelmiş herkese, tam bikini sezonu öncesi bu furyaya kapılmam hoş olmuyor. Sizi de peşimden sürüklemeyi hiç istemem, ama İngiliz yemekleriyle zor bela hayatta kaldığım bir sene sonunda, karnım doysa, gözüm doymaz haldeyim. Çocuk gibi, her şey kokuyor, ne görsem istiyorum. Bütçem de tarumar oldu. İstiyorum ki bir hayırsever Küçük Gurme’ye sponsor olsun da, rahat rahat şişeyim.

Happily Ever After’dan çıktıktan sonra, mutlu bir son umuyordum günün yemek maratonuna, ama çıkar çıkmaz kendimizi Kanyon’daki Gourmet Burger Kitchen’da bulduk. Bulmakla da kalmadık, bir baktık menünün yarısı masamızda duruyor. Pişmanlığıma eşlik eden, mutlu homurtularla, humus ve cacık eşliğinde gelen falafelleri (4.90 TL), olgun ve dolgun patates kızartmalarını (3.90 TL), ardından da çıtır kızarmış kabak dilimlerini (3.90 TL) götürüverdim. Özellikle bol yeşillikli falafellere bayıldım, ama gurme kabak dilimleri de harikaydı, karşılaştırıp da haksızlık etmek istemiyorum.

Şimdiki aklım olsaydı, dozunda bırakır, bu noktada yemeye bir son derdim. Ama “Küçük Gurme severlere, Deniz GBK’a gitmiş de bi burger yemeden dönmüş” dedirtmem diyerek, bir de Chicken, Avokado & Bacon Burger (16.90 TL) söyledim.

Gönül isterdi ki, diğer burgerlerde olduğu gibi, bunda da boyut seçeneğim olsun. Olmayınca büyük boy almak zorunda kaldım. Sayıyorum: Ekmek Mano Burger’le karşılaştırınca çok yavan. Boyutlar elle yemeyi de, keserek yemeyi de imkansızlaştıracak şekilde özel olarak tasarlanmış. Zorlayınca ekmek iyice parça pinçik oluyor, her tarafa avokadoların bulaşması insanı Alien’e çeviriyor. Tavukta da pek bir numara yok. Üstüne bir de büyük zorlukların ardından burgerin ortasına ulaşınca, bir soğan sürpriziyle karşılaşıyorsunuz. Şimdi bunu yaza yaza parmaklarımda tüy bitti. Tamam ben cins olabilirim birazcık soğan konusunda, ama yalnız da olmadığıma inanıyorum. Soğan herkesin seveceği, sevse de kokusu, mide ağrısı bilmemnesi nedeniyle yiyebileceği bir şey değil. Siz seviyorsanız, gene koyun, koymayın demiyorum da, bari menüye yazın. Bu şikayetimi iletince de, “Biz burgerin soğanlı geleceğini varsaydığınızı düşünüyoruz” demeyin ondan sonra.

Kahramanımız soğan katliamı yaparken, masanın soğanla derdi olmayan diğer yarısı, Smokey Sausage (14.40 TL) ve Classic Burgerler’iyle (14.40 TL) mutlu mesut yaşıyordu. Varsa bir hayal kırıklığı Frankfurter Sosislerin domuz olduğunu varsayıp da, danayla karşılaştıkları için olabilir. Varsayımlar pek tutmuyor işte her zaman. Durduk yere sevaba girdiler GBK sayesinde.

Burger’de iyi örneklere gelince, geçen gün yazacağım deyip de, bir türlü yazamadığım Burger Bar’ı da vesileyle araya sıkıştırmak istiyorum. Ben genellikle eve sipariş veriyorum. Servisleri hızlı, sosları, etleri mükemmel. Üstelik de şu mini burgerler (18.50 TL) değişik soslu hamburgerleri birarada denemenizi kolaylaştırırken, bir yandan da ağır da olsa, küçük bir şey yiyor olmanın iç rahatlığını veriyor. Ortalığa dökülüp saçılmaması da bonus puan. Ben genellikle Blue Cheese, Cafe de Paris ve Avokado soslu olanlarından alıyorum. Burgerlerini bu kadar sevmesem bile, sırf kibrit patatesleri için Burger Bar’dan sipariş vermeye devam ederim herhalde. Yerleri Reşitpaşa’da. O civarlarda oturmuyorsanız da, yolunuz düşerse gönül rahatlığıyla uğrayabilirsiniz.

GBK Adres: Kanyon Alışveriş Merkezi, Levent/İstanbul

GBK Tel: o212 353 03 23

GBK Web: www.gbk.com.tr

Burger Bar Adres: Tuncay Artun Caddesi, 133/A Reşitpaşa, Sarıyer/İstanbul

Burger Bar Tel: 0212 229 60 92

Burger Bar Web: www.burgerbar-tr.com

Sosa Ciyaaak!

Çarşamba, 04 Mart 2009

Sosa

Şimdi ben Sosa’yı liseden beri çok severim. ÖSS zamanı, hızla şişerken, “Acaba rejim mi yapsam, ne güzel hep Sosa’dan yerim.” dediğim nadir zamanlarda hayat kurtarıcı bir önem arzederdi benim için. Hakikaten de, en güzel, en şık yerlerde bile, Sosa’nınki gibi güzel salatalara rastlamak zor hala. Karışık meyve-sebze kokteylleri de sağlıklı yaşamcıları olduğu kadar, küçük gurmeleri de cezbediyor. 

Ve fakaat, geçen ay Sosa Kanyon kendilerine karşı olanca sempatimize rağmen, bizi çileden çıkardı. Şimdi durum şöyle: Bizim acelemiz var 1 saat sonra sinemaya gideceğiz, ama çok da açız. Uzun uzadıya yemek yemeye vaktimiz yok diye, Sosa’da bir salata yer, hemen sinemaya koşarız dedik, ki aslında 1 saat yemek yemek için çok da sıkışık bir zaman dilimi değil. Güzel güzel oturduk. Sayıyorum: Menünün gelmesi 10 dk, meyve sularından yalnızca 1′inin gelmesi 15 dk, yine salatalardan yalnızca 1′inin gelmesi 20 dk. sürdü. Yani 45 dakikada siparişimizin ancak yarısını alabildik. Birimiz yer, birimiz bakarken, fark ettik ki, son 15 dk’da ancak hesabı alabileceğiz. Dedik siparişin yarısını iptal edelim. Derdimizi anlatacak bir garsonla göz göze gelebilmemiz de 10 dk’mızı aldı. Kaldı size 5 dk. Bu arada ben salatanın yarısını bırakıp, sinemaya bilet almaya koştum. Can Berk’çiğim ise gariban gibi, hem aç kaldı, hem sinemaya geç kaldı. 

Üstelik bütün bunlar yalnız bizim masada değil, etrafımızdaki bütün masalarda yaşandı. Yani mutfakta kuzu çevirme yapmıyorlar. Hepsi hazır olan malzemeleri karıştırıp, önümüze 2 parça yeşillik koyacaklar epi topu. Üstelik kalabalık değil, üstelik tonla da gencecik garson var. E, o zaman ayıp oluyor biraz Sosa’cığım, bizi bu kadar bekletmek.

Midpoint

Cuma, 29 Ağustos 2008

Midpoint’in nesini yazayım, zaten herkes biliyordur diye düşünüyordum, ama bu akşam yemeklerin fotoğraflarını çekmiş bulundum, kısaca bir-iki şey söyleyeyim dedim.

Biliyorsunuzdur belki, Kitchenette, House Cafe gibi, Starbucks’a özenip her köşe başına dükkan açan, İstanbul’un en güzel noktalarını resmen istila eden, fakat buna mukabil, hizmet ve yemek kalitesini gitgide düşüren mekanlara garezim var. Biri gider, biri gelir anlayışıyla müşterilerine kaba davranan bu kafeler, herhalde İstanbul’da dışarıda yiyip-içen kitleyi hiç tanımıyorlar. Çünkü benim bildiğim, bir kişiden çıkan kötü haber, ışık hızıyla yayılır ve bir daha kimse oraya uğramaz İstanbul’da. Benim arkadaş çevremde böyle en azından… Neyse sözüm meclisten dışarı (House Cafe’ye doğruuu…) demek istediğim şuydu ki, Midpoint böyle değil!

Onlar da şaka maka, 6 şube açmışlar. Beyoğlu ve Palladium şubeleri de yoldaymış. Yemekler biraz yağlı, menü her telden, her daim çok kalabalık ve gürültülü, ama gene de adamlar ilk gün neyse, bugün de o. O kadar şube açtılar, hiç harika bir anım olmadı ama hiç kötü bir anım da olmadı. Şaşırtıcı tarafları da var, mesela servis o kalabalıkta nasıl o kadar hızlı benim aklım almıyor. Ya da nasıl her seferinde, kalan son masaya oturmayı başarıyoruz? Her zaman yalnızca bir masa boş bırakmak gibi bir adetleri mi var acaba?

Neyse efendime söyleyeyim, MidPoint iyi bir yer, hoş bir yer, yemekler de hoştu. Ben gayet sade bir Louisiana Tavuk (17.50 YTL) yedim.

Bildiğiniz kemiksiz tavuk budu (biraz yediklerime dikkat etmeye çalışıyorum da), biraz da baharat… Yanındaki közlenmiş patatesler pek hoş. Yediklerime dikkat etmem haşlanmış brokoli yemeye ikna edemedi tabi beni o ayrı. Onlar kaldı tabakta.

Can Berk ise, Etli Quesedilla (15 YTL) aldı. Bu yemekler başkası söyleyince çok güzel görünüyor, ama ben menüye bakarken, ısmarlamak aklımın ucundan bile geçmiyor… Baya da güzeldi, belki bir dahaki sefere yerim.

Ve tatlı olarak, favori tatlılarımdan créme brulée (9 YTL) ile yemeğimizi noktaladık. Bu yemekte de en güzel şey tatlıydı bence.

Yalnız biraz daha ılık olabilirdi. Bir de tek kişi söylerken dikkatli olun, biz iki kişi bile bitiremiyorduk neredeyse. Baya cömert bir porsiyonu var.

Adres: Kanyon Alışveriş Merkezi No:185 Kat:1/164C Levent-İstanbul

Tel: 212 353 07 70

Web: www.midpoint.com.tr

Espressamente

Pazartesi, 11 Ağustos 2008

Geçen gün Kanyon’da gezinirken, Häagen-Dazs’ın yanında ufak bir yer dikkatimi çekti, açılalı 2 ay kadar olmuş aslında ama, ben yeni gördüm nedense. Önüne attıkları masayla sevimli bir yere benziyordu. Bahsettiğim yer uluslarası kahve zinciri, Illy’nin sahibi olduğu Espressamente. İsmi gibi, çabucak bir şeyler atıştırıp, kahvenizi içebileceğiniz bir yer olmuş. Diğer kahve zincirlerinden farklı olarak, şarabınızı da yudumlayabilirsiniz.

Sandviç ve tatlılarının sergilendiği vitrin çok eğlenceli gözüküyordu, ben de oturup bir deneyeyim dedim. Kahveleri hiç fena değil, üstelik, gocciato, capo triestino, mugaccino gibi başka kahve zincirlerinde görmediğim ilginç alternatifler de vardı. Gocciato, cappuccino’nun az sütlüsü… Capo triestino, espressoyu, ılık sütle karıştırarak yapılıyor, cam bardaklarda servis ediliyor. Macchiato seviyorsanız bunu deneyebilirsiniz. Mugaccino ise cappuccino’nun biraz büyüğü sanırım. Ben espresso (3,5 YTL) aldım. Çok sert olmamasını beğendim açıkçası, gözlerimi yaşartacak kadar sert espressolardansa, böylesini tercih ediyorum ben. Bir de croissant (4,5 YTL) alıp yoluma devam ettim.

Hoş bir soluklanma köşesi olmuş Kanyon’a…